Muhterem Afitap Hanım,

Sizin, neredeyse bir inci kadar değerli hayatınızın, az bir zamanını bile almak benim ne haddime; ancak ısrarımın sebebi küstahlığım değil, sizin gözlerinizin bir ışıltısı karşılığında satmış olduğum gururumdur.

Bugün günlerden perşembe. Ben, bu eski meşe masada oturmuş, kafamdaki kelimelerle boğuşurken siz pervazın hemen önünde ud çalıyor olmalısınız. Kürdi hicaz veya alaturka. Duyar gibiyim. Bu sizi tedirgin eden gülüşüm de tıpkı şimdi olduğu gibi varlığınızla peyda oluyor. Sizi temin ederim ki esasında değil gülmek, ağzımı araladığım bile olmaz. Gelin görün ki; sizi ne zaman derenin kıyısında görsem (Bir defa oldu) dudaklarımın yanlara sarkmasına mani olamıyorum ve siz, çapkın fakat bir o kadar da ulaşılmaz gözlerle beni hep bu durumda yakalıyorsunuz. Siz yakaladıkça ben daha çok yayılıyorum ve bu gerçekten benim için de oldukça elzem bir sancıya dönüşüyor. Keşke beni, kendiniz olmadan da görebilseniz. O zaman aslında ciddi bir ifadem olduğunu ve etrafımda hiçbir komikliğe taviz vermediğimi bilirdiniz.

Sizin elinize mektup ne zaman geçer bilemem. Ah, neler diyorum? Belki de bu yakışıksız, çirkin tavrımın bir lahza olsun sizin aşkınızın önüne geçmesi ve bir tokat gibi beynime inmesi neticesinde mektubu hiç göndermem. Ama gönderdiysem eğer, şu son yazdıklarım haliyle gereksiz ve kendimden bahsettiğimden ötürü sizin için sıkıcı olacaktır.

Uzun zamandır sizi ve koyu leylak gözlerinizi rüya edindim kendime. Diyebilirim ki gerekmedikçe uyanmıyorum. Elinizde minik kanyak şişenizi ve koyu kahverengi kürkünüzü ve dudağınızın tam da benim buse kondurmayı düşündüğüm kenarındaki ateşli beninizi hiç durmadan sayıklıyorum. Sadece kendime değil, tüm dünyaya -kadınlara ve erkeklere- sizi gösteriyorum. Siz, kendisini diğerlerinden mahrum bırakmaya hakkı olan, sıradan birisi değilsiniz. Şimdi udunuzu kaldırıp, işlemenizin başına geçiyor olmalısınız.

Sizi tüm onları yaparken gördükten hemen sonra, diğer her şeyin gözüme çirkin gelmesine mani olamamış ve validemin işlediği tüm örtüleri sobada yakmıştım. Kadıncağız bu hallerime ilk başta mana veremedi tabii. Ta ki, sizden izinsiz aldığım enfes kanaviçelerinizi, binbir renkli örtülerinizi ve yaptığınız lifleri gösterene kadar. Önce biraz ağladı ama sonra bana hak verdi. Bizde haklıya hakkı verilmelidir. Bu ehemmiyetli bir adettir. Genelde orta halli bir sülale olmamızı ben huyumuza bağlasam da, annemin eski makinesini size yollamasına da şaşırmadım. Bizzat paketleyip ben yolladım hatta. Daha doğrusu kapınızın önüne koydum. Aldınız mı? Bu arada on dört benim uğurlu sayım. Eğer sizin de öyleyse belki buna cevap yazarsınız. Makineyi kullanıyor musunuz mesela? Bakın bu iyi bir bahane sanki. Affedersiniz.

Her gün, en az iki defa sokak kapınızdan geçiyorum ve demek ki siz en az iki defa camdan görülemeyecek bir yerde oluyorsunuz. Hüsranımı ve bir kat çoğalmış hasretimi sırtıma vurarak eve dönüyorum. Ancak dereye gittiğinizi bildiğimden daha doğrusu o tesadüfî karşılaşmadan sonra, siz yanınızda neden dikildiğini anlayamadığım o beyle bana yanlış anladığımı düşündüğüm o el hareketini yaptığınız günün ardından her gün dereye gelir oldum.

Ancak siz. Yine yıldızların,  hem de bir değil iki değil, hepsinin üstünde parıldayan yıldız, yine kendinizi o göğe çıkartmış olmalısınız. Beni duymanız bile bir lütuf.

Şimdi sizin buğulu gözlerinizi düşünürken, bu mektubu neden yazdığımı sordum kendime. Ve yazdım aynı zamanda bu soruyu. Cevabımı da yazacağım elbette. Cevabım müspet. Evet. Müspet. Sizin önünüze gelebilecek en güzel ek. Müspet Afitap Hanım. Şimdiden yakıştı inanın. Bu mektubu ben sizin ebedi yalnızlığınız olmaya çoktan razı Rıza şundan yazdım:

Annem dikiş makinesini geri istiyor. Sizin de takdir edeceğiniz gibi kadıncağız onu, gelini olacağı sandığı birine göndermişti. Biz de söylemeyi unuttuğum söz “Haklı olan geline hakkını ver.” aslında. Gelin derken. Siz sıradan bir gelin olamazsınız elbette. Olmadınız da zaten. Zaten yanlış anlamadıysam pek konuşmayı sevmezdiniz. Hatta bir kere kulağınızın dibine kadar sokulduğum halde, siz diğer beyin kulağını. Neyse sizi daha farklı anmayacağım. Validem için de zaten ben ev oğlanıymışım. İyi ki sizi beklemişim de kimseyle evlenmemişim, ben olmasaymışım onun canı sıkılırmış, iyi ki ben artık evlenemeyecek bir kilodaymışım.

Şunu hiç çekinmeden belirtirim ki, ben kendiyle barışık bir insanım. Kendine yeri gelince yeme hakkı tanıyan biriyim. Bu konuda konuşmasını valideme de men ettim. Ben. Bizzat kendisiyle ve tabii başkalarıyla barışık biriyim.

Bakın. Şimdi de yağmur başladı. Yağmur bana sizi hatırlatıyor. Büyük kırmızı şemsiyenizi. Kürkünüzün ıslak tüylerini, ıslak saçlarınızı, uçları pembe göğüslerinizi (Kürkünüzün altından ancak o kadarına vakıftım. Dahası da vardır elbet ama ben sizin mananıza haksızlık olur gerekçesiyle kendime sizi düşlemeyi yasakladım.)

On dört sene önceydi. Benim yanıma gelmiştiniz. Eğilmek zorunda kalmıştınız çünkü geniş ve yüz kırk santimdim. Buğulu gözlerinizi benim saçlarıma dikmiştiniz ve o sırada yağmur durmuştu. Ne şekersin sen! Büyüyünce gör beni…” demiştiniz sonra. Siyah rugan topuklu ayakkabılarınızın sesini hatırladığım o rüyadan. İlk kez o zaman sarhoş olmuştum, dudağınızdan sızan bir nefes kanyaktan. Ne güzel ne çirkindiniz. “Kadın” bir taneydi ve o sizdiniz.

Ama siz. Çoktan sizi bulmuş başka bir beyle şimdi böyle kulak kulağa. Çok yazık. Şu anda yüzkırksekiz santim ve olgun bir erkek olmasam hıçkırıklara boğularak şimdi. Her neyse, adresim aynı. Dikiş makinesini,(Masası ve aksesuarları önemli değil, burada onlardan var) yalnızca dikiş makinesini lütfen göndermenizi rica ediyorum. Bu yalnız paramparça olan bir sevdanın gömülmesine değil aynı zamanda çıkmazlarla dolu sokağımızın da rahatlamasına yarayacaktır. İrkilerek söyleyebilirim ki, validemin tersi müstehcendir. Ve bedduası tutar.

Size en içten saygılarımı sunardım fakat sürekli aklıma şu el hareketiniz…

Elleriniz ne kadar beyazdı. İçinden akan kanı hissedebilirdi onu nasıl tutacağını bilen biri. Büyüdüm ve gördüm. Afitap hanım, o kürkünüz hala nasıl böyle ıslak…

Değerli vaktinizi bu meczubunuzun son sözlerine ayırdığınız için teşekkür ederim. Evet, bu aynı zamanda dehşetli bir vakanın da belgesi. Bu mektup içerisinde bahsettiğim her şey hakikattir ve ebedidir. Ancak ben fani Rıza’nın gitme vaktini de muştular. Bu dünyada kalmak için validemden başka bir sebep yoktu ama o da artık dikiş makinesine kavuşacak ve bana ihtiyacı kalmayacak. Sizinle ilgili durumu da az önce açıkladım ve tabi bir de yüzkırksekiz santim meselesi var. Yine de. Bilemiyorum, gerçekten ruhumun uzun olduğunu düşünürdüm hep. Bu doğru, gerçekten bazen başımın semaya, ayaklarımın denizlere değdiğini hissederim. Ah! Sizi güldürmüş, bir nebze de olsun şapşallığımla alay imkânı vermiş olmalıyım. Ama doğrular böyledir. Güldürerek anlatır. Usulü böyledir.

On dört yıldır sizin peşinizden mahalle mahalle dolandığım için mezarımı bir yol üzerine yaptırdım. Birkaç zaman süren razıya bilgilerim doğruysa, dünyanın neresine giderseniz gidin sizinle olacağım böylelikle. Az sonra bu ahmak ruhum şu kurdun ağzından fırladığında, huzur başlayacak. Bir kürk olup size geri geleceğim.

Sizin cezbediciliğinizden başka bir soluğu olmayan bendenizin, sizsizliğe alışmasıyla birlikte o borcum olan nefesi de vermesi olağan değil mi?

Yalnız şunu söylemek istiyorum. Dünya üzerinde umutla ve vaatle yıkanan ne tek ne de son erkek olacağım. Siz orta yaş hayretliği yaşayan hanımlar yüzünden bir gün bir nesil çocuk pantolonlarını başlarına geçirerek üzerlerinize veya altlarınıza yürüyecek. İşte o zaman gerçekten çocuktan alınan haberin ne olduğunu öğreneceksiniz. Karınca istilası, kasırga, fırtına. Afitap beni unutma.

Daima sizin,

Rıza.

*İmajın bütünü.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page