Röportaj: Murat Nemet-Nejat “Anlatılmaz bir kılıç kuşanan”

Bir süredir, bu akşam KargART’ta İstanbul seyircisi ve eşzamanlı olarak Yalı Han İstasyon Sanat Merkezi’nde Çanakkale seyircisi ile buluşacak olan “Blind Cat Black / Bakışsız Bir Kedi Kara” filminden bahsediyoruz. Amerikalı şair ve müzisyen Chris King ve şiir çetesinin bu amatör sürrealist sessiz zombi filmine, Murat Nemet-Nejat tarafından İngilizce’ye çevrilen bir kısım Ece Ayhan şiirinden feyz aldıklarını da söylemiştik. Gösterim hazırlıkları sırasında bizden desteğini ve yardımlarını esirgemeyen, şiirlerin çevirmeni Murat Nemet-Nejat, bizi kırmadı ve sorularımızı cevapladı. Nemet-Nejat, çocukluk ve ilk gençlik yıllarının İstanbul’undan Amerika’ya uzanan yolculuğunda, uzakta ama yakındaki pek çok kişiden daha fazla Türk yazın tarihini önemsiyor ve benimsiyor.

Murat Nemet-Nejat kimdir?

Şair, çevirmen ve deneme yazarı Murat Nemet-Nejat, Robert Koleji’nden mezun olduktan sonra eğitimine devam etmek için İstanbul’dan Amerika’ya gider. Yıl 1959, Nemet-Nejat yirmili yaşlarının daha yeni başındadır.

Yaşamını Amerika’da devam ettirme kararı alır, haksız da sayılmaz; İran Musevilerinden olan ailesi İstanbul’a iş dolayısıyla göç etmiş ve bu dönemde tesadüfen İstanbul’da doğmuştur.

İstanbullu Musevilerin arasında büyümüştür ama hiçbir zaman ne bir Türk ne de bir Sefarad olarak hissetmez kendisini, çünkü ikisi de değildir. Ailede, anne baba aralarında Farsça konuşurlar, kardeşler Türkçe, çevresindekiler Ladino. Musevilerin Müslüman bir yabancı, Türklerin bir yabancı Musevi diye dışladığı ortamlarda anadili zamanla Türkçe olur.

Amerika’ya gittiği ilk yıllarda anadili Türkçe olan ama kendisi Türk olmayan bir yetişkin olarak, geride bıraktığı tutucu ve kişiliksiz toplumdan uzaklaşmış olması memnun edicidir ama gerek zihninden gerekse dilinden izlerini sindirmesi on yıllık bir süreyi kapsayacaktır.

Murat Nemet-Nejat, uzun bir süredir hem İngilizce’yi hem de Türkçe’yi “aksan”la konuşan, Amherst College ve Columbia University’de edebiyat eğitimi görmüş Amerikalı bir şair, bir çevirmen, bir deneme yazarı, bir derleme ustası. Evli ve iki çocuklu ve geçimini New York’ta oryantal antika halılar satarak kazanan bir beyefendi. Kendi şiirlerinin yanı sıra, yıllardır sürdürdüğü çalışmaları ile Türk şiirinin değerini bizden başkalarına da anlatmaya çalışıyor. Hakkını hiçbirimiz ödeyemeyiz.

Kendi şiirleri, denemeleri ve çevirilerinden oluşan çalışmalarından örnekler:
I Did My Best Work During a Writer’s Block – First Intensity, 2008
Possibilities of Istanbul (A visual and textual approach) – Nina Reisinger, Austria, 2006
Rooster Street – Both Both, 2006
Eleven Septembers Later: Readings of Benjamin Hollander’s Vigilance – Beyond Baroque Books, 2005
Eda: An Anthology of Contemporary Turkish Poetry – Talisman House, 2004
Frédéric Brenner, Diaspora: Homelands in exile, voices (Essays) – HarperCollins Publishers, 2003
The Peripheral Space of Photography – Green Integer Press, 2003
Mao & Matisse: A Decorative Poetics
Steps – Mirage, 2003
A13th Century Dream – Cipher  Journal, 2002
Aishe Series and Other Harbor Poems – 2001
Io’s Song – 1998
Ece Ayhan, A Blind Cat Black and Orthodoxies – Sun & Moon Press, Los Angeles, 1997
Questions of Accent – The Exquisite Corpse, 1993, (also in Thus Spake The Corpse: An Exquisite Corpse Reader (1988–98), Volume I, Poetry and Essays – Black Sparrow Press, Santa Rosa, 1999)
Turkish Voices – The World, 1992
Translation and Style – 1991
I, Orhan Veli – Hanging Loose Press,New York, 1989
The Bridge – Martin Brian & O’Keeffe Ltd., London, 1977
Automic Piles (A science-fiction essay) – 1983

Futuristika: Yaşam hikâyenizden de sağlamasını yaparak, bugüne kadar neden hiç Türkçe şiir yazmadığınızı anlayabiliyorum. Şiirlerinizi İngilizce yazıyorsunuz. İngilizce de sonradan öğrendiğiniz bir dil. Şöyle bir cümleniz aklıma takılıyor: “İddialı olacak ama İngilizce’deki her kelimenin “ağırlığını” biliyorum; aynı şeyi Türkçe için söyleyemem.” Bu iki dilin kullanımında sizi rahat ettiren ve size rahatsızlık veren etkenler nelerdir?

Murat Nemet-Nejat: Benim Türk dilinde en sevdiğim konuşma dilinde yarattığı samimiyet. Eda antolojisinin “The Idea of a Book” adlı ön sözünde Türkçe’nin “agglutinative” İngilizce’de bulunmayan özelliklerinden bahsederken aslında bu samimiyeti kastediyorum.

Maalesef Türkçe’yi her gün konuşmaya fırsatım yok. O yüzden Türkçe’de her kelimenin ağırlığını bilemediğimi söylüyorum. Türkçe ile şiir yazmıyorum. Yine de Seyhan Erözçelik, Güven Turan gibi şair arkadaşlarım beni bir Türk şairi olarak görüyorlar. Bu bana gurur veriyor.

Amerikan dilinin şiirinin en kuvvetli özelliği açıklığı, yabancıları içine kolayca kabul etmesi. Gertrude Stein, Carlos William Carlos gibi birkaç büyük yirminci asır Amerikan şairinin çocukken, evde kullandığı ana dil İngilizce değildi.

F: 1920’lerden 1990’ların sonuna doğru Türk şiirinin gelişimini incelediğiniz, bu dönemde yazılmış şiirlerden çevirilerinizi içeren “Eda: An Anthology of Contemporary Turkish Poetry” adlı çalışmanıza sadece bir antoloji gözüyle bakmak yeterli değil. Yaptığım okumalardan, incelemelerden kendi adıma çıkardığım sonuç şudur: EDA, o dönemdeki şiirleri kılavuz alarak Türk diline bir bakış açısıdır; Türk diline getirdiğiniz bir yorumdur, dilimizin size görünen “eda”sıdır. Bir okur ve edebiyatsever olarak bana oldukça ağır gelen bir hediye olduğunu itiraf etmeliyim; sizi buradan (hala da olduğumuz gibi) sorunlu bir toplum olarak yolcu ederken bıraktığımız izler düşünülünce, Türk şiirinin, Türk edebiyatının dünyaya tanıtımı açısından oldukça ezici bir hediye bu, geride kalan bizlere. Kitapta yer alan şairlerden, Türkiye’deki edebiyat çevrelerinden nasıl tepkiler aldınız?

MNN: Eda antolojisinde yirminci asır Türk şiirinin Fransız, Amerikan, Alman şiiri ayarında, hatta bir bakımdan daha da ilerici, batı şiirini kusurlarından kurtarabilecek bir şiir olarak gördüğümü söylüyorum. Eda yorumu etrafında bunun nedenlerini açıklıyorum. Benim kullandığım şekilde Eda kavramının bazı kişileri rahatsız ettiğinin farkındayım. Fakat k. İskender, Seyhan Erözçelik, Efe Murat gibi daha genç şairler Eda kavramını çok benimsediler, kabul da ediyorlar.

Ahmet Güntan üç yıl kadar önce Kitaplık’ta yazdığı bir yazıda, benim “A Godless Sufism” adı altında yazdığım yazının onu  ilk okuduğunda rahatsız ettiğini söylemişti. Çünkü aslında kendini Allah’a inanan biri olarak görüyordu. Fakat sonunda ne dediğimi anladı. Demek istediğim, Allah kelimesinin çokça geçmesine rağmen, yirminci asır Türk şiiri çok derin ve “spiritual” bir şiirdir. Bunu kimse daha önce söylememişti. Ahmet Güntan bunu kabul etti.

Bir dereceye kadar, “A Godless Sufism” yazımda iddia ettiğim “Allah” kelimesinin, “Allah” adının yirminci asır Türk şiirinde bir yasak olarak var oluşu.

Türk şiirinin benim İnglizce yazdığım şiirlerimde çok derin tesirleri vardır. Mesela sekiz ay önce bitirdiğim The Spiritual Life of Replicants adlı şiirim İngilizce’de yazdığım bir Eda şiiri. Onu şiirde açık açık söylüyorum. Eda’yı Amerikan şiirine getiriyorum. The Spiritual Life of Replicants önümüzdeki Eylül’de Amerika’da Talisman Books tarafından yayınlanıyor. Türk şairi Efe Murat da şiiri Türkçe’ye çevirdi. Talisman Books aynı zamanda önümüzdeki Eylül İngilizce’ye Rosestrikes and Coffee Grinds diye çevirdigim Seyhan Erözçelik’in Gül ve Telve şiirini de yayınlayacak.

F: İlginç bir nokta da, EDA 2004’te yayınlandığı zaman Amerikan edebiyat dünyasından gelen ilk tepkiler. Bir takım polemiklere maruz kaldınız. Bu durumu biraz açıklayabilir misiniz?

MNN: Evet, başlangıçta bazı Amerikan şairleri Eda antolojisindeki şairleri uydurduğumu zannetmişti. Bu aslında bir çeşit iltifat. Türkçe’de hiç tanımadıkları, yine de bu kadar üstün bir edebiyat olacağına kolay kolay inanamıyorlardı; şimdi inanmaya başladılar. Aynı zamanda Eda kitabının İngilizce’de organik bir bütünlüğü var. Bu onları bir dereceye kadar başlangıçta şaşırttı.

Tabii, Türkiye’de de, bazı elestirmenler, Eda anlamını “uydurduğumu” iddia ediyor… Siz bilirsiniz…

F: EDA’da William Shakespeare’den Jean-Luc Godard’a, Herman Melville’den Edgar Allan Poe’ya alıntılar, referanslar var. Antolojide yer alan makalelerinizde İncil’den de Moby Dick’den de bahsediyor, Türk şiirini tarihle, İstanbul’un ve bir bakıma da Türkiye’nin değişen ekonomik, kültürel ve sosyal yapısıyla paralel işliyorsunuz. Böylesine kapsamlı bir çalışma nasıl oluştu? Ne kadar sürdü?

Eda kitabının kendisini yazmam beş altı yıl aldı. Fakat kitaptaki anlamlarla şiirlerimde, çevirilerimde ve deneme yazılarımda otuz yılın üzerinde uğraşıyorum. Eda, bu uğraşların bir çiçeği. Mesela, “A Godless Sufism” yazısını 1995 yılları civarında yazmıştım.

F: Serbest çeviriyle “Cinsiyet bilgisi içermeyen zamirler ve belirsiz sözcük dizini; Türkçe radikal bir melankolinin dili…” gibi bir cümle geçiyor makalelerinizden birisinde. EDA ve diğer çeviri çalışmalarınızda çevirileri yaparken nasıl bir yol izlediniz? Çeviri ve her iki dilin özgün yapıları birbirleriyle nasıl örtüşmeli? Ya da örtüşmek yerine her yeni çeviride, kullanılan dilin yanı sıra metnin, çözümleyiciye verdiği “esa(n)s” üzerine yeni bir stil mi yaratılmalı?

MNN: Ben her çeşit çeviri yolu kullanmışımdır. Bazı çevirilerim yüzde yüz orijinali takip eder ve bir ayna gibidir. Bazen Türk şiirlerinden İngilizce’de meta-şiirler yaratırım. Durum, Türkçe şiirin yarattığı zorluklara bağlıdır. Fakat şunu söyleyebilirim:

a) Çevirirken, çevirdiğim şiir üzerinde hiçbir “yalan” söylemem. Gördüğüm şekilde o şiirin aslını, hayatını İnglizce’de vermeye çalışırım.

b) Meta-şiirlerimi yarattığım zamanlar, bunu gizlilikle yapmıyorum. Mesela Eda antolojisindeki her çevirinin hangi Türkçe şiirden geldiği sondaki bir index’te gösterilmiş. Her isteyen, vaktini ayırıp karşılaştırmayı kendisi yapabilir. Gizlenmiş hiçbir şey yok.

Bu yıl Eylül’de çıkacak Seyhan Erözçelik’ten çevirdiğim Rosestrikes and Coffee Grinds (Gül ve Telve) kitabının sonunda çeviri stratejilerimi açıklayan bir deneme yazım olacak.

Bence, iyi, kiymetli her çeviri iki dili de (“original” ve “target” dilleri) önemli bir şekilde değiştirir. Mesela Eda antolojisi bence bunu yapıyor. Eğer başarılıysa, İngilizce’ye yeni bir şiir şekli (“style”ı) getiriyor.

F: EDA’yı Louis Isadore Kahn’ın Bangladeş Ulusal Meclis Binası’na (Jatiyo Sangsad Bhaban) adamışsınız. Yazın dünyasında bir yapıya adanan bir eserle karşılaşmak pek alışılagelen bir durum değil. Kahn bu muhteşem tasarımı için şunları söylemiş:

In the assembly I have introduced a light-giving element to the interior of the plan. If you see a series of columns you can say that the choice of columns is a choice in light. The columns as solids frame the spaces of light. Now think of it just in reverse and think that the columns are hollow and much bigger and that their walls can themselves give light, then the voids are rooms, and the column is the maker of light and can take on complex shapes and be the supporter of spaces and give light to spaces. I am working to develop the element to such an extent that it becomes a poetic entity which has its own beauty outside of its place in the composition. In this way it becomes analogous to the solid column I mentioned above as a giver of light. It was not belief, not design, not pattern, but the essence from which an institution could emerge…

Kaynak: Louis I. Kahn. from Heinz Ronner, with Sharad Jhaveri and Alessandro Vasella Louis I. Kahn: Complete Works 1935-74. p236, 238.

Her ne kadar dıştan yekpare bir yapı gibi görünse de, içeride yedi katlı ve yedi ayrı binalı olan dünyanın bu en büyük yaşama kompleksinin tasarımı hakkında Kahn’ın bahsettiği şiirsellik, ışık ve “öz”lük halini EDA’ya uyarlayabilir miyiz?

MNN: Bence Eda; yirminci asır Türk şiiri, bir ışık şiiri. Türk ruhunu anlatan, aydınlatan bir şiir. Türk şiirini (Türk dili içinde) bir bütünlük olarak görmek gerekir. Özel şairlerin tek tek şiirleri bu topluluğun parçaları, “odaları”. Bunu kastetmek istedim. Bunu “The Idea of a Book” önsözümün başında, ilk cümlesinde söylüyorum. Yirminci asır Türk şiiri hala devam eden dizi halinde (serial) tek bir şiirdir. Eda kavramının asıl manası budur. Bir dereceye kadar, bazı Türk eleştirmenlerinin benim Eda kavramımla zorlukları bu yüzden. Her şiiri (her şairi) tek tek görmeye alışmışlar; öyle görüyorlar, öyle yazıyorlar. Ben bu alışkanlığı tamamen değiştiriyorum, Türk şiirine yeni bir şekilde bakıyorum.

F: Ece Ayhan’ın bir kısım şiirlerinin çevirisini 1983 yılında yaptınız ve uzun süre bu çeviriler dikkati çekmedi. O dönemde aktif olan Sun & Moon Press yayınevinin sahibi Douglas Messerli’nin ilgisini çektiler ve 1997’de ilk defa yayınlandılar. Sonrasında ise Chris King ve şiir çetesi Poetry Scores’un müziklerine dizelendiler. Yakın zamanda da aynı grubun sürrealist bir filmine de ilham oldular. Ece Ayhan çözümlemesi en zor şairlerden dersek, sizi bu şiirlere yönlendiren ne oldu?

MNN: Ece Ayhan’ın kitabını çevirmeye zannedersem 1980’de başlamıştım. A Blind Cat Black and Orthodoxies önsözünde Ece Ayhan’ı neden çevirmeye başladığımı izah ettim. 1980 yılında annemin kanser olduğunu öğrenmiştim. Eğer Ece Ayhan’ın şiirlerinde ne dediğini çeviri yoluyla anlarsam belki de ölüm hakkında da bir şeyler öğreneceğimi ümit etmiştim.

F: Ece Ayhan şiirlerinden çevirileriniz 2011’de Douglas Messerli’nin yeni yayınevi Green Integer tarafından yeniden basılacak. Bu basıma eklemelerde bulunacak mısınız? Ece Ayhan’ın dizelerini İngilizce’ye çevirenler başkaları da oldu, sizin çevirilerinizle bir karşılaştırma yaptığınızda arada nasıl farklar görüyorsunuz?

MNN: Hayır. Kitap olduğu gibi basılacak. Bakışsız Bir Kedi Kara ve Ortodoksluklar’dan sonra Kınar Hanım’ın Denizleri’nden de birçok şiir çevirdim. O çevirileri Eda antolojisinin içine aldım.

Ece Ayhan’ın şiirinin içine girebilmek için bir iki şiirden fazlasının çevrilmesi gerekir. Benim bildiğime göre, İngilizce’de Ortodoksluklar’dan benimkiler dışında başka çeviriler yok. Hatırladığıma göre, Bakışsız Bir Kedi Kara’dan “Kılıç”ın çevirileri var. Ben daha fazla Ece Ayhan’ın Türkçe’de yaptığı kelime oyunlarını İngilizce’de yaratmaya çalışıyorum.

İngilizce’de, iki üç çok güzel “Fayton” çevirileri var.

F: Turkish Voices ve Io’s Song kendi şiirlerinizi topladığınız iki kitabınız. Her ikisi de, alışık olmadığımız, farklı “melodi”leri olan çalışmalar gibi duruyor. Bu eserlerinizden bize biraz bahseder misiniz?

MNN: 1989/90 yıllarında yazdığım Turkish Voices benim için çok önemli bir şiir. Şiirin Türkçe adı Türk Sesleri (yani Türkçe Sesler değil) olmalıdır. Bu şiirde orijinallik, şiir sahipliği yahut da tek tek şiir bütünlüğü kavramları yoktur. “Başkalarının” (yani başka Türk şairlerinin) ve benim şiirlerim birbirlerine karışır, birbirlerinden ayrılamaz olurlar. Böylece yeni bir dil sentezi yaratılmış olur (Walter Benjamin de “ideal dil”den bahsettiği zaman aynı şeyden bahsediyor).

Turkish Voices aslında Eda kavramının ilk adımı. Şiiri tek tek şiirler olarak değil, bir dil bütünlüğü olarak görüyor. Yani bir çeşit dil komünizmi.

Türkish Voices ile Io’s Song arasında Vocabularies of Space şiirim var. Burada şiir parçalanması devam ediyor ve aynı zamanda şiir görsel (visual) bir taraf kazanıyor. Bu şiirin Türkiye ile çok ilgisi var. Bir bölümünü şair Mustafa Ziyalan Türkçe’ye çevirdi. Şiir Ati dergisinde yayımlandı. (Editörün notu: İlgilenen okuyucular şiiri şu adresten indirebilirler!)

Io’s Song ise gözle kulağın birleştiği ve çarpıştığı bir şiir. Son beş yıldır The Structure of Escape adlı yedi bölümlü uzun bir şiir yazıyorum. Şiirin altıncı kısmı The Spiritual Life of Replicants bu Eylül’de Talisman Books tarafından basılacak. Bu şiirde okuyucunun gözünün çok bir önemi var. Şiir bir dereceye kadar okuyucu tarafında yaratılıyor. Bu şiiri Efe Murat Türkçe’ye çevirdi.

F: Son olarak şunu sormak istiyorum; sizi, orada ya da burada, henüz tam olarak anlaşılamayan, kıymeti bilinemeyen bir şair, bir sanatçı, bir usta olarak görüyorum ve bir şekilde bunun farkında olduğunuzu, hatta tevazu ile bu durumu kabullendiğinizi tahmin ediyorum, naçizane. Türkiye’de ve dünyada, güncel ama sınırlı bir farkındalığı yakalayan, ana akımın bir parçası olarak özünden yitiren şairler, yazarlar, sanatçılar var. Siz, zor yolu ve yolu zor seçenlerdensiniz. Bu bağlamda geriye dönüp baktığınızda, geleceği düşünerek, yapmasaydım ya da yapsaydım dediğiniz, sizi şimdi şüpheye düşüren kararlarınız var mı?

Yok, takip ettiğim yoldan hiç şüphem yok. Seçtiği yolu bütünlüğüyle takip etmezse, bir şairin şiir yazmasında hiçbir mana yak. Boş bir laf olur. Tabii daha kolay tanınmayı tercih ederdim. Bu yüzden acı da çektim. Fakat bu başka bir hikâye…

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page