Aslında bütün suçlu Eflatun. Neredeyse 2500 yıl boyunca felsefecilerin birbirlerini yemesinin temellerini o attı. Yanlış anlamayın, Eflatun felsefeyi icad etti diye bir iddia ortaya atıyor değilim. Düşünce ve teori tarihi çok daha eskiye ve Avrupa dışındaki yerlere dayanır. Ama gerçeklik olgusunun sadece belli bir zümre tarafından anlaşılıp konuşulabileceği Eflatunun iletişimi sınıflandırması ile başlıyor.

“Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve karanlık onu alt edememiştir.”

Johnny’nin de dediği gibi, O, Tanrı, Söz herşeydi. Eflatun’un sayesinde 2500 yıl kaybettiğimize bakmayın, hala da öyledir. Eflatun söylemi logos, poetik ve retorik diye üçe ayırdı. Logos, felsefi ve teknik söylem sadece felsefecilere ve bilim ile uğraşanlara ait oldu. Gerçeğin dili o oldu. Felsefeciler ve bilimcilerin dışında düşüncelerini ifade edenler 1-0 geriden başladılar, çünkü onların söylemleri gerçek olarak sınıflandırılmamıştı. Eflatun’a göre felsefeciler kral olup, toplumda yayılan söylemleri kontrol etmeliydiler. Aristo sayesinde sağlamlaşan bu düşünce, daha sonra aldı başını gitti. Neredeyse postmodern felsefenin sonlarına kadar geçen sürede, çoğu düşünür ellerindeki bu gücü bırakmak istemedi ve bu düşünce tarzını devam ettirdiler. Tabi, buna katkı olarak dinler tarihi ve yine, gerçek olarak kabul edilen söylemin belli bir zümre ile sınırlandırılması ve ilişkilendirilmesi de yatıyor.

Poetik söylem, şiir ve tiyatro gibi sanat kategorisi altına giren söylemler, dünyanın gerçeklerinden uzak hayal dünyaları ile ilişkilendiriliyordu. Tabi, bir sanatçıya bundan daha büyük bir küfür olamaz. Vendetta’mızın da dediği gibi, sanatçılar yalanları kullanarak doğrulara işaret ederler. 1984’ü, mesela, gerçeklikten uzak düşünen bir söylem için isabetsiz dersek, cömert davranmış oluruz.

Retorik ise, siyasilerin kirli ve karanlık oyunlarına, birbirlerini manipule etmek isteyen insanların kötü emellerinin bir parçası olarak yerleşti hafızamıza. Her ne olursa olsun, iyi kullanılan retorik, dinleyenler için yeni gerçeklikler yaratır. Bir siyasetçi istediği kadar yalan söylesin. Ona inanların gözünde o bir hakikat elçisidir. Retorik çok uzun süre böyle anlaşılmaya devam etti. Ta ki 1920lerde Kenneth Burke çıkagelene kadar. Kendisi söylemler arasındaki farkların bu kadar da keskin olamayacağını anlattı ve çoğu ifadenin başka insanları ikna amaçlı olduğunu gösterdi. Mesela Irak savaşını, kimseyi ikna etmeye çalışmadan sadece tanımlayalım isterseniz. Kim başlattı?

Bugün, Walter R. Fisher’ın başlattığı anlatı (narrative) paradigması, neredeyse 2500 yıl süren tartışmalara ve ayrımlara son veriyor. Her anlatı, her konuşma, her söylem, her iletişim kendi gerçekliklerini yaratır. Birbirimizi sürekli ikna ederiz, ikna oluruz ve içinde yaşadığımız söylemler bütününü hep beraber ve her an yeniden yaratırız.

İnsanların düşünceleri ve davranışları anlatılara, başka insanların oluşturduğu hikayelere ve onları kendi tecrübelerimize dayanarak yeniden yazmamıza dayanır. Kimi için dünya cennettir, kimi için cehennem. Kimi başına olayları iyiye yorumlayabilirken, kimi bunu yapamaz. Bunlar günlük hayatımızda maruz olduğumuz söylemleri nasıl kullandığımıza bağlıdır.

Bir nevi, rüyaların gerçek olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Gerçeklik, neyin doğru olup olmadığı, kimsenin tekelinde değil. Bu dünya üzerinde taşların konuştuğuna inanan topluluklar da yaşıyor, fare embriyosu yemenin asil bir davranış olduğunu doğru kabul edenler de, Tanrı’nın bir binada barındığına inanlar da, Tanrıların savaşmasından yok olan dünyada Adem ve Havva’nın doğduğuna da…

Kimsenin doğrusu diğerinden daha doğru değil. Bütün insanların söylemleri, parçası oldukları anlatısal gerçeklik içerisinde tutarlı, mantıklı ve kendi kültürlerine sadık. Hiç bir kültür veya düşünce neyin doğru olup olmadğına dair tek otorite veya tekel olmadığı gibi, hiç bir söylem diğerine göre mutlak doğruluğun temsilcisi de değil. Richard Rorty’nin dediği gibi, siyasal söylem de, felsefi söylem de, dinsel söylem de, bilimsel söylem de bir gerçeği “açığa çıkarmıyor” veya “keşfetmiyor.” Hepsi bazı gerçeklikleri söylemleri ile oluşturuyorlar, yaratıyorlar.

Antonio Gramsci, insanların tecrübeleri sonucu inandıkları anlatıların daha sonra davranışlarını belirlediğini anlatıyor. Yani, tecrübelerimiz sonucunda oluşturduğumuz kelimeler, cümleler, anlatılar, daha sonra anlamları ile bizim davranışlarımızı belirliyor ve kontrol ediyor. Bu yüzden yukarıda bahsi geçen hiç bir diğerinden “daha mutlak doğru” olmayan söylemlerin hangilerinin hangi zamanlarda hangi topluma, veya insana, ne kadar yararlı olacağını düşünüp ona göre davranırsak, bir toplumun daha iyiye gitmek için o anki ihtiyacını o kadar isabetle karşılamış oluruz.