Manuel DeLanda

Manuel DeLanda 1952’de Meksika’da doğar. New York’da Görsel Sanatlar’da film yapımcılığı okur. Çeşitli filmler yaptıktan sonra, 1980’li yılların başlarında, kendisi de daha otuzlu yaşlarının başlarındayken film ve video yapmayı bırakır. Filmleri o dönemden bu yana gösterime girmediğinden, çok nadir ya da hiç bulunamamaktadır. Raw Nerves ise, yakın zamanda yeni bir kopya ile bir festivalde görülmüştür. DeLanda bugünlerde New York’taki Columbia Üniversitesi’nin Mimarlık, Planlama ve Çevre Koruma Bölümü’nde dersler vermekte ve yaşamını felsefeye odaklanıp kitap yazmaya odaklanmakla sürdürmektedir. Türkçe’de Metis Yayınları’ndan çıkan Çizgisel Olmayan Tarih’e bakılabilir. [Link]

DeLanda anarko tavırlı, filmlerinde kaotik halleri akışına bırakan bir yönetmen. DeLanda orta sınıf bir ailede, Mexico City’nin Amerikan kültürünün yoğun etkisinin olduğu bir mahallede büyüdü. Otuzlu yaşlarının başında bilgisayarda sanat ve program kodlamaya ilgi duydu. TV reklamları için bilgisayar animasyon çalışmaları yaptı. O dönemde beslendiği düşünsel kaynaklar arasında Wittgenstein, Deleuze ve Guattari’nin yanı sıra, İspanyolca konuşan sürrealistler Arrabal, Buñuel, Dali ve Jodorowsky vardı.

Raw Nerves: A Lacanian Thriller, DeLanda’ya göre “Psikanalize karşı kişisel ahitidir.”  Yönetmene göre film, “Çağdaş psikanalizdeki belirli konseptlerin alegorik mizansenidir. Oedipus kompleksinin noir versiyonudur.”

(1980, 30 dk, 16mm)

Oyuncular: Lydia Lunch; Joe Coleman

Manuel De Landa Filmografisi:

1975—Shit

1976—Song of a Bitch

1977—The Itch Scratch Itch Cycle

1978—Incontinence: A Diarrhetic Flow of Mismatches

1979—Ismism

1980—Raw Nerves: A Lacanian Thriller

1981–Magic Mushroom Mountain Movie

1982–Massive Annihilation of Fetuses aka Judgment Day

Manuel de Landa – Çizgisel Olmayan Tarih’ten alıntılar

* Nasıl ki suyun katı, sıvı ve gaz fazları bir arada bulunabiliyorsa, insanlığın her yeni fazı da yalnızca diğerlerine eklenir, önceki fazları geçmişe bırakmaksızın onlarla bir arada, etkileşim içinde bulunur.

* Kapitalizm öncesi piyasa, birçok alıcının ve satıcının merkezilikten uzak etkileşimden doğan, sürecin tamamını kontrol eden merkezi bir “karar alıcı”nın bulunmadığı kolektif bir oluşumdur.

* Kentler, besinlerini yakınlardaki kırsal bölgelerden ya da sömürgecilik ve fetih yoluyla başka ülkelerden sağlayan asalak oluşumlar olarak karşımıza çıkıyor.

* Kent tarihçilerinin sık sık dikkat çektikleri üzere, kentleşme her zaman kesintili bir olgu olmuştur. Hızlı büyümede gözlene patlamaları, uzun süren durgunluk dönemleri izlemiştir.

* Bireysel düzende dahi, önemli olan şu ya da bu psikolojik yapı (rasyonalite) değil, problem çözme becerileri, pratik kurallar ve rutin prosedürler, yani zamanla kentin surları içinde biriken “kültürel malzemeler”’dir.

* Konstantinopolis, kent hiyerarşisinin zirvesindeydi ve Venedik (14. yüzyıla gelindiğinde Ağ sisteminin merkezindeki metropol haline gelecekti), Konstantinopolis’in mütevazı tedarik bölgelerinden biriydi. Venedikliler malum mal karşılığı başkente kereste ve tuz satıyorlardı. Fakat 11. yüzyılda Venedik’te bir küçük üreticiler ağı önceden Konstantinopolis’ten ithal edilen mamul malları yerel olarak imal edilmiş mallarla ikame etmeye başlayınca, Venedik ekonomisi de hızlı bir büyüme dönemine girdi. Yerel mallar başkentin standartlarına göre kesinlikle kaba ve ilkel olduğundan, Venedik bu yeni ürün fazlasını ancak başka geri kalmış kentlerle ticaretinde kullanabiliyordu. (Dolayısıyla böyle bir otokataliz, tek tek kentleri değil, kent gruplarını içeriyordu.) Böylelikle Venedik ekonomisi atılım yapmış oldu ve kenti başat bir merkez konumuna taşıdı. Bundan sonra Venedik ürünlerini ithal eden ondan daha küçük kentler de esnek birer vasıf havuzu haline geldi ve onlarda kendi ithal-ikame ağlarını yarattı.

* Bir toplum ne kadar kentlileşirse, doğurganlık oranı da o denli düşük olur. Kent sakinleri evlilikte ailenin büyüklüğünü kısıtlamış, istenen aile boyutlarını ekonomik koşullara göre şekillendirmişlerdir… Sanayileşme öncesi kentsel ortama özgü belirsizlik, özellikle de yenidoğan ölüm oranlarının yüksek olması, tatmin edici aile büyüklüğünün ne olduğunu hesaplamayı dahi güçleştiriyordu. İnsanlar, açlık ve hastalıklarla gelecek ölümleri düşünerek fazladan çocuk yapıyorlardı.

* Nüfus patlamaları, bir noktada yoğunlaşmış insan eti miktarının yükselip alçaldığı bir soluklanma ritmi gibi döngüsel olma eğilimindedir.

* Dünya kendi içinde çizgisel olmamasına, dengeden çok uzak olmasına rağmen, dünyanın homojenleşmesinin anlamı, tektipleştirilen alanların çizgisel denge yapıları gibi nesnel bir şekilde davranmaya başladığı, tahmin edilebilir ve kontrol edilebilir özellikler gösterdiğidir.

Manuel DeLanda’nın kapitalizmi yok etme önerisi

Her şeyden önce, kapitalizm her zaman rekabet dışı pratiklere bağlı olmuştur. Eğer emtiaların fiyatları hiçbir zaman nesnel olarak talep/arz dinamiklerince belirlenmediyse, bunun yerine daha yukarıda güçlü bir zümreden -ekonomik karar alıcılardan geldiyse, kapitalizm ve piyasa her zaman farklı varlıklar olmuştur demektir. Braudel’in tanıttığı terimi kullanarak, kapitalizm her zaman bir “antipazar” olmuştur.

Tabii bu durum, Karl Marx ya da Ronald Reagan olsun, kelimeyi her kim kullanıyorsa, kapitalizmin kelime anlamına ters düşebilir. Hem 19. yy radikallerine, hem de 20. yy muhafazakarlarına göre kapitalizm, istekli olan ya da olmayan pazardaki güçlerin ekonomik kuvvetine göre tanımlanır. Örneğin biri çıkıp da eski Sovyetler’in “serbest piyasaya geçişi” üzerine konuşabilir. Oysa gerçekte yaşanana “antipazara geçiş” de denebilir: Fiyatların karara bağlandığı yönetim tabakalarının  çeşitli katmanlarıyla daha büyük ölçekli kuruluşlara dönüşmek. Bu konseptsel düş kırıklığı o kadar kemikleşmiştir ki, inandığım tek çözüm “kapitalizm” terimini tamamen ortadan kaldırıp, pazarlar, antipazarlardan ve onların dinamiklerinden konuşmaya başlamaktır.

Markets and Antimarkets in the world economy

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page