Kıymet cenap, itibar gani, Muazzez Hanım,

Sizi sanatınızı ve yorumcu şahsiyetinizi sevgiyle selamlıyorum. Keşke sizinle yüz yüze konuşabilsem ama şu anda  kıyamet koptuğunda yalnızca bizim mahalleyi koruyacak bir panjur sisteminin üzerinde çalışıyorum. Evet ben, istikbali parlak bir mühendisim ve bu nedenle kıyamet koptuğunda işe yarayıp yaramadığı anlaşılacak bir işin sorumluluğu altındayım.

Tam bu hususla ilgili bir takım tetkikler yapmak için başka bir mahalleye geldiğim dün, sizin resminizi duvarda bir takım yapışkanlı beyazlıklarla beraber gördüğüm andan itibaren, aslınıza yanaşmak için yanıp tutuşmaya başladım.

Adresi tarif edilen o musiki cemiyetinde, sizi karşımda daha koyu bir saç ve resimdekinden biraz daha az bir kıyafetle görünce…

Muazzez hanım… Siz hiç aşık oldunuz mu? Eğer haşlanmış bir patates gibi hissetmediyseniz, arada bir ayaklarınız kaşınmamışsa ve tek kaşınızda aklar çıkmadıysa olmamışsınızdır. Ben sizi semamın arzına astım sitarem. Çok ani oldu biliyorum ama kafama aldığım darbeler sonucunda… Gözlerimin önünde sıklıkla ışıldamaktasınız. Malumunuz aşık insanın en mühim özelliklerinden birisi de kör ya da salak olmasıdır. Birincisini dün gece kör kütük sarhoş olduğumu sandığınızda ve ikincisini de şunları okuduğunuzda anlamış olmalısınız.

Efendim, musiki cemiyetinin taşınmış olduğunu başta söyleselerdi. Yani, bazı beylerin size temasına ve bazı beylere de sizin temasınıza izin verildiğini, bana o vuran arkadaş girmeden söyleseydi. Ben, kalbime taş basar, rakımı evde içer, sizin resminizi de herhangi bir duvardan söker, sonra da kendiminkine asardım efendim. Üzerine uygun kıyafetler alır ve başka da bir para ödemezdim. Sizin o sanat dolu kalbinizin sıkıntıyla dolmasını hiç arzu etmezdim.

Siz ki, ses çıkardığından emin olamadığım bir saz heyetiyle orada duran ve ihtişamla parlayan bir yorumcusunuz. Ne var ki, o saz heyetinden birkaç kişinin, enstrümanlarının uzuvlarını (Bilhassa kemancı bey) beni dürtmek veya tartaklamak için kullanması biraz içimi burktu itiraf etmeliyim ki. Bir de şu hesap meselesi tabii…

Efendim. Ben eli açık bir sülalede büyüdüm, böyle şeylerden imtina ederim, ama bir hesap getirdiler, inanın kolum kadar. Kağıdı altı kişi zor taşıdı; ben bir başıma dokuz rakı, onbir ezmeyi nasıl tüketmiş ve ve sizin bacağınıza dokunmuş ve üzerinize 4 şişe viski dökerek onları vücudunuzdan tekrar şişeye damıtmış olabilirim?

Ben nacizane bir mühendisim ve kıyamet gününe kadar devlet bana maaş verecek. Neyse, sizin de mikrofonu bana vurarak anlatmaya çalıştığınız gibi, o karmaşada bir şeyler yapmalıydım. Zira ağlayarak sizin de itibarınızı zedeliyordum. Üstelik tonu bile yoktu. Uzatmayayım, validemi aradım. “Musiki cemiyetindeyim, derhal gel!” dedim. Validem şık bir tayyörle geldi. Beklediği konseri bulamadı, sizin de şahit olduğunuz üzere, masada oturmakta ısrar etti, aynı zamanda nasılsa ödeyemeyeceğimiz hesabı dörde katlayıncaya kadar gazoz ve arnavut ciğeri ısmarladı.

Gecenin sonunda, siz çoktan karanlıklara karışmışken yani, validem kolundaki bilezikleri kapıdaki yarmaya verdi ve ben; Rıza kölenizi geri aldı. Eve doğru geçerken, tam da hayalinizi canlandırmaya çalışırken gözlerimde, validem elindeki gözlüğünün kulaklığıyla beni dürterek sizin kim olduğunuzu, bu kadar para eden birini kaçırmamam gerektiğini, sizi gelin olarak isteyeceğini söyledi. Ben, sizin hayalinizden uyandırılmış olmanın verdiği öfkeyle gözlüğü validemin gözüne geri taktım ve ayağımla bastım ve kırdım efendim. Biraz ağladı ama sonra sustu. Konuşmasa bile oğullar ve anneleri arasında bir bağ vardır. Ben bilezikler boşa gitmesin diye salonumuzda birkaç defa dönerek sarhoş oldum. Yarın validemi önce çarşıya, sonra kulise getireceğim. İnleyen nağmelerinizden öperim.

Daima sizin,

Rıza.

*Her mektupta dizinin imajı bir bölüm halinde belirecektir.