Fotoğraf kaynağı: Flickr

[one_half]

[dropcap]T[/dropcap]ürk halkı kendi coğrafyası hakkında ne düşünüyorsa, rakı hakkında da benzer düşüncelere sahiptir diyebiliriz. Onlarca farklı çeşidi, yapım türü, kokusu ve tadı olmasına rağmen, rakı sofralarındaki genel tavırın, rakılar arası “en güzeli” veya “en serti” konulu bir hiyerarşi yarışına dönmesine eminim hepimiz şahit olmuşuzdur. Bu tür muhabbetler sayesinde, değişik rakıların farklı tat veya kokularından zevk almak çoğumuzun sofrasına uğrayan bir adet değildir. Onun yerine rakıların çeşitliliklerini “en” ekseninde dönen bir homojenliğe indirgemeye, bir çok açıdan, daha çok alışığızdır. Bu tür bir üstünlük karşılaştırması, karşılaştırma ölçütlerinin kişisel zevkler üzerine kurulu olduğunu düşünürsek, tüm temelini doğal olarak yitirmektedir. Bununla beraber, karşılaştırmanın “en” etrafında yapılıyor olması, karşılaştırmayı yapanların kendi tadlarını etrafındakilere dayatma isteklerini de açığa çıkarır.

Rakıya aynı zamanda ironik bir kutsallık da atfedilmektedir. Kutsallığın ironisi, genellikle etnosentrist ve ataerkil reflekslere dayanan kutsallık atfetme takıntısının, bu sefer keyif, hoşluk, ve rahatlık ile özdeşleşen bir maddeye yansıtılmış olmasıdır. Kutsallık, rakı söz konusu olduğunda, kendisini dilimizde “ulusal içkimiz” veya daha aşina olduğumuz “aslan sütü” şeklinde gösterebilir. Ve böylece rakı, kutsallık atfettirilen kalıba sıkıştırılarak, bir keyif maddesi olmaktan çıkar, etnosentrist/ataerkil reflekslerin yarıştığı ve sergilendiği bir obje haline gelir.

“Ulusal içki” lafı, veya rakıyı etnisitemize bağlama takıntımız, kendini diğer yemeklerde de gösterir. Mesela, baklavaya toz kondurmayız. Başka milletler, hele ki Yunanlılar baklavaya sahip çıktıkları zaman küplere bineriz. Bizim tatlımız, Türk tatlısı, kesinlikle başkasının, özellikle Yunanlıların olamaz. Fakat baklavayı biraz daha yakından incelediğimizde farklı gerçeklerle karşılaşırız. Baklavanın çıkış noktasının bir etnisiteye değil, Fars’lı ve Türk tüccarların karşılaşmasından doğduğunu anlarız. Çünkü, eski yörük Türkler arasında yufkayı boş boş yemek bir adet iken, eski Farslı’lar arasında bal ve fıstık karşımını yemek bir adet idi. Yufkanın üzerine sürülen ballı fıstığın kadim bir baklava tarifi olduğunu hayal etmek, bugünkü bildiğimiz baklavayı bir etnisitenin tekeli altına almaktan çok daha gerçekçi olur. Bununla beraber, Fars-Türk sinerjisi sonucunda oluşan baklava daha çok fıstıklı iken, Yunanlı’ların baklava yorumu daha çok ceviz ve yenibahar gibi baharatların karışımına dayanmaktadır—ve onun tadı da gayet güzeldir.

Baklava gibi, rakı da türlü yerlerde türlü türlü farklılıklar gösterir. Türkiye’de içtiğimiz rakıların ana karışımı üzüm ve anasondur. Türkiye’de üretilen rakıların alkol yüzdesi genel olarak %45-55 arasında değişir. Yunanistan’da üretilen rakılar biraz daha tatlı olmakla beraber, alkol miktarları biraz daha düşüktür. Rakıları “en” ekseni etrafında karşılaştıranlar, Yunan rakısı karşısındaki bu “zaferi” göğüslerini kabartarak kutlarlar. Fakat, mesela, anason ile tadlandırılmayan Arnavut rakısı sadece sek olarak içilir ve alkol miktarı %75 civarındadır. Ek olarak, Araplar arasında arak, Ermenistan’da arag ismiyle adlandırılan rakının alkol miktarı %65lere kadar çıkabilir. Hepsinin tadları, kokuları, ve içimleri kendilerine göre güzeldir.

“Aslan sütü” lafı da ‘en’ karşılaştırması etrafında gezinen ataerkil bir söylemi andırır. Süt, kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi, rakının beyaz rengine atfedilen bir laftır. Fakat, süt çocukluğu ve dişiyi çağrıştırır. Anneden çocuğa aktarılan ve beyaz renginin de etkisi ile kendisine masumiyet, saflık—mesela Kuran’da cennetteki ırmaklardan biri (47:15)—ve hoşluk atfedilen bir içecektir. Rakıyı ataerkil bir nesneye dönüştürenler için ise, rakı sofrasında ne çocuğa, ne dişi olana yer vardır. Bu yüzden yukarıda belirtilen çağrışımları beraberinde taşıyan süt lafının önüne “aslan” kelimesi eklenir.

[/one_half]
[one_half last]

[sws_pullquote_left] Bir sofrada rakının bir erkeklik veya Türklük davasına dönüşmesi neticesinde, rakı içmek istemeyenleri ciddi bir psikolojik şiddet ve baskı beklemektedir. Rakıyı reddedenler, herşeyden önce, kendilerini açıklamak zorunda bırakılırlar. [/sws_pullquote_left] Aslan, bu kullanımda isim halini bırakarak, aşırı-eril çağrışımlar taşıyan sıfat halini alır. Bilindiği gibi her aslan sürüsünde 5-7 arası akraba dişi aslan, 1, veya nadiren 2, erkek aslan vardır. Bazı istisnalar dışında, aslan sürülerinde dişi aslan avlanır, fakat avı ilk ve en çok erkek aslan yer. Erkek aslanın görevi, sürüyü kolaçan etmek, olası sırtlan saldırılarına, veya yabancı erkek aslanlardan gelebilecek tehditlere karşı korumak ve çiftleşmektir. Erkek bireyin pek de kılını kıpırdatmadan dişilerin hazırladığı yemeği yiyip, kavga edip, 6-7 dişi ile çiftleştiği bir toplumsal düzen, her türlü ataerkil fantaziyi sonuna kadar doyurabilecek niteliktedir. Rakıya ilk defa “aslan sütü” metaforunu yakıştıranların aslanların toplumsal yapılarından ne kadar haberdar olduğunu bilemeyiz; amma ve lakin, aslan benzetmesi yukarıda belirttiğimiz dişi ve çocuk ile ilişkilendirilen tüm çağrışımları bir kenara ittiği gibi, aşırı-eril çağrışımları onların yerine başarı ile koymaktadır.

Rakıya dair etnosentrist ve ataerkil tavırların kendini gösterdiği başka bir yer ise, rakıyı kendi fetişleri etrafında nesneleştirenlerin, rakı içmek istemeyenlere karşı takındıkları tavırdır. Bir sofrada rakının bir erkeklik veya Türklük davasına dönüşmesi neticesinde, rakı içmek istemeyenleri ciddi bir psikolojik şiddet ve baskı beklemektedir. Rakıyı reddedenler, herşeyden önce, kendilerini açıklamak zorunda bırakılırlar. Ayrıca, rakıya burun kıvıranların cezası, sadece bıktırıcı miktarda ard arda gelen bir ısrar seli ile bitmez. Rakı içmek istemeyen, aynı zamanda durmak bilmeyen çağrışımlar silsilesi ile baş başa kalır. Neticede, şayet rakı içen kendileri “aslan” ise, rakı içmeyi reddedenler tam tersi olmalıdır. Böyle basit bir cebir işlemi sonucunda, kendilerinde topladıkları tüm “iyi” aşırı-eril sıfatlara karşı, karşıdaki için “kötü” olarak gördükleri dişi ve çocuk ile çağrışan sıfatları kullanırlar. Yine toplumsal olarak aşina olduğumuz bir denklem sonrasında, bizim gibi olanlar iyi (ve “iyi” kelimesinin içini nasıl dolduruyorsak öyle), bizim gibi olmayanlar ise kötüdür (tekrar, “kötü” kelimesinin içini nasıl dolduruyorsak öyle).

Rakının nesneleştirilmesi etrafında dönen ayrıştırıcılığa rağmen, rakı çokça içilen ve toplumun genelinde kabul gören bir içkidir. Bunun gayet önemli bir sebebi, yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, rakıya etnisite ve cinsiyet etrafında yüklenen anlamlar bütünü ve bunun toplumda bulduğu yankıdır. Fakat, buna ek olarak, rakının kullanımındaki çok yönlülüğü de gözden kaçırılmaması gereken bir etkendir. Rakı neredeyse her sofrada kendine bir ahbap bulabilir. Gerek meze, gerek deniz ürünleri, gerekse et ve kebap olsun, rakı, farklı farklı yemeklerle ne kadar güzel gidebildiğini göstermiştir. Fakat, rakıya neredeyse mitik özellikler atfeden, yemeklerimizle olan uyuşmasından ziyade, yemeklerin etrafında dönen muhabbetlerimizle olan samimiliğidir. Gerek efkarlı bir serzeniş, yakınlarla paylaşılan bir dert, gerek mutlu bir beraberlik, gerekse “memleketi kurtarmaya” soyunulmuş olsun, rakı bardağı tüm bu imgelerde elimizde görülebilir. Rakı ile muhabbet resmi o kadar iç içedir ki, bazılarına göre rakının ülkenin kurucuları arasında olduğu tartışılmaz bir gerçek olarak kabul edilmektedir.

Rakı, toplumsal reflekslerimizin en azından bazılarını anlamak konusunda bize faydalı bir ayna olabilir. Rakıyı keyifle içenler arasında yeri farklıdır. Fakat rakıya türlü anlamlar yükleyerek onu bir fetiş nesnesi haline dönüştürenlerin gözünden, rakı farklı muhabbetlerin ve farklı yemeklerin içkisi olmaktan çıkar. Böyle bir durumda rakı, bazı toplumsal huylarımızın yansıdığı bir put haline dönüşür.

[/one_half]

[clear]