Tam olarak ne zaman ve nerede başladı, bilmediğimi söylemeliyim. Birbirini izleyen olaylar, üzerinden onların vuku bulduğu aralıktan daha uzun bir zaman geçmiş ve yine üzerlerine, onların birbirlerine karşı durduğu mesafeden daha büyük bir mesafe düşmüşse, çözünüyor ve bir yönüyle diğerini önceleyen bir olay, başka bir yönüyle sonra’ya düşebiliyor. Olayları tek başlarına, donmuş birer enstantane olarak düşündüğümde zamansallıklarından kopuyorlar; önünde ardında ne vardır, göremiyorum. Lâkin o olayda payı bulunan, belki başat olan bir düşünceyi, davranışı, sözü, huyu, alışkanlığı seçtiğimde yalnızca bu öğenin izini tarih içinde sürebiliyorum. Tıpkı aynı olaydan bir insanı çekip aldığımda da izini sürebildiğim gibi. O hâlde bir olayı, onu oluşturan öğelerin bütününden ayıran nedir? Hafızanın zamansız olay’la, zamanlı olay öğelerine yaklaşımındaki fark nedir? Hem bir olay, anı mıdır, travmatik bir imge midir, kazınıp kalan bir düş veya kabus mudur, bir bilmece midir, yahut bir bilmecenin çözümü müdür; hisleri daha önce hiç tecrübe edilmemiş yönleriyle uyandırdığı için anımsanan enstantaneler midir? (Tıpkı ilk defa tecrübe edilen bir bedensel acının, sık tekrarlanan diğer acılara nazaran daha net anımsanması, zamansız anımsanması gibi.) (Bilmiyorum.) (Söylemeliyim.)

Man_Ray-Fly_and_Landscape

Nedir olay? Ben hikâyeler anlatırım, türü Fragman’dır. Fragman’dırlar, çünkü tek bir filme, tek bir müştereke, tek bir arka plâna göndermezler. Yani aynı bütünün farklı farklı parçaları değildirler ki bunların içinde yer aldıkları, birer parçası oldukları bir bütün de yoktur ortada: Yerdeki taş parçasının daha büyük bir kayadan kopmuş olması gerektiği düz çıkarımından öte bir bütün görebilen de yoktur zaten çevremizde. Hepi topu budur ve başkası da değildir. Olsa dahi bir çeşitleme olurdu yalnızca. Çeşitlemeyse zaten, şu süregeldiğimiz “bitene kadar bitmez” hayat… Yani şu ânı da bu diziye ekleyebilirdim. Tek farkla ki, bunun bir tarihi olurdu. Eş zamanlı yazıldığı için… Sözgelimi saat 16.15: Bilgisayarda Erkan Oğur: Eksiklik Kendi Özümde. Sessiz ekranda bir hayvan belgeseli. Hava güneşli. Hafif rüzgâr. Yazın yatağını hazırlıyor bahar. Bahar güzel. Çiçek kokuları da öyle. Kaçmak için çay ve sigaraya davranıyorum sürekli. Müzik ve televizyon seslerine davranıyorum. Neyden kaçmak? Anlatamayacağımı bildiğim hâlde yazmaya çalışmaktan. Neyi yazmaya çalışmaktan? Anlatamayacağım şeyi. Nedir bu anlatamayacağım? –Şey.

Hâl diyelim biz buna. Olay, ona bir son yakıştırıldığı için, bir bitim resmedildiği için olaydır ve yazılır. Yazı ve tarih, hesap-kitap, bitim ve başlangıçlı düşünüşün seyrini kaydederler. Hâlse, söz ötesi. Olayları içerir, bir olayın yarısında sönüp kendi ölüsünde ardılının tohumunu taşıyabilir; ya da helezonlar şeklindedir, sürekli suret değiştirir ve olaylar, doğrusal algılama yönündeki mantıki temayüle karışmaz, onunla çelişmez. Bir olayı diğerine bağlayan öğelerin yuvalandığı şey’e de denebilir “hâl”. Biz bu bağları yıllar sonra bir düşünce, rüya yahut tesadüf aracılığıyla bir anda fark ettiğimizde “zaman” ve “bitim” gibi kolaycı ölçütler daha bir sorgulanır vaziyet alırlar. Zira pek eski bir olayı şimdiki vaziyete bağlayan unsurlar vardır, yürümekle aşınmaz bağıntılardır bunlar, diridirler, faaldirler ve zamanla olayları gölgede bırakır, yahut onların dönüşerek algılanması yolunu açarlar: Böylece bir kişinin yaşadıklarının aslında o kadar da öznel, tarihsel, kapalı, kişisel olamayabileceğini düşünürüz. Çünkü özgünlük ve yekparelik, belki olayın sadece bütünündedir. İşte bu müphemiyet, bir Psikoz anlatısına çıkaracaktır bizi: Özgünlükten alalım, şahane bir Ressentiment hikâyesi:

Özgünlüğü tartışmayı plânlarken bir anda anlam, değer ve gereğinden düştü her şey. Özgün, bana ilkin bu isimdeki bir kız arkadaşımı hatırlatır; hemen arkasından ise bu kadının ilgi-alaka dünyasının ufku, sanatın her türlüsüne nüfuzu ve işlerindeki hüneri gelir. Sonra: Pek afili bir yabancı lisesinde boğaza bakarak okuduğu yıllar, peşi sıra üniversitesi ve lisans sonrası batı Avrupa’da tırmanılan tabiat basamakları… Ve sonra gelir kokusu, güzelliği, görüşüp dolaştığımız, öpüşüp koklaştığımız sayılı vakitlerin hatırası vs. Sonrası: Öncesinden sinyalini verdiği üzere yalnız saksafoncu oluşu bilgisini haiz olduğum bir adama gitmek üzere (yahut bu yeni serüvenin resmen başladığına kani olduğu noktada) beni terk edişi. Bunlar yine kendime iltimas geçen tahminler; sonuç baştan ayağa sadece benden artık sıkılmış olmasıyla da gerçekleşmiş olabilir. Diyorum ki, şayet terk edilmemiş olsaydım, “Özgün” sözcüğünün ilk anımsattıklarıyla anımsama sırası çok daha başka olabilirdi. Terk edilen olduğum için, onda olan fazla ve farklılıkları, tam da bunların zıddında yer aldıkları çıkarımını yaptığım kendi eksikliklerimin gölgesini de katıp boyutlandırarak, tüm bu nitelikleri ilk anımsadıklarıma yükseltiyorum. Fotoğraf çekiyor; çekmiyorum. Şiir yazıyor; yazmıyorum. Enstrüman çalıyor; çalmıyorum. İstanbul’da yaşıyor; yaşamıyorum. İyi okullar, iyi notlar, gelişkin arkadaşlar, canlılık, heves, bir yığın uğraş vs. Çünkü terk edilmeyi başta hiç anlayamıyorum. Belki tüm bunların dışında bir şeydi etken olan. Sahi, bir insan diğerini neden terk ederdi ki? En ufak bir şüphede sürekli geri dönüp düşünür insan. Bu sezgiyle belki (dile gelmemiş, bilince çıkmamış önceki tecrübelerin dersleriyle) tüm bu faktörleri görüyor, seçiyor, somutluyor, bendekinin değillemesi olacak biçimde yüceltip, yabancılaştırıp birer putlarmışçasına tepeme dikiyor ve belki bu yoldan sevimsiz sonumu hazmedilebilir kılıyorum. Öyle ya, putlardan sual olunmaz. Peki, bu defteri kapatabilmiş olsaydım, sözcüğün ilk çağrışımları yine bunlar olur muydu? Belki hâlâ yarım, hâlâ sorun teşkil ettiği için gölgesi bu denli uzuyor; belki hâlâ sindirip barışamadığım için uğraşmaya değer görüyorum. Hem “Barış” da ağır bir vehimdir; bir cephede kaybettiğimi diğer cephede alana dek belki hep aynı sularda yüzeceğim.

Hazmedememiş olmak. Neyi? Kuru bir terk edilişi. Yalnız bu mu? Terkler, annenin sütü kesişini anımsattığı için hep böyle ağrılı – Da denebilir. Ama bunlar henüz hiçbir şey söylemiyor. Belki insan olduğumuz için. Bir hayvan için, mevsim kurak geçmişse kurak geçmiştir. İnsansa bir suç işlediği vehmine bırakır kendisini: Sahi, bu mevsim neden kurak geçti ki? Belki insan da, sütten kesilmeyi bir zaruret olarak idrak edebildiği gün değişiyor kullandığı soru zarfları. Böylece “Özgün” sözcüğü ile anımsattığı nişi ve niteliklerinden başlayarak benimle olan münasebetinin yekûnu, öğelerine bölünüyor ve “Özgün” sözcüğünün, “kendine özgü, biricik, asıl” anlamlarıyla kaybıma sebep gördüğüm öncül unsurlar apayrı bir zeminde farklı türden ilişkilenişlere geçiyorlar. Ve yine bu yoldan, bir kadın olan Özgün’le tüm bir geçmiş serüvenim, esasında almam gereken dersler, aşmam gereken tıkanıklıklar, çözmem gereken bilmeceler ve görmem gereken esprilerle dolu bir sınav olup çıkıyor. Zira “olay” geçmiş zamandaydı. Bir kadın olan Özgün’ün de bildiğimiz türde varlığını kanıtlayıp teyit edebileceğim hiçbir enstrüman yok. “Özgün”de hâlâ devinen bir şeyler var, örtüsünü kaldırmam gereken yeni sır ve doğrular, soruyu başka türden sorduğumda alabileceğim başka türden cevaplar. Bir mefhum olarak ‘özgün’lükle, kadın olan Özgün’le ilişkim süresi boyunca türlü faaliyetlere yeltenip sözgelimi Hasankeyf’i sular altında kalmaktan kurtarma girişimimin arasında, kadın olan Özgün’ün vasıflarıyla yarışa girme ve kendi ‘özgün’ uğraşlarımı, ilgi yelpazemi teşhir etme dışında başka ne türden bir ilişki olabilir? Anne sütü keser, çünkü sütü bitmediyse de yavrusunun bu bağımlılıkla çok yol alamayacağını, merhale atlaması için ilkin bu terkin yaşanması gerektiğini bilir. Acaba kadın olan Özgün de, onun kendisi dışında hiçbir şeyi meşgale edinmeyişimdeki hatayı, zafiyeti, takıntı ve bağımlılığı sonlandırmak, bana bir kadını tek uğraş yapmanın her zamanki nihai sonucunu öğretmek ve kendime farklı, kendime göre, kendime özgü bir yol açmam gereğini göstermek için mi terk etmiştir beni? Filin onca yolu tepip birkaç adım kala yığılan yavrusunu yaşatmak, suya yürümesini sağlamak amacıyla onu tekmelemesi… Gibi mi?

“Belki bana bunca acı veren bu tecrübede, beni büyütüp güçlendirmekti amacı” diyor ve böylelikle niyet okumaya koyuluyorum: Bu terki, trajediyi, hüzün ve kederi göğüslemeye gücüm yok; böylece bunu olduğu hâliyle, yani bir tabiat olayı, bir yaprak dökümü, bir çiçek açışı şeklinde bir olağanlık, öylelik, doğallık olarak görmekten kaçıyor, aslında kimsenin kimseyi terk etmediği, kimsenin kimseyi üzmediği, olayların ardında hep başka bir dinamiğin, bir başka niyetin işlediği, bunun elbette yoruma açık olduğu ama üstünkörü söylemek gerekirse herkesin birbirini, farkında olsun olmasınlar, geliştirip güçlendirmeye koşulduğu kuruntusuna sığınıyorum. Burada yarılma büyüyor. Olay ve olguların arkasında, söz ve hareketin arkasında, her türden uyaranın arkasında gizil bir cevher var ve “bilinçaltı” kavramı, bu yarılmadan saçılıveren ihtimal parçacıklarını doldurmak için iyi bir heybe işlevi görüyor: “Diğer her şey olabilir ama terk kesinlikle değil!”. Zira eğer yalnızca terk edilmediyse, yani terkle birlikte başka şeyler de geldiyse “terk”, biricikliğinde yüklendiği önemi kaybediyor. O hâlde reddetmeli. Neyi? Terk gerçeğini. Çünkü Özgün vakasına dair tüm çıkarımlarım, kadın olan “Özgün”ün terk ederken esasında bana elini verdiği noktasında.

Sözgelimi, “saksafoncu çocuk”. Daha evvelinde sözünü ettiğinde, yani o akşam dışarı çıkacaklarından falan bahsettiğinde bunda hiçbir aşk oyunu aramamıştım. Yani aslında aşikâr olana direnmiş, ya da (aslında aynı şey:) hiçbir şekilde görmemiştim. Ama ikinci seçeneğe nadiren inanırım. Çünkü insan, önündekini görür. Önündeki bir’i, bilinçaltında nasıl bir hesap dönüyorsa, ona göre, çokluğundan bir parçasıyla görür yalnız (ama hep görür); bir’in diğer/başka hâllerini görmeyeyse birkaç perde kalkmalıdır (yani bilinçaltındaki hesap değişmelidir). Bu nedenle olay biter ama öğeleri, tüm bir yaşam döngüsü içinde farklı yol ve suretlerle kendilerini yeniden ve yeniden açık edebilir. “Saksafoncu çocuk”. Nitekim daha sonra onunla beraber oldu. Bundan emin miyim? Hayır. Ama şüpheyle kıvranmak ve “neden” sorularının sığlığında boğulmamak için mecburum (çünkü biliriz ki “ilk neden” fikri, bataklıktır.) Böylece yine kuruyorum. Saksafon ne bende, ne de Özgün’de olan bir enstrüman. Yani yalnız bende olmayanla değil, kendinde olmayanla da ilgili. Bende olmayanı, ondaki varlıklar üzerinden kurduğuma göre, bende olmayan vasıf ve meziyetler arttıkça tutkum da büyüyor ona. Ama bu onu ilgilendirmez. Kendisinde olmayan bir sözcük gönderiyor bana: Saksafon. Bu enstrüman bende olsaydı olaylar farklı yönde gelişir miydi? Soru bizi kayıp, kayıt dışı ve teyidi muhal bir geçmişe çektiği için lüzumsuzdur. Anlamamakta direndiğim için kurmaya devam ediyorum (laf arasında: Tüm bir endüstriyel uygarlık da, anlamamakta ısrar eden insan türünün dünya mezarını kurmaya devam etmesi midir?) Saksafon. Saksafon çalmak. Toplumsal imgelemin klişesinden kaçamayacağım: Sik ve oral seks. Sahi, Özgün’le akıp giden zaman içinde bu işe hiç yeltenmemiş olmama ne denir? Şaşırmıştı: “Niye hiç denemedin?” Yalnızca salaklar bu korkaklığı iyi niyetle açıklarlar. Basbayağı cesaret edememişim. Onda olmayanı (saksafon-sik) ona vermedim. Böylelikle bu “enstrümanın” bende mevcut olup olmadığından şüpheye düşmesi anlaşılır değil mi? Belki yeni arkadaşı erken davrandı. Belki bana dışarı çıkacaklarını söylediği günün akşamı, pek ateşli bir jazz performansı vardı…

Meselenin özünü kaçırmamalı. Özgün’ün beni terkini, olduğu kuru hâliyle, yek başına “acımasız” ve “zalimane” gibi sıfatlarla niteleyebileceğim şekliyle inkâr ediyor ve Özgün’ün ister bilinçle, ister bilinçaltıyla olsun, eylemindeki temel sebebin bana öğretmek, beni eğitmek olduğu düşüncesini alıyorum. Görüldüğü üzere hâlâ “neden?” sorusu düzeyindeyim. Böylelikle “terk” de bir ilişkileniş biçimi: Yani öyle korktuğumuz kadar acımasız değil dünya. (“Köfteler dedi adam, yersen, keriz”, Hariçten Gazelciler.)

Başarı, beceri, meziyet gibi göreli ve toplumsal soyutlukların alanı, bedenden kaçışın yöneldiği bahçe olabilir mi aynı zamanda? -Muazzam bir ressentiment mağduru sorusudur bu-. Kendi tecrübemizden şüpheye düşüp, kendimizi bir an için tanıyamayıp da yabancısı olduğumuz bir vücudun içinde hapsolduğumuz korkusu bir kez vurunca, edimlerimizdeki cinsel güdü giderek sızıyor kişinin sorularına. Yanlış mı acaba? Şu saksafon meselesi… Aldığım tek ders, anne sütünden kopma zarureti gibi kadını tek uğraş yapma acizliğinden (ve beraberinde zorunlu olarak gelecek bütün terklerden) sakınma gereği miydi; yoksa daha da ötede, kadını “uğraş” alanına sokan güdülere eğilmek, onlarla hesaplaşmak için bir işaret fişeği mi? İşte bu kavşakta, bir yolun ucu bireyliğin, fiziki-cinsel varoluşun, benliğin yadsınmasına kadar gidiyor. Şöyle oluyor: Sözcük-Özgün, İçerik: Kadın olarak Özgün, Sıfat: Başarılı, prestijli Özgün, terk eden Özgün. Terk, tek başına kabul edilemez, buna sebep bilinçli-yahut bilinçsiz Özgün’ün ders verme niyeti (bâtıni), terkin görünür sebebi (zahiri) saksafoncu çocuk. Bir an için çıplak ve soğuk gerçeklik geri döner. Görünür olanı yadsırken yadsıdığım tam da gerçeğin kendisi miydi? Onunla yatamamış olmam mı –muazzam bir ressentiment duygusu sebebidir bu- süreci aşağı doğru tetikledi? Yabanılın duyumsanması. Evet, diğer hepsi martaval. Özgün’e şehvet duyuyordum. Ani bir gerçeklik yitimi: Hangi Özgün’e? İlk vehim, hani Özgün’ün bilinçli yahut bilinçsiz olarak ders vermesi, bedensel bir Özgün’ü koşullayıp koşullamayabilir. Lâkin edim ve duygulardaki cinsel dinamik sorguya çekildiğinde, sınav çetinleşiyor. Kişi kendini bundan alıkoymalı. Nefis terbiyesi, oruç ve çilecilik. Sonunda gelecek bir mükâfat için değil, yalnız bir felaketi önlemek için: Budur kölenin ahlakı Nietzsche’nin dünyasında. Bu, sonuna kadar götürülmeye çalışılırsa tüm olaylar, olgular gibi nüveleri olan suretler, bedenler de sınavın, Yol’un birer araçları olup çıkıyorlar. Varlıklarıyla yoklukları, onlardan alınacak duygulanımlar aşılabildiği sürece önemsizleşiyor. Bunların hepsi öğrenilmiş, dışarıdaki herkes niyet ettiği için niyet edilmiş şeyler. Oysa daha güzel, daha kuşatıcı, kavrayıcı bir iradenin oyunlarıysa bunlar? Bizden öte/yukarı da olması gerekmez bunun. Aksine ve güzeli, kendimize oynadığımız bu oyuna, bu alçak dünya işleri tuzağına kendimiz düşüyorsak daha da yüz kızartıcı. Ve şimdi sıra bedeli ödemeye gelmeli. Suçları, günahları, pişmanlıkları ve utançları… “Kadın” olarak Özgün, “Asıl” olarak Özgün’ü sorma yolunda bir şüpheye gebe bırakıyor beni böylece. Kadın erkeği iki defa doğurur derler, kadın erkeği doğurtabilir de… Meğerki gelinen yerde kadın, erkek, et, doğum olsun…

Beyhude uzatıyorum. Laf ebeliği bunlar hep. Akıl ermez hiç zihnin kendisine oynadığı oyunlara, içi sıkılıp da soğuk soğuk ter attığında lambur lumbur dalıverdiği oyun bahçelerine uzanmaya… Akıl, bedeni bildiği kadar bile bilmez çoğun kendini. Ne diyordu ehl-i ressentiment Gazali:

“Anlatamayacağım hâller yaşadım
Hayra yor ve nasıl olduğunu sorma”

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page