Portrelerin yeni nefesi; Peri Kazancı

Her yüzün, dondurabildiğimiz her anın ayrı bir hikayesi var.

Peri KazancıPeri’yi 90’lı yılların başında yazlıktan, Altınoluk’tan tanımıyorum; annesinin makinesini kaçırarak çekmeye başladığı fotoğrafları görmedim. Lisede arkadaşı değildim; babasının manuel makinasına el koyduğuna şahit olmadım.

Mahallesindeki ilk temel eğitimini aldığı Stüdyo Yeşilim’de fotoğraf çektirenlerden de değilim. Sanat Yönetimi eğitimi aldığı üniversitesine gittiğim birkaç seferde belki karşılaşmış olabiliriz, kimbilir o son gidişimde sevdiğim miskin kampüs bekçileri köpeklerden kalan kaç kare vardır arşivinde?

Geniş Açı dergisinde ise mutlaka karşılaştık pek çok kez; yurtdışı haber editörlüğü yaptığı o dönemde bol bol okudum çevirilerini, yazılarını, Sanat Tarihi hocası Levent Çalıkoğlu’nun sağladığı fotoğrafla ilgili pek çok kitaptan beslenen kaleminden. Sonra Cemil Ağacıkoğlu atölyesi, Galata Fotoğrafhane’sinde Orhan Cem Çetin atölyesi, yaratıcılığını teknolojiyle de beslemeye grafik kursu, Blagoy Toprakidis’in asistanlığı ve nihayet 22 Ekim 2005’te Güven Koç ve Beril Yarkın ile “3’te 7” isimli sergisi…

Yollarımız bu röportaj öncesi hiç kesişmedi yüz yüze fakat istanbul.com bünyesinde çıkan “In Istanbul” dergisinde yayınlanan fotoğraflarında, çeşitli reklam projelerinin prodüksiyonlarında kamera arkasında, Cem Şancı’nın kitap kapaklarında, tiyatro afişlerinde hep bakıştık. Uzun süredir internet üzerinden benim de takip ettiğim portfolyosuyla arşivinin bir kısmının keyfine varabildiğimiz Peri Kazancı’nın portreleri seyircinin içinde tek bir his uyandırıyor; aklımızdan “Aynısından ben de istiyorum!” cümlesi mutlaka geçiyor. Çünkü hepimizin bir hikayesi var ve bunlar Peri’nin gözünde masala dönüşüyor. Yeşilköy-Caddebostan arası e-posta trafiği ile gerçekleştirdiğimiz, Tünel-Lokal buluşmalarında Türk kahveleriyle tatlandırdığımız bu röportajı okurken Peri’nin artık Futuristika! ailesinin de bir parçası olduğu müjdesini size fısıldayalım ve kendisini takibe alınız diye hatırlatalım.

Futuristika: Seni “Ben fotoğrafçı olmalıyım!” diye düşündüren ilk fotoğrafı hatırlıyor musun? Bu, senin çektiğin bir fotoğraf mıydı yoksa gördüğün bir fotoğraf mıydı? Bir hikayesi var mı?

Peri Kazancı: Çok net hatırlıyorum! 8 yaşındaydım, Altınoluk’ta annemin makinesini ondan habersiz almıştım, zeytinliklerin içinde başıboş iki tane at vardı. Gizlice onları çekmiştim. Film tab edildiği zaman ailem tebrik etmişti beni. Yani hem çektiğim hem de gördüğüm bir fotoğraftı bana fotoğrafçı olmayı ilk düşündüren. Dedem, babam, annem fotoğrafa hep meraklıydı, daima onları imrenerek izlemiştim, destekleri sayesinde de bugün bir fotoğrafçıyım.

Üniversitede “Sanat Yönetimi” eğitimi aldın, fotoğrafçılığına büyük katkısı olmalı. Bu bilinçli bir seçim miydi? Eğitimin boyunca fotoğraf üzerine de dersler gördüğünü, çalışmalara katıldığını biliyorum fakat neden doğrudan Fotoğraf bölümü değil de Sanat Yönetimi?

Sanat Yönetimi planlı girdiğim bir bölüm olmadı; yabancı dil öğrencisiydim ve o sene sınavda “Fransızca Öğretmenliği” bölümünü kazanmıştım. Sonra fotoğrafçı olmamı destekleyen bir arkadaşımın da ısrarıyla Güzel Sanatlar sınavına girerek şansımı denedim ve o zaman öğretmen olmak istemediğimi, hayallerimin peşinden gitmem gerektiğini daha iyi anladım. Neden Sanat Yönetimi? Dürüst olmalıyım :) İyi çizim yapabilen biri değilim ama benim için önemli olan bir şekilde Güzel Sanatlar fakültesine girebilmek ve sanatın her alanı ile ilgili bilgileri olabildiğince sömürmekti. Küratör olmak gibi bir hayalim olmadı ama aldığım eğitimden oldukça memnun olduğumu söylemeliyim; o dönemde asıl hedefim olan fotoğrafçılık için gerekli olan güzel sanatların her dalı ile ilgili yadsınamayacak ölçüde bilgilenebildim. Seçmeli ders olarak fotoğraf ve basın fotoğrafçılığını seçtim tabi ki, yurtta kaldığım için okul sonrası kalan tüm zamanımı hocadan güç bela izin alarak karanlık odada geçiriyordum. Daha sonra beni fotoğraf anlamında en çok besleyen yere; Geniş Açı dergisine, fotoğrafa olan ilgimi fark eden bölüm başkanımız Ayşegül Güçhan’ın yönlendirmesiyle stajyer olarak girdim. Serdar Darendeliler ve Refik Akyüz’den çok şey öğrendim ve o zaman dergimizin komşusu Nar Photos’dan Kerem Uzel ve Serra Akcan da beni asla kırmadan sorularımı cevaplayıp, karanlık odada onları seyretmeme izin vermiştir. Gene o sıralar Cemil Ağacıkoğlu’nun da atölyesinde bir süre bulundum, onun siyah beyaz fotoğraflarına, hikayelerine hayranım hala. Okul sonrasında Galata Fotoğrafhanesi’nde de eğitimime devam ettim. Sonra da reklam fotoğrafçısı Blagoy Toprakidis’in asistanlığını yaptım. Beni hep iyiye yönlendiren, desteğini ve ilgisini eksik etmeyen bu isimlere ve burada bahsedemediğim diğerlerine, her fırsatta, teşekkür ediyorum :)

Makinanı eline aldığında Peri nasıl değişiyor, kime dönüşüyor?

Makinam ile birbirimize kavuştuğumuz andan itibaren, ben onun bir parçası oluyorum. Benim takıntım ifadelerdir. Onunla ava çıkıyoruz, kimin hangi ifadesini yakalayabiliriz diye. Bugüne kadar çalıştığım tüm modellerim bilir, asla poz verdirmem; sohbet eder, birbirimizi tanırız ve o sırada kendisinin daha önce hiç görmediği bir ifadeyi yakalarım. Bazen de sürrealist çalışmayı seviyorum, sanırım o da benim iç dünyamın bir şekilde dışa vuruşu.

Audrey HepburnBir “Audrey Hepburn” -affına sığınarak dile getiriyorum :)- “takıntın” olduğunu biliyorum, görüyorum. Nedir bu “takıntı”nın kaynağı? Neden olmasın ki diye de ekleyerek neden özellikle Audrey?

Çünkü o büyülü bir kadın, pozitif enerji yayıyor hala tüm dünyaya. İnsanlara kendilerini sevebildikten sonra herkesi sevebileceklerini gösteriyor. Gerçek bir gülümsemenin hayatta ne kadar değerli ve anlamlı olduğunu. Audrey Hepburn’un bir ışık olduğunu düşünüyorum, onun hayat felsefesini anlamış insanların mutlu insanlar olma yolunda doğru adım attığı kesin!

“You have to look at yourself objectively. Analyze yourself like an instrument. You have to be absolutely frank with yourself. Face your handicaps, don’t try to hide them. Instead, develop something else.” A.H.

Senin gözünden kimlerin portrelerini görmemizi isterdin?

Herhangi biri olabilir… Her yüzün, dondurabildiğimiz her anın ayrı bir hikayesi var.

2008′de kaybettiğimiz sevgili İsmail İlhan, ruhu huzur bulsun, en son CKM’nde “Piri Reis Çeşitlemeleri” başlığı altında sergilenen resimlerinde, haritaları kullanarak öyküler anlatan müthiş bir ressam olarak zihnimde yer almıştı. Kendisi aynı zamanda fakültende Garfik Tasarım bölümü başkanıydı, değil mi? Onunla tanışmış, derslerine katılabilmiş olmak bir ayrıcalık, bir şans olsa gerek…

İsmail İlhan ile çok özel bir bağ vardı aramızda, daha ilk tanıştığımız gün adımı ezberlemişti. Onun Hacettepe’deki öğrencilik döneminde hayatında iz bırakmış hocası Osman Kazancı sayesinde! Ondan o kadar çok şey öğrendim ki! Hayat adına, sanat adına… Bu piyasada, bu insanların içinde bu kadar umarsız olabilmeyi; en azından görünebilmeyi bana öğretmiştir. Şartlar ne olursa olsun rahat olmayı ve gülümsemeyi unutmamayı öğütlemiştir son görüşmemizde. Öğrenecek daha çok şey vardı ondan. Çok önemli, çok özel bir sanatçıydı Türkiye için. Onun öğrencisi olmak gerçek bir ayrıcalıktı; her ders mutlaka bize müzik dinletirdi, minik bir el radyosu vardı. Hem Temel Sanat Eğitimi, hem de Gravür Baskı dersimizin öğretmeniydi. Gravür baskı çok zor ama çok eğlenceliydi, dersten çok terapi gibiydi bizim için. Zaten o öğretmenden çok hepimizin dostuydu. Gerçekten çok özlüyorum…

Bir resimdeki fırça darbeleri gibi “iz bırakan” öğeleri düşünerek senin portrelerinde de belirli bir stil arayışına girilmeli mi? Bu stilde dijital manipülasyon ne kadar yer alıyor?

Dijital manipülasyona zamanında ne kadar karşı olsam da, şu anda çoğu işimde kullanıyorum. Sanırım bu muhafazakarlık olarak adlandırılan alışkanlık, karanlık odanın keyfini tatmış olmaktan geliyor. Eskisi gibi siyah beyaz film her yerde satılmıyor mesela, polaroid aşığı bir insan olarak filmini bulamamak canımı bir hayli sıkıyor. Dijital makine ile çektiğim bazı fotoğraflarda grenli, siyah beyaz filmin etkisini yakalamaya uğraşıyorum ya da çok sevdiğim polaroidi kendim yapmak zorunda kalıyorum. Müşterilerimin isteği doğrultusunda (çok hakim olamadığım) yüz rötuşu yapmaya çalışıyorum. Porselen ve anlamsız bakan yüzlerden hiç hoşlanmadığım için abartmamaya çalışıyorum. Eski fotoğrafların dokularını çok seviyorum, bazen de onun için dijital manipülasyon kullanıyorum. Portrelerimde ifadeleri, hisleri yansıtmaya çalışıyorum. Bu yüzden genelde modellerimle olumlu bir iletişimi yakaladıktan sonra onlar makinenin varlığını iyice unutunca yakın portre çalışmayı seviyorum. Profesyonel çekimlerde bazen bu imkanı bulamıyorum ve içime hiç sinmeyen yapay portreler sunmak zorunda kalabiliyorum. 2007 yılında başrollerini Metin Serezli ve Özlem Tekin’in paylaştığı, “Kim O?” adlı oyunun afişini çekmiştim. Çok uzun bir sohbetin ardından yaptığımız çekimler inanılmaz keyifliydi ve Metin Serezli hayatında geçirdiği en eğlenceli çekimlerden biri olduğunu söylemişti. Öylesine önemli ve yıllarını sanata vermiş birinden bu sözleri duymak benim için büyük onurdur.

Işık, doku, kayıt, renk, algı, derinlik, zaman… Fotoğraf denince aklıma gelen ilk kelimeler. Peri Kazancı denince ilk akla gelenler ne olmalı ya da olsa?

Portre, ifadeler, insanlar, yaşam…

Geçen sene Roxy’de açtığı ilk kişisel sergisi Cojo/Aksak ile yıllardır uğraştığı reklam fotoğrafçılığından farklı kesitler sunan Blagoy Toprakidis’in asistanlığını yaptın. Bize o dönemden biraz bahseder misin? Ortak bir çalışma yapma, beraber çalışma şansın olsaydı başka hangi fotoğrafçılarla çalışmak isterdin?

Blagoy ve zamanında benimle beraber ona asistanlık yapmış Mert Çandır hayatımda çok önemli bir yerdedir. Blagoy’dan fotoğrafçılık adına, profesyonel fotoğrafçılık adına çok şey öğrendim. Sektörün iyi ve kötü yanlarını, müşterinin ne ve kim olduğunu, nerede durup nerede susmak gerektiğini, reklam fotoğrafçılığının ciddi bir sabır gerektirdiğini… Onunla yollarımızı ayırdığımızdan beri reklam sektörüne girmemeye çalışıyorum. :) Stüdyoya, ışıklara, objelere fazlasıyla hakim, pratik zekasıyla zor durumlarda çok iyi müdahale edebilen bir fotoğrafçıdır aynı zamanda. Mert Çandır da şu anda reklam fotoğrafçılığı yapıyor. Türkiye’de yıllardır ciddi bir şekilde takip ettiğim ve farklı tarzıyla fazlasıyla saygı duyduğum Yağmur Kızılok’un bir fotoğraf çekiminde bulunmak isterdim. Portre konusunda kesinlikle usta bir isim. Ve Deviantart’ta hayranlıkla takip ettiğim, 23 yaşındaki, Kanadalı fotoğrafçı Benoit Paille. Mükemmel bir göz!

Bir süreliğine tıkanan ve yazmayan yazarlar için “Writer’s Block/Yazar Sıkıntısı” diye bir kavram var, “an’ı” yakalamakta geçici bir başarısızlığa mustarip fotoğrafçılar için de “Photo Funk/Foto Tutulması”. Böyle bir duruma düştüğün oldu mu? Peki ya çaresi?

Bunu araştıracağım, merak ettim! :) Yalnız başına yürüyerek sokak sokak dolaşmak… Sokaklar insanı besliyor bence.

Son günlerde…

Kitap: Devrimci Fotoğrafçı Tina Modotti / Margaret Hooks
Müzik: In a Manner of Speaking – Nouvelle Vague
Tiyatro: Gül’e Ağıt
Film: Chaplin
Dizi: The Big Bang Theory / How I Met Your Mother

PeriKazancı: WebsitePhotoblogPeri’sel(f) NotlarDeviantartBlogspotFacebookFriendfeedTwitter



8 Görüş; “Portrelerin yeni nefesi; Peri Kazancı”

  1. Eser S. diyor ki:

    Çok başarılı fotoğraflar bayıldım. Röportaj da çok keyfli..

  2. Hüsamettin Kazancı diyor ki:

    Yaradılışında sanat olan yakınımı kutluyorum.
    “Arifin marifeti; gözün gördüğünü değil, ardındaki ayrıntıyı yakalamaktır.”

  3. zerrin keçeli diyor ki:

    sana dıyecek kelıme yok bence. cok basarılısın perım Allah devamını getrsınn ınsallh cok gzl yerlerde olursun cnm kardesım. burdakı hersey benı duygulandırdı. senınle gurur duyuyorum..

  4. özge diyor ki:

    perimmmm….süpersin seni seviyorum….

  5. çağlar diyor ki:

    süper röportaj olmuş bayıldım valla okuması da çok zevkli :)) fotograflar süper, sen süpersin büyük işler yapacağına inanıyorum ki şu anda yaptıklarına tanık olmak ve senin arkadaşlarından biri olmak bile çok mutluluk verici… başarılarının katlanarak artmasını dilerim.. Yüreğinde sanata yer olan insanın dünyaya baktığı gözden sevgi eksik olmaz… bunun en büyük örneklerindensin..  (ilk arkadasın) 

  6. blagoy diyor ki:

    cok gurur duydum.

Görüş bildir