ABD’li ressam Matt Borrusso’nun hayret verici portrelerinde çirkin çocuklar en dikkat çekici, gözden kaçırılması imkansız biçimde sergileniyorlar. Ressamın kullandığı canlı tonlar, hareketli renkler, çocukların dehşetli görünümünü artırıyor. İnsanın görsel refleksi hep güzel çocuk görmeye alıştırıldığından sanırım, reklamlar, filmler ve medya aracılığıyla aşina olduğumuz güzel çocuk topraklarından çıkıp, bilinmeyen çirkin çocuklar diyarına “renkli” bir yolculuk yaptırıyor.

Bu enteresan çalışmaların ressamı Matt Borruso ile konuştuk;

Bize neden çocukların bu yönünü gösteriyorsunuz? Çocukların mavi gözleri ve temiz saçlarıyla, gülümsyerek, mutlu mesut yemeklerini yiyor olmaları gerekirdi. Sizin çocuklar reklamların ve tüm medyanın bize gösterdikleriyle aynı değil.

Çünkü anksiyetenin/bunalımın belirli bir türünün portresini yapmak istiyorum. Sanırım bu huzursuzluk hissi biz yetişkinlerin tamamında bulunuyor. Ancak, bazen kendisini çok daha genç yaşlarda da belli ediyor. Bu huzursuzluğun donmuş bir anı olarak görülebileceğinden, okul fotoğraflarını kullanıyorum.

Yanılıyorsam lütfen düzeltin ama renkleri kullanım biçiminiz bu çocukları daha dikkat çekici, tuzlu şekerler gibi tatlı-ekşi bir hale getiriyor. Bu portrelerin başlangıç noktaları nedir? Çalışmalarınızda belirli modeller mi kullanıyorsunuz, yoksa hepsi sizin hayal gücünüzden mi çıkıyor?

Portrelere başlangıç noktası olarak birçok bulunmuş fotoğraf kullanıyorum. Her portreyi yaratmak için, sayısız kaynaktan farklı parçalar kullanıyorum. Bir nevi Dr. Frankenstein’ım. Portreler farklı vücutlardan, farklı geçmişleriyle yeni bir şeyler anlatmak üzere birbirlerine dikilmişler.

Bana kalırsa, portrelerinizdeki çocukları üç ana parçaya ayırabilirim:

1- Gözler
2- Dişler
3- Kulaklar

Sanki çalışmalarınızı bu belirli organlar üzerine “inşa ediyorsunuz” ve sonrasında parlak, canlı renklerle zıtlığın altınız çiziyorsunuz. Belki de yanılıyorumdur. Belki de güzel olan onlardır. Zaten bu dünyada “güzel” olarak nitelendirmek aslında “normal” demek değil mi? Belki de sistem sadece normal olanları istiyordur?

En çok resmini yapmayı sevdiğim kısımları fark ettiğinize memnun oldum: Gözler, dişler ve kulaklar. Özellikle de kulakların resmini yapmaya bayılıyorum. Çünkü çok garip ve soyut bir şekli var. Gözler de çok önemli –ki görmek ile de çok ilgileniyorum. Optik yanılsamalar, sihir, televizyon ve filmler. Gözleri kocaman ve dik dik bakarken, sert bakışlarla ya da sönük sönük izlerken resmetmeyi seviyorum. A Clockwork Orange / Otomatik Portakal’ın üzerimdeki etkisi büyüktür. Özellikle de Alex’in gözlerini kocaman açıp rahatsız edici görüntülere bakmaya zorlandığı sahne…

Kullandığım renkler Josef Albers’ın renk teorisinin reklam ve akademik çalışmasından alınmaktadır. Bakılması zor olan zıt ya da çarpık renkleri kullanmaktan hoşlanıyorum. Renkler bazı koşullarda anlatmak istediğinizin metaforu olabilir. Benim çalışmalarımda, güzellik kavramının geleneksel anlayışının tersine çevrilmesi olarak kullanılıyor.

Josef Albers’ın renk teknolojisinin ülkemizdeki temsilcisi Özer Kabaş’tır, huzur içinde yatsın. Kendisi Yale’de Albers ile çalışma imkanı bulmuştu. Kabaş’ın İstanbul’daki derslerinin son döneminde, en son teknoloji ile Photoshop, Freehand ve bunlar gibi programlarla çok ilgili olmasına ve tüm bu yeniliklere karşı açık olmasına rağmen, tam olarak anlaşılamadığını hissediyoruz. Kabaş’ın kültürel altyapısı ve aldığı iyi eğitim belki de öğrencilerine fazla gelmişti ve bu yüzden Kabaş, öğrencilerine istediğini tam olarak veremedi. Sizin, San Fransisco’da öğrencilerinizle durumunuz nasıl? Etrafınızdaki yaratıcılık seviyesinden tatmin oluyor musunuz?

Öğretmeyi gerçekten seviyorum… Ve sanırım bu durum benim projemin önemli bir parçası. Akademik çevreyi de seviyorum. Akademik çevre, fikir alışverişi için çok ama çok uygun bir ortam. Birinin kendisini tamamen bilgiye adaması, bazıları bunun bir ütopya olduğunu söylese de, bir hayal ve ben böylesi bir amacı seviyorum. Öğrencilerime ve yaratıcılıklarına gelince, yaptıklarıyla devamı heyecanlanıyorum. Eleştirel ve kavramsal bir düşünce yapısıyla yaklaşıyorum. Eğer bir öğretmen olmasaydım, fantezi dünyam bir beyin takımının parçası olabilirdi.

Resim yapmaya neden ve nasıl karar verdiğinizi hatırlıyor musunuz? Resim yapmasaydınız, düşüncelerinizi, duygularınızı, sanat dışında hangi yolla ifade ederdiniz?

Resim yapmaya, küratörlüğünü Jim Shaw’ın yaptığı, Thrift Store Paintings isimli New York’taki bir gösteri üzerine karar verdim. Genel olarak, yıllarca Shaw tarafından toplanmış, ironik yanı olmayan muhteşem resimlerden oluşuyordu. O gösteriyi çok ilham verici bulmuştum. Beni, resme geri dönmek için cesaretlendirdi. Ancak eğer resim yapmıyor olsaydım, yazı yazardım, müzik yapardım, fotoğraf çekerdim ya da bir yerleri inşa ederdim. Meşgul olmayı seviyorum.

Yanlış anlamazsanız, şunu belirtmek istiyorum. Sanata olan grotesk yaklaşımınız, içinde bulunduğumuz yüzyılda pek üzerinde durulmamış olan, doğanın genetik kusurlarını hissettiriyor. Güzellik ve çirkinlik arasındaki eksik noktayı arıyorsunuz denebilir. Bu durum, günlük hayatınıza nasıl yansıyor?

Her yüzyılda yaşayan insanların, groteskliğin kendi zamanlarına hakim olduklarını düşündüklerini sanıyorum. Bu yüzyıl da kendi payına düşeni kabulleniyor. Ancak Bosch ya da Goya gibilerini hatırlamak da oldukça iyidir.

Günlük hayata gelince… Güzel ya da çirkin olsun, nesneleri izlemeyi seviyorum. Bol bol bakmayı, hem “doğal” hem de arada kalmış dünyayı üzlemeyi seviyorum. Resimlerin nasıl sunulduğunun analiziyle çok ilgileniyorum. Güzel olmayan ya da zıt olan, sıklıkla kültürel olarak inşa edilmiştir. Bu inşa biçimini daha saydam hale getirmekle ilgileniyorum.

Maymunlar Gezegeni karakterleri üzerine gerçekleştirdiğiniz, önceki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Planet of the Apes/Maymunlar Gezegeni ile ilgili olarak aslında çok fazla çalışma yapmadım. General Ursus’un birkaç resmi. Basement of the Apes / Maymunlar Yerleşkesi isimli bir proje gerçekleştirdim. İçinde birçok yapı ve maske bulunuyordu. Bu çalışma benim diğer birçok projeme temel oldu. Hala maymun maskeleri çalışmalarımda sıklıkla görünürler. Fikirlerin evrimi, geriye dönüşü ile insan ve hayvan arasındaki muğlak ve belirsiz sınırla çok ilgileniyorum. Maymun, benim sıklıkla geriye döndüğüm bir modeldir.

Bugünlerde başucu kitaplarınız, dergileriniz?

Color For Profit: The Modern Commercial Color Handbook – Louis Cheskin
The Power of Horror: An Essay on Abjection (Korkunun Güçleri İğrençlik Üzerine Deneme) – Julia Kristeva
Earth Shelters – David Martindale
Reflections From A Cinematic Cesspool – George ve Mike Kuchar
Ecology of Fear: Los Angeles and the Imagination of Disaster – Mike Davis
Screening Space – Vivian Sobchack
Alien Zone: Cultural Theory and Contemporary Science Fiction Cinema – Annette Kuhn editiyle
Alien Zone II : The Spaces of Science Fiction Cinema – Annette Kuhn editiyle
Robert Smithson: The Collected Writings – Robert Smithson
The Monstrous Feminine: Film, Feminism, Psychoanalysis – Barbara Creed
Optic Nerve: Perceptual Art of the 1960s – Joe Houston

Neointegrity’de, sayfada Rimbaud gözüküyor. Onunla ne gibi bir ilginiz var?

Aslında pek bir ilgi yok. Neointegrity’nin kuratörlüğünü gerçekleştiren Keith Mayerson gösterdi bana o kartı. Bu resim onun seçimiydi.

Bir başka sitede, kullanılmış kitaplarla ilgili olarak blog tutuyorsunuz. Bunun hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?

Ben bir bibliyofil’im/kitap kurduyum. Kitapları seviyorum ve sanırım bahsettiğiniz blogdaki yazılar aracılığıyla ilgi alanlarımı aktarıyorum. O blog, tamamen o anda neyle ilgili olduğumun bir yansımasıdır.

Ayırdığınız zaman ve sanatınız için teşekkür ederiz.

[autoviewer=50,640,750]
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page