Röportaj: İmkanmekan “Sorarak yürüyoruz !”

Bazı durumlarda alanın yetersiz olduğunu, tesisat olmadığını ya da mekanın imkan vermediğini düşünen insanları bir kenara bırakıyor İmkanmekan. Onların dilinden anlatmak gerekirse: “Mimari ve tasarımda telif kaygısı gütmeyen biçimde üretilen ve paylaşılan açık kaynak tasarımın kamusal alanda kullanılmak üzere proje müelliflerinden başkaları ya da kendileri tarafından geliştirmeye açılması.” Bizim açımızdan bakınca kullanılmayan romörkün restorasyonu ile doğan Salacaklı Ayşe. Kısacası yaşadığı mekandan rahatsız olan ve “Çarpık kentleşme her yeri sardı…” deyip çayından bir yudum daha almaktansa “icabında malayı ve harcı” eline alarak yaşam alanına müdahele edecek insanlar, fikirler, projeler… Biz sorduk, Evren Uzer (İmkanmekan), Hakan Tüzün Şengün (İmkanmekan), Şebnem Şoher (İmkanmekan), Okay Karadayılar (İmkanmekan), Orhan Kolukısa (Atölye katılımcısı), Ozan Avcı (Atölye katılımcısı) yanıtladı.” Pınar İlkiz

Pınar İlkiz: İmkanmekan’ın kurulduğu gün durduğu yer ile bugün durduğu yer arasında nasıl bir fark var?

Hakan Tüzün Şengün: Bu soruya kuruluşu itibarı ile Evren, Bilge ve Okay’ın cevap vermesinde fayda var sanırım. İlk düşünceler ve bugün durduğu yer arasındaki farkı onlar daha iyi ifade edebilirler…

Evren Uzer: İmkanmekan’ın 2007′nin başında kuruluşunda ilk olarak düşündüğümüz sistem, online çalışacak bir proje veritabanı oluşturmak ve mimari ve tasarımda telif kaygısı gütmeyen biçimde üretilen ve paylaşılan açık kaynak tasarımın kamusal alanda kullanılmak üzere proje müelliflerinden başkaları ya da kendileri tarafından geliştirmeye açılmasıydı. Bizim başta düşündüğümüze benzer bir sistemi ama çok daha büyük ölçekli ve uluslararası olarak 2007’nin ortalarında Architecture for Humanity tarafından Açık Mimarlık Ağı adıyla çalışmaya başladı. Tanınırlık ve güvenilirlik açısından, projelerin oluşturulması için farklı deneyim gruplarından mimar ve tasarımcıları biraraya getiren atölye çalışmaları ile başladık; onlar kendi içinde ve projeler üzerinden gelişti, bir taraftan da biraz daha teorik olarak kamusal mekan tanımları, “Biz bu işin neresinde duruyoruz”u sorgulamaya başlayınca söyleşiler ve yazın kısmı devreye girdi. Bundan sonrası için belki atölyelerin sayısı azalarak proje kısmına dönük uygulama çalışmaları ile bu teorik kısım elele devam edebilir, ilerleyen günlerde göreceğiz.

Okay Karadayılar: İlk başta belediyenin küçümsediği, elinin varmadığı elzem bazı hizmetleri halka; halkla çalışarak yaptırmak gibi romantik bir hayalim vardı şahsen. Mahalle/meydan/sokak/kapı önü ölçeğinde kamusal alanda kullananın kullanılanda sahip olduğu varsayılan yetersiz haktan muzdariptim. En iyi örneğinin “Mahallenizin 100 metrekarelik yeşil alanı İSPark tarafından ele geçirildiğinde cumartesi öğleden sonra yapılan yarım saatlik eylemler” olduğu varsayılan bir hareket alanından fazlası olmalıydı. Kazmayı, icabında harcı/malayı alıp yamuk merdivenleri düzeltmek ya da -ne bileyim- güvercinler için bir suluk yapmak mümkün değil miydi? Kısa zaman içinde benzeri kaygılara en gerçekçi cevabı “küçük müdahale” karşılığında bulduk ve bir önceki cümledekilerden çok daha iyi fikirlerin üretilmesine önayak olmaya çalışmaya başladık.

Pınar İlkiz: Sizlerin kamusal alan anlayışları neler? Bu anlayışlarınız Mart 2007’den bu yana değişiklik gösterdi mi?

Hakan Tüzün Şengün: Doğrusu kişilerin kamusal mekan olgusuna ve kamusal mekanın olanaklarına bakışlarında tarihsel perspektif içinde önemli algı farkları oluştuğunu düşünmüyorum. Ancak farklı uğraş alanlarından gelen kişilerin -örneğin tasarımcıların , felsefecilerin veya şairlerin ya da genel anlamda sanatçıların veya daha geniş biçimde- olağan herhangi bir bireyin bakışı ile ‘mimarlık’ alanından kişiler arasında tuhaf bir ‘uçurum’ olduğunu açıkça görmeniz mümkün… Bu uçurumun adını tam koyamasam da buna bir üst başlık altında ‘kendiliğindenlik’ ile ilgili bir yaklaşım farkı denebilir. İmkanmekan projesinin gücü bu anlamda aslında mimarlık alanının tuhaf biçimde yabancılaştığı kamusal mekanı; özellikle ‘arada’ olanı ‘yeniden’ düşünmekle ilgili olabilir… Bir nevi kamusal mekanı ve olanaklarını ‘bütün imkan’ ları ile mimarlık ediminin içine doğru, olması gereken yere doğru ‘çekiştirmek’ gibi bir hal.

Avşar Karababa, Işık Gülkaynak

Evren Uzer: İnsanların erişebildiği ve sosyalleştiği çevrelerin bütününü içeren ve yeri geldiğinde özel mülkiyetteki alanların da kamusal alan tanımına girdiğini düşünerek başladım projeye. Plancıların ve mimarlık kamusal alan olarak tanımladığı, tasarladığı klasik meydan değil bu mahallede belirli noktalar, süpermarket kafesi filan da olabilir. İmkanmekan perspektifinde çalışmaya başladığımızdan beri tanımladığımız kamusal mekan, herkesin erişimine açık olan alanları ve kısmen kamu binalarını merkeze alıyor. Kendi tanımım içinde özel mülkiyetteki noktalara erişim sonuçta belirli grupların süzgecinden geçerek mümkün. Biz İmkanmekan içindeki etkinlikler kapsamında erişimi temel alarak hareket ettik, ediyoruz. Hakan’ın işaret ettiği ‘arada olan’ bu alanda mimarlık disiplinin ölçek olarak çok el atmadığı kamusal alanda İmkanmekan, “müşterisiz mimarlık” olasılıkları için çaba sarfediyor diyebiliriz.

Okay Karadayılar: Üzerinde anlaştığımız bir manifesto -geniş hatlarıyla hasretini duyduğumuz kamusal alanın “olabilecek”te yaşanması dışında önerdiğimiz- bir program hiç olmadı. Örneğin üretilen projelerin birbirleriyle çelişen sonuçları olduğu iddia edilebilir zaman zaman. Bunun “kamusal mekan”ın tartışılmasındaki eksikliğin kuyusuna atılan taşlar olarak, faydalı olabileceğini umuyoruz.

Pınar İlkiz: Bir noktadan bakınca aslında yaşadığınız kentin şehir planlamasından memnun olmadığınız, dolayısyla kendi müdahelenizle kendiniz için söz hakkı yarattığınızı söyleyebilir miyiz?

Evren Uzer: İstanbul’un planlamasından memnun olan var mı? Yapanlar ve uygulayanlar bile şikayetçi, zaten her plan davalık. Ve karar vericilerin kendisinin bakış açısını göstermesi açısından çok da vahim noktadalar. Bizim çıkış noktamız sadece planlamanın kendisi değil, problem de sadece bu değil. Kamusal mekanda yapılan tasarımın sahipsizliği -ki burada kastettiğim kullanıcının sahiplenmemesi, karar vericinin herhangi bir onaylanma kaygısı gütmeden proje üretip, sonuçlarını uygulaması ve sonuç olarak mimar, plancı ve tasarımcıların da bu sürece katkıda bulunmaktan uzak olduğu- hakim olan genel manzaraydı. Biz tasarımcı, mimar ve plancılar arasında bu konuda farkındalığı da artıracağını umduğumuz ve onlardaki tasarım potansiyelini kamu yararına aktarmak, hem söz olarak hem tasarım açısından bir katkıda bulunmak ve bulunulmasına aracı olmak için bir alan yaratmaya çalıştık. Başka pek çok alanda yapılması gereken pek çok iş ve söylenmesi gereken sözler var; biz kendi ‘araçlarımız’ dahilinde bir müdahalenin peşindeyiz.

Pınar İlkiz: İmkanmekan için urban gerilla dersek çok mu ileri gitmiş oluruz?

Hakan Tüzün Şengün: Diyemeyiz :) En azından şimdilik.

Evren Uzer: Bence de maksadını aşar bu şekilde tanımlamak. Henüz tasarım stüdyosundan uygulama aşamasına tam anlamı ile inmiş değiliz. Kişisel fikrim; oluşan fikirlerin uygulanmasının gerilla yollarla ya da belediye ile konuşularak ya da her olası yol denenerek uygulama denemelerinin yapılması. Kamusal mekan için tasarımın konuşulması evet önemli ama bu uygulamaların hayata geçmesi ve pratiklerden edinilecek geri besleme daha hayati diye düşünüyorum.

Şebnem Şoher: Üstelik gerçekten gerilla eylemler içinde olanlara haksızlık olur bu tanımı kullanmak. Bizim uygulama aşamasına gelişimiz çok yakın bir tarihe dayanıyor. Bugüne kadarki üretimlerimizin tümünün birer arayış olduğunu söylemek yanlış olmaz sanıyorum.

İpek Yarsel: Aydınlık projesi, sahanlık, merdiven, aydınlık, boşluk gibi alanların özel ya da yarı özel kullanıma açılması fikriyle şimdilerde yok olmaya yüz tutmuş “komşuluğun” ve “balkon kültürünün” canlanması için bir alternatif gibi görünüyor. Mekan ve insan psikolojisi bir yana, işbu şehirde uygulama kısıtlı bir kitleyi kapsasa da, bitişik nizam yapılarda bu boşluklar yaya sirkülasyonuna açılarak değerlendirilebilir. Bostan projesinde olduğu gibi, fikir alış verişlerinden çıkan önerileri henüz küçük ölçekte de olsa hayata geçirme şansı yakalıyorsunuz. Bu ve bunun gibi büyük ölçekte gerçekleşmesi mümkün projelerinizi de hayata geçirmek gibi bir girişiminiz var mı? Belki bunun kesin kararına varmak için erken belki ama sizce bir kelebek etkisi oluşuyor mu?

Orhan Kolukısa: İmkanmekan vesilesi ile zaten üzerine düşündüğümüz konularda fikirler/projeler üretebileceğimiz aralıklar yakalıyoruz. Bunların -en azından- yakın çevremizde bir etkisi olduğunu görüyoruz. Bizim için fikirlerin bir kelebek etkisi oluşturması önemli değil, sadece dolaşıma girmesi de yeterli… (İmkanmekan notu: APART•MAN atölyesinde ‘aydınlık’ projesi önerisini üretenlerden biri olan Orhan Kolukısa’nın bu soruyla ilgili yorumudur.)

Evren Uzer: Küçük ölçekli müdahale naif diye değerlendirilebilir ama taklit edilerek ya da türetilerek yayılması ihtimaline inanıyorum. Daha fazla küçük ölçekli uygulama yapmayı hedeflediğimizi söyleyebiliriz fakat büyük ölçekli herhangi bir uygulamaya girmeyi düşünmüyoruz. Ama uyguladığımız yöntemleri, kullandığımız araçları ve sürecimizi şeffaflaştırarak benzer grupların ve kullanıcıların bu uygulamaları sürdürmesi umudunu taşıyoruz. Küçük ölçekli müdahalenin örneğin kent politikasına etki edebilmesi ne kadar yaygınlaştığı ile ilgili. Biz kendi görevimizi mimarlık ve tasarım alanlarında kamusal mekana yapılabilecek katkının tasarım ve söz açısından tasviri ile tanımlıyoruz. Bir sonraki aşama için başka iç dinamiklerin devreye girmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Fikir ve uygulama nüveleri bizim alandaki katkımız, uygulama miktarını artırdığımızda metotlar daha elle tutulur hale de gelecekler ama bundan sonrası katılan tasarımcıların, mimarların ve plancıların bu fikirleri kendi meslek ve uygulama alanlarına nasıl taşıdıkları, uygulamayı gören diğer kullanıcıların ne şekilde kendi yaşam alanlarına dahil ettiği ile bağlantılı…

Pınar İlkiz: Kuruluşundan itibaren İmkanmekan kaç tane atölye/proje tamamladı? Bunlardan hangisi/hangileri en çok İmkanmekan’ı temsil ediyor?

Evren Uzer: Toplam 9 atölye ve 32 proje tamamlandı. Bütün süreç pek çok açıdan denemeleri ve tartışmaları da içeriyor. Proje üretimi önemli evet ama çevresindeki tartışmalar da değerli o yüzden bu soruya doğrudan şu proje mükemmel diye işaret etmek çok zor…

Şebnem Şoher: Üzerine düşündüğümüz ve tartıştığımız “küçük ölçekli müdahale” kavramının sınırlarının çok geniş oluşu dolayısıyla da bir çok proje başka açılardan İmkanmekan’ı temsil ediyor. Büyük ölçekte etki edebilecek küçük tasarımlar, anlık eylemler ya da düşük bütçeli büyük ölçekli tasarımlar, uygulanabilirlik ön planda olduğu sürece bizim için önemli.

Pınar İlkiz: Atölye ve söyleşi yapma fikri en başından beri var mıydı ? Kitap fikri ne zaman ortaya çıktı?

Hakan Tüzün Şengün: Bu bir ortak karar olarak başladı sanırım, tam olarak hatırlamıyorum. Ancak İmkanmekan içinde ‘haydi artık bir şeyler uygulayalım’ fikri ile atölye, yuvarlak masa vb. durumların yayımlarını yapmak aramızda sıklıkla tartıştığımız bir öncelik sorunu olarak duruyor. Orhan’ın bahsettiği gibi fikri dolaşıma sokmak uygulanabilirliğini ve ‘iş’lerin dönüştürücü etkisini bütün araçlarıyla kurmak da çok etkili bir araç bana kalırsa… Bu hal için Tanıl Bora’nın (*) söyleşisinde andığı varılacak yerden çok ‘yürüyüşün’ ve ‘arayışın’ kendisini ön plana çıkaran bir tahayyüle işaret eden “Preguntando caminamos !” çok anlamlı geliyor bana … “Sorarak yürüyoruz !” anlamında bir Zapatista deyişi… Kendi gerçekliğini kendi öz araçlarıyla dönüştürmek
de denebilir… Bir tür “franchising modernlik” tuzaklarına düşmeden üretmek gibi. (*) Tanıl Bora , “Söz eylemdir.” Tanıl Bora ile Söyleşi, Birikim Dergisi

Büşra Barutçu, Can Kaya, H. Büşra Al

Evren Uzer: Atölye fikri online veritabanının oluşmasından beri var, başından beri diyebiliriz. Söyleşi ise zaman ilerledikçe bu işin teori kısmını, kullandığımız araçları yeterince tartışmadığımız düşüncesiyle ortaya çıktı. Ben çatışma konusunda farklı düşünüyorum; proje ya da yayın söyleşi yani işin kendisi ile belgelenmesi ve tartışılmasının birbirini besleyen durumlar olduğunu düşünüyorum. İmkanmekan’a kişisel katkım da iki durumun sarmal olarak ilerlemesi. Yaptıklarımızı belgelemenin önemi hep aklımızdaydı; bunun için hem bir birikimin oluşması hem de finansal kaynak sağlayabilmemiz gerekiyordu. 2010 içinde bu kaynağı sağlayınca şimdiye kadar yaptıklarımızı ve genel çerçevemizi bir kitap içinde toplamaya karar verdik ve şu an üzerinde çalışıyoruz.

Pınar İlkiz: Bu yıl XII. dönemi gerçekleştirilen Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri’nde, “Mimarlığa Katkı Dalında Seçici Kurul Özel Ödülü” aldınız. Burada nasıl bir katkıdan bahsediliyor?

Hakan Tüzün Şengün: Bu ödül büyük ölçüde jüride üyelerinin bir tür ‘öngörüsü’ doğrusu… Ürettiğimiz ve ‘üzerine düştüğümüz’ şeyi kıymetli bulan ve bu işi yapma biçimimizi mimarlık uğraşısı adına ‘katkı sayan’ bir bakış… Özellikle bizim bu ödüle aday olmak biçiminde bir girişimimiz olmayışı da bizim görünürlüğümüzü ve bir enstitü kültürü içinde hareket etme duygumuzu yüreklendiren bir ödül.

Evren Uzer: Ödülün bence bir diğer önemli yanı da bize benzer şekilde ortaya çıkmış ve gönüllülük esasıyla mimarlık ve tasarım alanlarında çalışan benzer inisiyatifleri de yüreklendirecek olması diye düşünüyorum.

Pınar İlkiz: Bir yerde “Alışkanlıkları hesaba katmayan büyük imar operasyonları” tanımı geçiyor. Sulukule ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Hakan Tüzün Şengün: Bu çok uzun ve kapsamlı bir konu olmakla beraber, yıllar sonra bakıldığında temelde sadece Sulukule mağduriyeti çerçevesinde bakılarak ‘teşhisi konulamamış’ bir ‘zaafiyet’ (bkz. TOKİ) ile “bir yerleşme/yer-kurma/ikamet etme zaafiyeti”yle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkündür bence ve o alanı işin pahasını bahane ederek tasarım ve mimarlık alanında büyük bir ‘akıl durgunluğu’ ve ‘fakirleşme’ yaşanıyor…

Evren Uzer: Sulukule, Tarlabaşı, Süleymaniye gibi örneklerin tamamı Hakan’ın da belirttiği tamamen rakipsiz güç haline gelmiş TOKİ’nin icraatları. Arazi temini, inşaatın gerçekleştirilmesi ve kullanım izinleri açısından devlet eliyle sınırsızca hem finansal hem de yasal olarak desteklenen ve bir süper güç haline gelen TOKİ, hiçbir eleştiri ile karşı karşıya kalmadan her tür inşaatı yapıyor ve homojen saydığı kitleleri yerinden etme pahasına çalışıyor. Bu bizim ölçeğimizin dışında olmakla beraber kamusal mekanda bellek konusu ile bağlantılı olarak sadece konut değil başka kamusal yapılarda da uygulama anlayışının birebir yansıması olması açısından önemli. Şeffaf olmayan, kamu tarafından tartışmaya açılmadan ihale mantığı ile oldu bittiye getirilen bir uygulama sistemi söz konusu.

Okay Karadayılar: Evren ve Hakan’ın dediği gibi, bizi bir araya getiren temel kaygıların çoğunun örtüştüğü bir durum bu. Özellikle “Kamusal Mekanda Bellek” söyleşisinde değinilip üzerinde hemfikir olunan konulardı Sulukule ve benzerleri.

İpek Yarsel: Apar(a)t-man projenizde, “…Dışa dönük olan cephe, iç ve dışın birlikte gösterildiği, içerisine “yaşam”ın da dahil edildiği kesite dönüşerek, kamusal alanla özel alan arasındaki sınırı yeniden sorgulatır. Apartman sakinlerinin yaşamlarından alınan bir kesit, grafik tasarım olarak cepheye yansıtılır…Özel mekan, kamusallaşır, kamusal alan da özele döner…” diyorsunuz. Türk insanının yaşayış tarzında her ne kadar bir “samimiyet” sorunu olsa da, son yıllarda artan şehre yakın toplu konut ve şehir içinde onların bir uzantısı olarak görülen, -70′lerde bir dönem yine çok tercih edilen-, “Fransız balkon”lu apartman projelerinin ön cephe manzarısında benzer bir durum canlı olarak yaşanıyor. Ortaya çıkan kentsel arayüzlerin tüm sevimliliğine karşın, özel mekanın içinde süren özel hayat az çok “özelleştiriliyor”. Tanımadığımız kişileri özel hayatımızın bir parçası yapmak, dahası tanımadığımız kişilerin özel hayatlarının bir parçası olmak sorunsalına bakış açınız nedir?

Ozan Avcı: Apar(a)t-man projesi kamusal alan ile özel alan arasındaki sınırı sorgulatmayı hedefliyor… Farkındalığı artırmak için iletişimin hiç olmadığı sağır duvarları bir sorunsal olarak ele alıyor ve onu en uç noktaya taşıyarak tartışma ortamını tetiklemiş oluyor. Üst üste yaşamların birlikteliğiyle ortaya çıkan apartman, kamusalla özel alan arasında da bir arayüz vazifesi görüyor ve bu arayüzün tasarımı, iletişim seviyesini belirliyor. Duvarlar, sağır veya kör olmadıkları sürece iletişimi olanaklı kılarlar. Özeli kamusala dönüştürmek noktasında da insiyatif, apartmanda yaşayan bireye verilmiş olur böylece. İletişim arayüzü “Fransız balkon” bile olsa, mahremiyet farklı filtrelerle sağlanabilir. Dolayısıyla Apar(a)t-man projesinin özünde, tanımadığımız kişileri özel hayatımızın bir parçası yapmak veya tanımadığımız kişilerin özel hayatlarının bir parçası olmak gibi bir sorunsal yoktur. (İmkanmekan notu: APART•MAN atölyesinde ‘aydınlık’ projesi önerisini üretenlerden biri olan Ozan Avcı’nın bu soruyla ilgili yorumudur)

İpek Tuna: İTÜ ağırlıklı bir topluluksunuz. Diğer mimarlıkla, şehir planlamayla, tasarımla, görsel iletişimle ilgili oluşumlardan, mecralardan etkilendiğiniz noktalar neler, aldığınız tepkiler nasıl?

Evren Uzer: Aldığımız tepkiler genel olarak olumlu, kamuya açık bazı sunumlarda üretilen projelerden uygulama meselesine ağırlık verilmesine ilişkin yapıcı eleştiriler aldık. Bu zaten aklımızda olan bir kısım. Farklı durumlarda benzer oluşumlarla örneğin Ölçek 1-1 (Mimari uygulama yapan bir öğrenci oluşumu) ya da Yıldız Üniversitesi çıkışlı Kayıtdışı gibi gruplarla ortaklıklarımız oldu. Kamusal mekana ilişkin çalışan yurtdışında uygulama yapan ve bize ilham veren pek çok grubu da takip ediyoruz. Bunlar arasında Fallen Fruit projesi, Re-bar grup gibi kamusal mekana yönelik çalışan ve farklı ölçeklerde uygulama yapan hem kent gerillası gibi hareket eden hem de plan önerileri ile yerel yönetim içinde de etki eden gruplar. İTÜ ağırlığı evet var, en azından katılımcılar açısından İTÜ ağırlığını kırmaya uğraşıyoruz. Hatta sadece mimar, tasarımcı ve plancı değil başka disiplinlere de açılmaya çalışıyoruz. Farklı üniversitelerden ve farklı kentlerden katılımcılara erişmeyi başardık fakat katılımcı profili ağırlıklı olarak mimarlık çevresinden. Bunun, duyurduğumuz mecraların (Arkitera, Yem, Mimarizm, vb.) bu meslek profillerine hitap ediyor oluşu tabii ki önemli bir etken.

Okay Karadayılar: “Şehir kullanıcısı” gibi naif bir tanım yeterli bence çalışmayı arzuladığımız insanları tanımlamak için. Mesleki/eğitimsel olarak zaten gününü fiziksel çevreyi düşünerek geçirenlerin çoğunlukta olması bir yandan olağan ama üretilen projeler üretenlerin belirlenen konsept çerçevesindeki kişisel deneyimlerinden temelleniyor genelde. “Müşterisiz” çalışmak bir anlamda “kendi”ni de kapsıyor bence. Bu yüzden ilham kaynaklarımızın arasında dar sokaklarda karşı komşusuyla arasına çamaşır ipi gerenle, sahil parklarında mangalıyla piknik yapan da var.

İpek Yarsel: Ürettiğiniz projelerde Kadıköy ve çevresindeki semtler üzerine de yoğunlaşıyorsunuz. İstanbul’un son kalesi de denilen Kadıköy ve civarının modern şehircilik anlayışı içinde hala düzelebileceğine inanıyor musunuz?

Hakan Tüzün Şengün: Aslında biz proje üretmiyoruz :) Daha doğrusu İmkanmekan bir proje üretme mekanizması değil -şu sıralarda daha net ve açık biçimde gördüğüm ve inandığım biçimde- proje üreten ve üretebilecek onlarca ve yüzlerce kişi için bir ‘araç’ ve ‘süzgeç’. Biz bir kültürü üretmeye çalışıyoruz aslında… Onun karakterini kurmaya çalışıyoruz… Örneğin ‘küçük ölçekli müdahale’ nin olanaklarına odaklanıyoruz veya üretilen işin ‘paha’sını ve getirisini sorguluyoruz bir nevi ya da ‘ithal ikame’ ofsaytına düşmeden kendi gereklerimizin ve kendi gerçekliğimizin kamusal mekan kavrayışı için çalışıyoruz… En azından benim bakışım bu yönde.

Evren Uzer: Şu ana kadar doğrudan proje ürettiğimizi söyleyemeyiz, Hakan’ın ‘proje üreten ve üretebilecek onlarca ve yüzlerce kişi için bir ‘araç’ ve ‘süzgeç” tanımına bugüne kadarki çalışmaların çoğu açısından tamamen katılıyorum. Kadıköy ve çevresine olan odaklanmanın tesadüfi olduğunu düşünüyorum. Doğrudan uygulama yaptığımız ‘Bostan’ projesinde, sonrasında bakım yapılabilmesi açısından yani tamamen pratik nedenlerle; ‘Salacak’ projesi de gelen davetin içeriği ile bağlantısından dolayı. ‘Kıyı’ projesinde de katılımcıların kendi yer seçimleri nedeniyle Kadıköy civarında çalışıldı. Modern şehircilik anlayışı da tartışmalı tanımlara götürecek bizi o yüzden bu kısmı geçerek şöyle sonlandırmak istiyorum. Bizim operasyon alanımız kentin planlamasının düzeltilmesi değil küçük ölçekli müdahalelerle fikir ve uygulama nüvelerini İstanbul’un kamusal gerçekliği içinden oluşturulmasına aracılık etmek, bunun için araçları ve sözü üreterek denemeler yapmak.

Görüş bildirin

gerekli

gerekli

şart değil