Artvin: Baba memleketi. Büyük babamın, büyük babamın babasının, büyük babamın büyük babasının, kayımpederlerinin, annelerinin mezarları orada. Arada bir yaptığımız ama daha sık yapsak daha mutlu olacağımız memleket ziyaretine gitmişiz. Binalar artmış, nüfus artmış ama bizim mahalle yeşil, bizim mahalle küçük. Hala 4-5 aile var, herkes birbirini tanıyor, herkes birbirinin akrabası: herkes hala, dayı, yeğen. Hayat zor bizim mahallede. Her sabah kuş sesleri, sürekli dalından dutlar, kirazlar, elmalar, kendi topraklarında yetiştirilen sebzeler, sabahları taze sağılan sütler, kuymaklar, pişiler, silorlar, lor çorbaları…

Mutlaka gidilmesi gereken yer: Kafkasör tepesi. Boğa güreşleri ile meşhurdur. Hayvancılığın yoğun olarak yaşandığı zamanlar, boğaların sürü liderliği mücadelesi çerçevesinde birbirlerini dağdan aşağı itmelerine bir çözüm olarak geliştirilmiş boğa güreşleri. Zaman içinde hayvancılık gitmiş ama güreşler kalmış. Hatırladığım ve beklediğim bomboş, yeşil bir arazi idi Kafkasör’de. Küçük orman yolları, minicik çiçekler, yeşilin yoğun kokusu ve tadına doyulmaz köfteler.

Fakat başka bir sahne buldum. O sahneyi hepimiz biliriz. Bir devlet büyüğü gelir bir yere, bir ziyaret lütfeder, ziyaret ettiği yeri onurlandırır, şereflendirir. 50 kişilik koruma ve danışman kafilesi ile beraber Çin Ordusu misali manevralar yaparlar, yöreyi gezerler. Hemen o devlet büyüğü için sofra kurulur, yerel yemeklerden oluşan tabaklar önlerine serilir. Ve devamında hemen o yörenin folklor ekibi yerel kıyafetlerine bürünerek en bilindik oyunlarını oynarlar. Bahsedilen bu tablo o kadar sık, o kadar rutin bir şekilde yaşanır ki “ee, ne var bunda?” demek en doğalıdır. Belki bunu hiç farketmediniz bile, belki dikkat bile etmediniz. Belki gördüyseniz bile kafanızı çevirdiniz. Olabilir. Ben de öyle yapardım, taa ki 23 Haziran’da Artvin’de gördüklerime bir daha ve bir daha bakana kadar.

Bu sefer ziyaret bahşeden devlet büyüğü Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi Başkanı. Kafkasörün tepesinde, onlarca kişilik koruma ekibi ile beraber geziyor, yiyor, bakınıyor. Tabii, hemen bir sahne kuruluyor. Davul geliyor, İskoçya dışında Artvin’e de yerel olan tulum çalgısı, akordiyon ve bir adet solist geliyor. Hemen başlıyorlar Artvin’in en bilinen ve en klişe oyununa: Atabarı. Misafirimiz devlet baba olunca sözler değiştiriliyor. “Atamızdan yadigar, bizde ata barı var” yerine “Atatürk’ten yadigar, bizde ata barı var” oluyor. “Atatürk” denirken ses yükseliyor, üzerine basılıyor. Sonra bir “deli horon” tepiyor erkekler, sonra adını hatırlamadığım diğer oyunlara geçiliyor. Oynayanların fotoğrafını çekermiş gibi yapıp Sayın Kılıç’a odaklıyorum kocaman telefoto objektifimi. Farketmez diye umuyorum. Yanındaki tek kaşı kaldırmış çok pis bakıyor (sanki) bana. Sonra etrafımdakilerle şakalaşıyorum, herşey normalmiş gibi yapıyorum. Görmedim sanki arkadaki özel kuvvetleri, sivil korumaların bakışlarını ve bellerindeki kabarıklıkları. Görmemiş gibi yapıyorum.

Bunları düşünürken aklıma geliyor. Etraftaki Jandarma ordusu, özel kuvvetler, keskin bakışlar… Göstermelik hepsi. Etrafıma bakıyorum, Haşim Kılıç ve küçük ordusu dışında o sırada yaylada 5, bilemedin 10 kişi var. Hepsi bir show, oynanan oyunlar dahil. O zaman anlıyorum aslında “o sahne” diyip başımızı çevirdiğimiz alışılageldik zorbalıktaki çarpıklıkları (laf Haşim Kılıç’ın şahsına değil, kendisi bilmese de bir geleneği devam ettiriyor sadece). Bir daha ve bir daha bakıyorum oyunu oynayanlara. Kendileri heyecanlı gözükmüyorlar ki beni heyecanlandırsınlar. Sıkılmışlar. Bir zorunluluk icabı oradalar, belli. Yapmak zorunda oldukları onlara zevk vermiyor. Oynamış olmak için oynuyorlar (laf oyuncuların şahıslarına değil, kendileri bilmeseler de bir geleneği devam ettiriyorlar sadece).

Bir daha ve bir daha bakıyorum. Gözümün önüne fazladan bir iki lira bahşiş için hesabı getirirken zoraki gülümsemesi çok bariz “sırıtan” bir garson geliyor. Bir daha bakıyorum. Gözümün önüne patronu ona fırça atarken “bir de işimden olmıyım” diyerek içindeki fırtınayı dindirmeye çalışıp “gülümseyen” işçi geliyor. Bir daha bakıyorum. Gözümün önüne müşterisi devamlı olsun diye aslında umursuyormuş, değer veriyormuş gibi yapan mağza sahibi geliyor. Bir daha bakıyorum. Gözümün önüne her Pazartesi sabahı ve her Cuma akşamı “bir an önce bitsin de gidelim” diye İstiklal Marşı “söyleyen” milyonlarca öğrenci geliyor.

Protokole kurban oluyor kültürümün bir parçası. 23 Haziran’da Artvin. Başka bir gün Ankara, başka bir gün Urfa ve gün be gün bu toprağın her köşesi… Devlet babanın sert bakışları altında ezilen zarif ve kıvrak hareketlerin sessiz çığlığı o sıkkın bakışlar.

Devletimizin bugüne kadar izlediği asimilasyonun bir mikrokozmosu bu fotoğraf. Kendisine yabancı bir kültürü izlerken “farklarımızla beraberiz” demiyor devlet babanın gözleri. “Benimsin” diyor oynayanlara çevrilmiş o bakışlar, o kalkık kaş. Olduğu gibi kabul etmiyor, sahipleniyor. Ataerkilliğin tavan yapması ve yönetime yansımasının mükemmel bir fotoğrafı.

Sorun ne Haşim Kılıç, ne de bıkkın bir şekilde oynayan ekip. Fakat bütün sorunlarımızın özeti o fotoğraf. Siyasi çekişmemizden, kültürel hoşgörüsüzlüğüme, cinsiyet sorunlarımızdan, çarpık devlet anlayışımıza, sevgisizliğimizden, günlük hayatımızdaki zorunluluklarımızın bizi nasıl erittiğine kadar. Fakat, telaşlanmayın, hepsi normal. Çevirin bakışlarınızı öte yana. Bir protokol bugün başka bir şehirde, başka bir protokol yarın başka bir şehirde, başka bir kültürde. Ve hepsine kurban benim kültürlerim, hepsine feda bu toprağın her köşesi.