Cazibe Hanım… Cazibe Hanım… Cazibe Hanım,

Adınızı sayıkladığım anların hesabı şaştığından, sizi ve ince dantelli çoraplarınızı düşleyip durduğumdan, bilmiyorum bugün aylardan çarşamba mı, günlerden yaz mı?

Sizinle sanki yazları İstanbul’da, kışları yaz olan başka bir kıtadayım. Siz hep baharsınız ve gözleriniz de bir fotosentez. Ama yaz gibi. İki anlamlı. İki yüzlü ama kötü bir mana gelmesin sakın aklınıza. Cheech ve Chong gibi.

Gerçi siz kim, ben kim? Siz muhitin en nezih bitki tarlalarının sahibi, bense sükutu hayallerinizle dumanlanan bir deli.

Cazibe Hanım. Bilin bakalım n’oldu? Samimiyetimi bağışlayın. Size açılmaya karar vererek dün, sizin tarladaki evinize geldim. Ne yapacağımı biliyordum. Bir çiçek koklayacak, koparıp size verecek, kulağınıza takacak ve sonra çiçeğe bakacak ve çiçeği sizden alarak yere atacak ve sonra üzerine basıp “Sizi seviyorum…” diyecektim.

Fakat çiçek yoktu yeşillikler arasında. Size bu durumu danışacaktım ki o sırada bahçıvan beyle uğraşmaktaydınız. Bahçıvan dediysem, kendisi bahçede değildi -siz de öyle, bahçede olan bendim-. Bir de tulumu, donu ve gömleği şöminenin yanında olmasaydı, ona sadece Adem denilebilirdi. Sizse Havva’nın biraz daha güzeli. Neyse Adem bahçıvan, size açıkça tohum ekmekteydi Cazibe hanım.

Ben de panik atak var. Gördüğüm beceriksizlik karşısında nükseden cinsten. Cazibe hanım, ivedilikle söylemem gerekir ki, Adem ve Havva gerçekten sizler olsaydınız muhtemelen bu yeryüzü mevzusu iptal olmuş olurdu. Bunları düşünürken siz mevkiinizi kollamaktaydınız. Daha fazla bu fotoğrafa bakamayacaktım. Hemen bir sigara yaktım. Ne olsa beğenirsiniz? Efendim… Yeşil gözleriniz gibi engin bahçenizdeki engin uzun saplı bitkileriniz alevler altında kalmasın mı? Ben de dumanlar altında tabii.

Kibritler de düşer malum. Gerçi bu mektubu aldığınızda muhtemelen siz hala alevler içinde olacaksınız. İnsanın böyle zamanlarda kaçabileceği tek yerin şömine olması ne enteresan.

Bu size son mektubum çünkü ben, aşkınızdan midesiyle beyni yer değiştirmiş Rıza, az önce dumanların ardından dünyanın düz olduğunu gördüm. Bahsedilen boynuzları ve sallantıyı da hissettim. Öyle bir bahçeniz olduğu için şanslısınız. Ben olsam kendimi de katar tüm evreni yakardım. Ah, şimdi de validem geldi. Hep beraber sizin bahçenin yanışını izliyoruz tebessüm ve açlıkla.

Cazibe hanım, size duyduğum tüm sevgiler yerini dünya barışı ve özgür yaşam kaşıntısına bıraktı. Dünya bir tepsi ve biz ikram edilen birer Türk kahvesiyiz. Ben köpüklüyüm. Kuklalarız ve gölgeleriz. Ne biçim Türk kahveleriyiz…

Bu size son mektubum. Çünkü yarın validemi de alarak Woodstock’a gitmeye ve orada lapa pilav, çekirge falan yemeye karar verdim. Validemin başörtüsünü çıkarıp bileğine bağladım ve o da saçlarının bir kısmını bana verdi. Daha doğrusu, ben aldım. Bahçe makasıyla. Biraz ağladı ama çadır hayatının ona iyi geleceğini düşünüyorum.

Bu arada her şey soğuduğunda mahallede kimsenin olmaması sizi kati surette korkutmasın. Mahalle sakinleri, kullanmadıkları otomobillerinden büyük bir tren yaparak Amsterdam’a gitti. Memleket sevgisi diye bir şey kalmadı Cazibe Hanım, ah Cazibe Hanım… Bütün gülümsemenizi alarak yanıma…

Daima sizin,

Rıza.

*Her mektupta dizinin imajı bir bölüm halinde belirecektir.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page