Quentin’lerin esas “delioğlan”ı

[dropcap size=small]B[/dropcap]u Quentin başka Quentin. Tarantino sinemanın haylaz çocuğuysa, Dupieux o haylaz çocuğu peşine katıp mahallenin delisine musallat olan piçtir. Tarantino’nun haylazlığı, kendine özgülüğü, deliliği; Fatih Özgüven’in çok güzel yazısında kullandığı tabirle ancak bir edadır, salınıştır, göze hoş geliştir ama Dupieux’inki bir “şeyimden aşşa Kasımpaşa”, bir “buyurun, bir de burdan yakın” kafasıdır.

Quentin Dupieux’dan bahsediyoruz. Düşünce gücüyle insanları öldüren bir araba lastiğinin hikayesi olan Rubber’ı çekmiş adam. Oyuncunun direkt filmin içine uyandığı, “noluyoz lan?” tepkilerinin bizzat filmin kendisi olduğu Nonfilm’i çekmiş. Dupieux’un -şimdilik- dört filmlik filmografisi bi milyon olmuş kafayla atılan “filim oynatmıyoruz burada kardeşim!” narasıdır. Herkesten çok filim oynatırken, filimle oynarken hem de. Bu güzel adamın kafa açan filmlerine yakın duralım, çünkü malum, bok gibi yaşıyoruz, bari seyre durduklarımız afili olsun.

Quentin’lerin esas “delioğlan”ı 1

Kamera yoksa gözler ne güne duruyor? Bak.

Kamera yok, senaryo yok. Film ekibinin neredeyse tamamını yanlışlıkla –olur öyle hatalar- öldürdükten sonra yönetmen rolüne soyunan oyuncu, çölde ekipten kalan birkaç kişi ve diğer oyuncuyla filmi çekmeye devam eder. Nasıl mı? Gözleriyle. Evet, nihayetinde kamera dediğin şey “otomatik göz”den fazla nedir?  Elektrikli daktilo gibi bir şey. Gözünüzde canlansın diye şöyle bir sahne anlatayım: Esas adam, “Bu sahnede oyuncu istemiyorum, sadece mekan görüntüsü alacağım” diyerek diğerlerini çekim alanından yollar. Dizleri üstünde hafifçe eğilip gözlerini kısarak manzaraya yoğunlaşır. Bakar, bakar, bakar. Sonra “kestik” der. Bu kadar. Delice mi? Ekipten sağ kalanlardan biri yanına gelir, “Çok güzel sahneydi. Büyük ekranda muhteşem görünecek” diye gaz verir adama. What the fuck değil mi?

Yukarıda anlattığım film, Quentin’in lk filmi; Nonfilm. 2002 tarihli film, bir adamın çölde terk edilmiş bir arabada uyanmasıyla başlıyor. Adam arabadan çıkıp doğrudan bir film setine iniyor ve aslında bizimle birlikte eşzamanlı olarak filmin içine girmiş oluyor. İlk başlarda ne menem bir filmin içine düştüğünü anlamaya çalışan adamımız –hadi bi filmin içine düştük, bari romantik komedi falan olsa- sonra havaya girip bu anlama çabasından vazgeçerek rolünü daha iyi oynama derdine düşüyor. Ama filmin esas adamı başka. O önce gelmiş, epeydir filmin içinde yaşıyor. Başrolü kimseye vermeye niyeti yok. Belki de bu yüzden, belki de sebepsizce, rol gereği patlatması gereken silahı, içi gerçek kurşunlarla dolu olduğunu bildiği/bildiğimiz silahı, set ekibinin üstüne boca ediyor. Şimdi esasoğlan da, yönetmen de o. Nonfilm’in bundan sonrasında elinde kalan dört kişiyi filminin oyuncusu yaparak filmi çekmeye devam etmeye kararlı adamımızın yönetmenlik performansını izliyoruz. Senaryo? İşte konuşuyoruz ya. Kamera yoksa yok, gözler ne güne duruyor? Beynimiz kurgular olan biteni. Action! Meraklanma, seyirci anlayacaktır.

Dupieux işte, deli oğlan. Ama onu anlıyoruz, değil mi?

Fransızcası olan “Steak”e buyursun

Sinemaya böyle bir giriş yapan adamdan “normal”  bir şeyle devam etmesini beklemek fazla naif olurdu. Ayrıca nedir normal? Normallik biz hayat gailesiyle boğuşanların derdi. “Sinema gerçek hayat değildir, istediğimi yaparım” diyor bir röportajında yönetmen. Haklı. “Steak” ile devam ediyor Dupieux sineması. 2007 yılında çektiği bu bilimkurgu sosuna batırılmış komedi gibi ama aslında hiçbir janra sığmayan filmi ne yazık ki Fransızca bilmeyenlerin izlemesi, en azından ne konuşulduğunu anlayarak izlemesi zor. Filmin başka dilde altyazısı mevcut değil çünkü. Dolayısıyla ben de izleyemedim ama Quentin’in röportajlarından okuduğum kadarıyla bir sonraki filmi olan, ki bence modern zamanların efsanelerinden, Rubber’la benzerlikler taşıyan ögeler mevcutmuş bu filmde. Bir de yönetmenimiz bu filmin kimsenin umurunda olmamasına içerleyip daha da Fransızca film çekmeye tövbe etmiş. “Tövbe”, işin şakası ama Quentin röportajlarında Steak’in sadece Fransa’da kalmasının ardından Rubber’ı İngilizce çekmeye ve dünyaya gününü göstermeye karar verdiğini anlatıyor. Dünyaya gününü gösterme kısmı da benim şakam tamam ama hakikaten de dünya görüyor, konuşuyor Robert isimli araba lastiğinin sıra dışı macerasını.

Öküz altında buzağı diye bir şey yoktur

Rubber’ın ne mene bir film olduğunu anlatmak zor. Yaşanarak vakıf olunacak bir deneyim. İzlediğiniz birçok şeye benzemiyor bir kere.  Bilemiyorum, Rubber bir film değil de bir ergen olsaydı mesela ve ben de Rubber ergeninin mahalleden arkadaşı olsaydım, kendisini “naber lan değişik?” diye selamlardım herhalde. 2010 tarihli Rubber, telekinetik güçlere sahip ve hangi akla hizmet, hangi intikam ateşine soğuk suysa,  bu gücünü insanları patlatmakta kullanan Robert isimli seri katilimizin maceralarını konu alıyor. Burada kişisel bir not düşeceğim; ben bu filmin büyük hayranıyım, filmin sahip olduğu sense of humour’un çeyreğine sahip olmak için hayatımı o lastiğin altına yapışan sakız olarak sürdürmeyi göze alırdım. Quentin Dupieux, Rubber’ın senaryosunu üç haftada yazmış ve dediğine göre üzerinde de fazla düşünmemiş. Sadece bir noktaya takılmış ki bu bence çok eğlenceli; filme direkt insanları öldüren bir araba lastiğiyle başlamanın “saçma” olacağını düşünüp filmin açılış sahnesinde klasik Amerikan polisi rolündeki birinin 2 dakikalık bir monoloğuna yer vermiş. Bu kısmın seyirciler için bir çeşit uyarı olmasını düşündüğünü söylüyor Quentin.

https://www.youtube.com/watch?v=fTFbXLbv71Y

“Birazdan ağır saçmalayacağım. Beyninizde saçmalıktan zevk almaya mani bir rahatsızlığınız varsa kaçın.” Polis, sinema tarihinden birçok sahne örneği vererek, “Orada bilmem kimin bilmem ne yapmasının ne anlamı vardı yani? (Daha spesifik olursak; “Love Story’de oğlanla kız ne diye ölümüne aşık olurlar ki birbirlerine?” gibi örnekler…) Bunların ve bunun gibi milyonlarca şeyin bir anlamı yoktur. Çünkü hayatın bir anlamı yoktur. Her şey sebepsizdir. Mana aramayın.” minvalinde bir şeyler der. Bu “öküz altında buzağı diye bir şey yoktur” açılışının ardından başlar film. Gerçekten olan bitenin hiçbir anlamı yoktur ve gerçekten ama gerçekten “çok acayip bir şey izliyorum” hazzı her türlü anlamdan bin kat daha doyurucudur. Rubber, Cannes Film Festivali’nde gösterilir. “Bu bir film değil”den, “2000’lerin klasikleri arasına girecek”e kadar değişen eleştirilerle karşılanır. Ama kesin olan şey;  Rubber, ilk iki filmiyle kendi ülkesinde takılan bu ilginç Fransız’ı tüm dünyadan bir yığın fan’a sahip, filmleri merakla beklenen ve festivallerin aranılan yönetmelerinden biri arasına sokar. Nitekim Rubber, bizde de Film Ekimi’nde kendine yer bulur ve böylelikle 2 yıl sonra gelecek Wrong’un da yolunu açar.

Yanlış mı? Omuz silkerim.

Wrong’un tuhaflıkta diğer filmlerinden aşağı kalır yanı yok. Aslında artık ilginçliğinikaybetmeye başlayan “bakın nasıl da ilgincim, minimalim, naifim!” edalı küçük bütçeli bağımsızlardan biri gibi başlıyor ve hakkını yemeyelim, bir iki dakika kadar da öyle devam ediyor. Sabah uyanıp, hayatta en sevdiği varlık olan köpeğini evde bulamayınca panikleyen bir adam var perdede. Mekan Los Angeles. Banliyo evleri, gözümüzde hemen canlandırdığımız gibi; mis. Hava güneşli, renkler soft, çekimler normal. Ortada psikopata bağlamış bir tekerlek ya da kamerasız film çeken bir takım adamlar da görünmüyor. Sonra adamımız komşusuna köpeğini sormaya gidiyor. Gel gör ki komşu bunalımda. Hayat onun için anlamını yitirmiş ve bir de nedense her sabah koşuya çıktığını bırak koşmayı sevdiğini öldür Allah kabul etmemek gibi bir inada girmiş. Dolph (esas adamımız), komşusundan umudu kesip evine dönüyor. Kafasına az önce posta kutusunu kontrol ederken gördüğü pizzacı ilanı takılıyor. İlandaki numarayı arayıp dakikalarca süren manasız bir muhabbete girişiyor. Sonra işine gidiyor. Heyhat. Ofis, gayet bildiğimiz normallikte; çatılı, duvarlı, masalı… Tek farkı içeride hiç kesilmeyen bir yağmurun olması ve çalışanların yağmur altında sırılsıklam olmayı umursamadan mutlu bir şekilde işlerine devam etmeleri. Filmi anlatmayı burada kesiyorum. Dupieux’un “saçma”lıkları üst üste yığmada bir karınca çalışkanlığına ve inadına sahip olduğunu bilmeniz yeterli. Sundance’teki film gösteriminin ardından yapılan söyleşide bir seyirci Dupieux’a sordu: “Ofiste yağmur yağıyordu sürekli. Neden?” Dupieux’un cevabı pek hoştu: “Neden olmasın ki?” Zaten yönetmenin röportajlarını izler ve de okursanız o her anına sinmiş omuz silkme hareketini göreceksiniz. Quentin diğerleri gibi bu filmini de çocukluğunda, biraz büyüyüp kısa filmler yapmaya başladığında, daha da büyüyüp uzun metrajlı filmlerini yaptığında ona “Yanlış! Yanlış! Yanlış!” diye sallanan tüm o parmaklara cevap olması için çektiğini söylüyor: “Böyle yapamazsın. Bu, asla işe yaramayacak. Öyle yapma, böyle etme”. Evet, bu film belki de onlara bir tepki olsun diye çekildi.”

“Sevmiyorsanız bu sizin hatanız”

1974 doğumlu Dupieux, sinemacı kimliğinin ötesinde elektronik müzik severlerin iyi bildiği, sevilen bir müzisyen aslında. Mr. Oizo mahlasıyla 97 yılından bu yana albümler çıkaran, çeşitli müzisyenlerle ortak performanslar sergileyen Dupieux, müzik yeteneğini filmlerinin de hizmetine sunuyor haliyle. Filmlerindeki müziklerde imzası olmasının yanında müzik dünyasının içinde olmanın avantajlarını bazen oyuncu seçimlerinde (Nonfilm’de Sebastian Tellier, yine acayip bir kısa film olan Nightmare Sandwiches’te Laurent Garnier, Wrong’tan sonra çektiği mini diziler halinde ilerleyen Wrong Cops’ta Marilyn Manson gibi)bazen de senaryolarında (yine Wrong Cops’ta pislik bir polis memuru, Manson’u alıkoyarak gerçek müziğin ne olduğu öğretmeye çalışılıyordu) kullanıyor.

Dupieux, varlığıyla sinemaya da hayata da nefes aldıran, -hadi bu kalıbı söylemeden bitirmeyelim-nev-i şahsına münhasır biri. Onun filmleri; gülelim, sigaramızın dumanını üfleyelim, uçurtmamızı uçuralım, yoldan geçenleri izleyip komik hikayeler uyduralım diye odamızın duvarına açılmış bir pencere. Hiçbir filmi, filmlerinin hiçbir karesi, senaryolarının tek bir cümlesi sinema tarihine altın harflerle yazılmayacak, Oscarlarda teşekkür konuşmasını duyamayacağız ama bu dışarıda duruş, adaşı Tarantino gibi şöhretiumursamıyorumşöhretetapıcılarından olmayacak. “Filmlerimin gösteriminden önce bazen konuşma yapmam isteniyor, ben de şöyle diyorum: Bu filmi beğenmezseniz bu sizin hatanız.” Evet, böyle diyormuş Quentin. Çünkü bunun başka bir açıklaması yok, çünkü izleyip beğenmeyeceği hiçbir şeyi koymuyor filmlerine. Quentin Dupieux, elinden başka türlü davranmak gelmeyenlerden… O, kendi halinde, kendine kadar, kendi gibi var olmayı sürdürecek. Şarkılarında da Bruce Willis’i falan öldürecek, eşyanın tabiatı gereği, napsın…

Hayat boyu aptal bir çocuk

Ne diyor Quentin’lerin gerçek delioğlan’ı, biliyor musunuz?

“Müzisyen olarak yaşları 16-25 arasında değişen birçok genç hayrana sahibim. Bazıları filmlerimi izlemiş ve neden bilmiyorum sevmişler. Yani belki de benden sonra bu merakları sürer de Bunuel’i, Dali’yi ve daha birçok dâhiyi öğrenebilirler. Bu heyecan verici çünkü onlara kültür vermenin en eğlenceli yoluna sahibim. Yetişkin olmak ya da profesyonelleşmek istemiyorum. İnsanlar bir yaştan sonra çok sıkıcı oluyor. Hayatımın sonuna kadar aptal bir çocuk olarak kalmak istiyorum. “

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page