Muhterem Nur-i ye m…

Kıymetli hazinem,

Gönlü ferah, yüzü mümin İnan’anım…

Şu yalan dünyanın sahte cennetindeki yegane hakikatım…

Hakikatim diye de yazılabilenim,

Nasılsın?

Seni ne kadar zamandır görmedim.

Sizi de görmedim,

Ve diğerinizi de.

Bundan öncesi nasıl vardı? Nasıl renkler varolabildi pamuk ellerinizden önce?

Çukurovalı’m..

Bir kamyon şoförünü sevebilecek kadar yüce gönüllü,

Buraların Hürrem Sultan’ım.

Ben o şöför değilim, o kamyonun altında, afedersiniz cacığa dönmüş olan mağdurum.

Beni, son zamanlarda gazetelerden tanıyor olmalısınız. Başıma ve diğer edep yerlerime örttükleri çeşitli bulvar gazateleri.

Siz kendinizi, intihar etmek üzere E-5’te, benim 1 kilometre ötemde caddeye atmasaydınız eğer, ve o kamyon şöförü benim bir kilometre ötemden sizi görüp, direksiyonunu bana kırmasaydı, şu anda her birimiz farklı yerlerde olacaktık. En azından o size sarılmıyor, siz ona sarılmıyor ve belki ben her ikinize de sarılıyor olacaktık.

Kuantum fiziği üzerinde çalışan bir asistanın alt katında oturduğumu size söylediğimde neden daha önce bundan bahsetmediğimi merak edeceksiniz…

Size verecek cevabım yok.

Ben sık sık komşularından bahseden biri değilim efendim… Belki de sırf bu nedenle, şu an bu saçma gazetelerin altında ben yatmaktayım. Ve siz, dikiz aynasındaki hayata yeniden başlayan bir gonca sürmeli göz çıkartması gibisiniz.

Siz ne yapıyorsunuz öyle…?

O bacakların hepsi sizin mi?

Gerisi ne alemde?

Az eğilir misiniz?

Şu arka dörtlü tekerlek şakalarıma bu şekilde park ettiğinden beri pek doğru düzgün şeyler düşünememekteyim…

Hanımefendi…

Olmaya devlet cihanda ile başlayan Moğol atasözünü hatırlar mısınız? Mehter takımı da daha sonra bestelemişti.

Şu dünya her şeye değer be hanımefendi…

Bilhassa şu sütün bacaklarınız.

Bu sütun bacaklarınız.

Oh, sütun bacaklarınız.

Tütün bacalarımız.

Hayatım bir anda geçti buradan efendim.

Ah, şu pejmürdeliğimi bağışlayabilecek misiniz? Şu saçlarımı bile tarayamıyorum… Gerçi sağ elim epey yakınımda fakat saçlarımın olduğu yerde değil…

Neyse efendim, uzun lafın kısası, sizi ölümüne sevmemem ve ilahlaştırmamam için hiçbir sebep yok.

Yaşamım bıyunca birbiri için canını verecek insanların varlığına inandım ve siz yaşayan, ben ölen rolü dahilinde bu varlıklardan da biri oldum.

Siz, sanırım kuaförünüz saçınızı çok kestiği için buraya kadar koşup atlamışsınız… Konuşmalardan anladığım o…

Ben de ilk terfimi aldığımı bildirmek isterim.

Erzurum ve Kore’deki sekizer yıllık zorunlu görevin ardından, tayinim tam da Bebek tarafına…

Önemli değil efendim.

Anacığım bugün beni erkenden uyandırıp, “Rıza saat kaç?” demişti…

İyi ki kaldırmış da, sonra uyuyamamışım da, sonra işte uyuklarken almışım da, servis kaçmış da iftara yetişememişim de, sonra bu yola çıkmışım… Yoksa sizi ve bu kamyoncuyu daha yakından nasıl tanıyacaktım?

Validem de az önce benim yanıma yaklaştı. Polisler yüzümü açtılar ve o, çatlak sesiyle bana bakıp “Iı, ıı bu değil…” dedi. Kim değilsem artık…

Belli ki aşk insanı güzelleştiriyor…

Yüzüne kan geliyor.

Yediniz gençliğimi.

Daiması muhakkak, sizini sallantı da,

Rıza.

*Her mektupta dizinin imajı bir bölüm halinde belirecektir.