2004 yılında Siyahi dergisinin 1. sayısında önemli bir söyleşi yayımlandı. Rahmi G. Öğdül’ün çevirdiği Todd May’in Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi kitabı Türkiye’de 2000 yılında yayımlanmıştı. Süreyyya Evren – Kürşad Kızıltuğ ikilisinin sorularını cevaplayan May’in söyleşisi, o dönemde memleket semalarında bir postyapısalcı anarşist rüzgarı estirmiş, fanzinlerde Meksikalıların da tartıştığı siyaset felsefesi oldukça ilgi görmüştü. Bu değerli söyleşinin hatırlanması amacıyla, Süreyyya Evren ve Siyahi dergisinin izniyle burada yeniden dillendiriyoruz. – F!

Postyapısalcı anarşist düşünce mahallesinin baba yazarlarından Todd May ile şunu, bunu, onu ve diğerlerini konuştuk. Aşağıda bir yerlerde… (Sorular Süreyyya Evren – Kürşad Kızıltuğ)

Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi’ni 1994’te yayınladınız. Sonra ne oldu? Akademik çevreler ve anarşist okurlar nasıl karşıladılar kitabı?

Todd May: Komik aslında. İyi ya da kötü bir akademik tepki gelmedi, kısmen anarşist çevrelerde daha önce pek çalışmamış olduğumdan oralardan fazla tepki de beklememiştim. Bununla beraber, birkaç yıl sonra, bir anarşist konferansa davet edildim ve pek çok anarşistin kitabı okumakta olduğunu gördüm. Konferansta kitabın popülerliğinin Foucault gibi postyapısalcılarla anarşist yaklaşımı biraraya getiren ilk kitap olmasından kaynaklandığını söylediler bana. O konferansta, ve o günden bugüne katıldığım diğer toplantılarda fark ettiğim şey, pek çok genç okurun, Foucault, Deleuze ve Lyotard gibi düşünürlerle yetiştikleri için kitaba sempatiyle yaklaştıkları oldu. Kimi daha geleneksel anarşistler ise yaklaşımıma daha mesafeli durdular.

Kimlik politikaları artık bir çıkmaz noktaya vardıklarını ortaya koydular. Yapmamız gereken, baştan başa tüm mücadeleler arasında dayanışmayı korurken, aynı zamanda pek çok mücadelenin yerel ve indirgenemez mizacını da bir an önce kavramaktır.

Kitap 2000 yılında da Türkçe’ye çevrilip yayınlandı. 1

İtalyanca’ya da çevrildi, ve anarşist eğilimli İtalyan dergileri sonra benden yazılar istediler. Muhtemelen yakında İspanyolca’ya da çevrilecek. (Uruguay’da).

Kitabın ardından postyapısalcı düşünce ile anarşizmin ilişkileri üzerine düşünmeye devam ettiniz mi? Bu konuda çok sayıda makalenin yanı sıra kitap oylumunda da Saul Newman’ın Bakunin’den Lacan’a adlı çalışması ile Lewis Call’un Postmodern Anarşizm’i yayınlandı…

Doğrusu, o zamandan beri konu üzerine pek başka birşey yazmadım, ama farklı biçimlerde de olsa meseleyle ilişkimi hep sıcak tuttum. Saul Newman’ın aynı konu hakkındaki tezini (şimdi mükemmel bir kitap oldu) ve Lewis Call’un Postmodern Anarşizmi’ni yayınlanmadan önce okudum. Ayrıca anarşist konferanslara davet edilecek kadar şanslıydım, ve oralarda çeşitli anarşist yönelimlere sahip insanlarla meseleleri tartışabiliyorum. Benim için, politikanın içindeki insanlarla tartışmak işin en tatmin edici kısmı. Bu bana fikirlerin sahaya çıkınca nasıl yol aldıklarını görme şansı veriyor.

Dediğim gibi, her iki kitabı da yayınlanmadan önce elyazması halindeyken okudum ve her ikisini de sevdim. Saul’un kitabı benim direnme eğiliminde olduğum daha Lacancı bir yönelime sahip. Lacan’ın bireysel öznesinden kolektif eyleme hareket edebilmek mümkün mü, bundan emin değilim. Ayrıca, daha ziyade Foucaultcu bir perspektiften gelen biri olarak, herhangi bir psikanalitik yaklaşım konusunda ihtiyatlı davranırım. Sonuçta ikna olmadıysam da Saul’un böyle bir hamleyi savunuşunun güçlü olduğunu söylemeliyim. Ve kitabı gayet açık bir dille yazılmış. Lewis Call’un kitabıysa ne benim ne de Saul’un kitabında olmayan sanatsal bir boyut katıyor. Siberpunk üzerine bölümü bir harika, oradan çok şey öğrendim. Call ayrıca çalışmasına Baudrillardcı bir perspektif de katmak istiyor, ki bu da benim yaklaşımımdan çok uzak. Ama yine de bu perspektifi çok iyi ele alıyor.

Bugün yazsanız Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi’nde değiştirmek isteyeceğiniz bir yer olur muydu?

Eski çalışmalarıma dönmek konusunda tereddütlüyümdür. Şu ya da bu pasajı okuyup berbat bulmaktan korktuğum için onları yeniden okumam. Genel olarak, yine de, kitabın yönsemesi hâlâ hoşuma gidiyor. Her ne kadar üç çağdaş düşünürü tartışıyorsam da esas bakış açısı Foucault’dan geliyor. Bugün Foucault ile Deleuze arasında, o gün gördüğümden daha fazla fark görüyorum, ve bugün yazsam muhtemelen Deleuze ile ilgili yaklaşımımı bir parça yenilemem gerekirdi. Ayrıca, benim daha çok postyapısalcılıkla yakından ilişkili olduğunu iddia ettiğim kimi temaların, daha belirsiz biçimde olsa da, geleneksel anarşizmde de yer bulmuş olduğunu ifade eden pasajlar olurdu.

Bugün Deleuze’e yaklaşımınızı nasıl değiştirirdiniz diye sorsak?

Geçen yıllar içinde, Deleuze’ü daha yoğun olarak inceledim, ve kısa süre önce de hakkında bir kitap hazırladım.2 Onun ontolojik yönelimli yaklaşımıyla Foucault’nun ontolojik olarak daha ihtiyatlı yaklaşımı arasındaki fark derinlere gidiyor. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi’nin Deleuze’ünkinden çok Foucault’nun yaklaşımına meylettiğini sanıyorum, ama Deleuze’ün yaklaşımını yanlış temsil ettiğimi de düşünmüyorum. Vurguyu nereye kaydırdığınız meselesi önemli.

Postyapısalcı anarşizmle Seattle sonrası küreselleşme karşıtı hareketler arasında herhangi bir paralel motif görüyor musunuz?

Kesinlikle. Geleneksel marksizme kıyasla küreselleşme karşıtı hareketin yaklaşımı nüanslara çok daha fazla yer veriyor. İlerici mücadeleyi (mesela üretim ilişkileri gibi) yalnız tek bir cephede gerçekleşiyor gibi görmüyor, ama buna karşın politikayı ve ekonomiyi kendi karmaşıklığı içinde kavramaya çalışıyor. Her ne kadar benim kitabımı etrafında kurduğum pratikler kavramı küreselleşme karşıtı hareket tarafından kullanılmıyorsa da, indirgenemez mücadeleler, yerel politikalar ve ittifaklar, etik bir yönseme ve özcü düşünceye karşı direnç göstermek gibi bazı ortak fikirler olduğu açık.

ToddMay-2013

Postyapısalcılık ve anarşizm içindeki avrupamerkezcilik karşıtı motifler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Son olaylar gözönüne alındığında daha anti-Amerikancı bir yönelime karşı hassasiyet göstermek istenebilir. Egemen kültürlere ayrıcalık tanımamak yönündeki genel fikir önemlidir, ve hem postyapısalcılığın hem de anarşizmin bu fikirde güçlü kökleri vardır. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi’nde açıklamaya çalıştığım, ve Postyapısalcılığın Ahlak Teorisi3 kitabımda daha da kapsamlı olarak ele aldığım gibi, kişinin kendi etik yöneliminden kaçması mümkün değildir, bundan ötürü, başka şeyler bir yana, bu başkalarına saygı duymanın da itici kuvvetidir. (Ayrıca bununla bağlantılı olarak karmaşık ve zengin bir rölativizm konusu var, ama onu şimdilik bir kenara bırakıyorum.) Bununla beraber, birinin etik yönelimini ciddiye almak aynı zamanda ötekinin görüşlerini de ciddiye almak demektir. Bu nedenle, avrupamerkezciliğin ya da ona eşdeğer bir Amerikancılığın eleştirisiyle Avrupa ve Amerikan geleneklerinin etik değerlerine sadık kalan bir bağlılık arasında hiç bir çelişki görmüyorum. Biz solda olanlar ahlak değerlerinin sahiplenilmesi meselesini sağa bırakma eğiliminde olduk. Bence bu bir hatadır. Sağın uyguladığı tahakkümün ahlaksal hiçbir yönü yoktur, ve sağın yaptıkları hakkında etik ve ahlak terimleriyle daha açık konuşmaya başlasak en iyisi olurdu.

11 Eylül olaylarından sonra dünya politikası için bir ipucu görüyor musunuz? 

Bu soruya nasıl yaklaşacağımı bilemiyorum. Çok iyi bir soru, cevap vermek istiyorum ama bir bilgeymişim gibi davranmak da istemem. Bazı açılardan, acil mesele basit: ABD hakimiyetini kırmak. Bununla birlikte, küreselleşme karşıtı hareketin açıkça teşhis ettiği, tehlike altında olan daha karmaşık politik ve ekonomik konular da var. ABD hakkında, daha fazla sömürü için bir bahane olarak kullanılan 11 Eylül terimleriyle düşünmeyi bırakmak da gerekli. Bununla birlikte, Bush yönetiminin yaptıkları o kadar açık ki benim durumun altını çizmeme gerek bile yok. Her ne kadar, yirminci yüzyıl Marksizminin kaderinin gösterdiği gibi tek bir sorun yoksa da genel sorun üzerine bunu söylemek isterim. Öte yandan, kimlik politikaları artık bir çıkmaz noktaya vardıklarını ortaya koydular. Yapmamız gereken, baştan başa tüm mücadeleler arasında dayanışmayı korurken, aynı zamanda pek çok mücadelenin yerel ve indirgenemez mizacını da bir an önce kavramaktır. Bu iki talebi dengelememize imkan veren şeyin etik bir yönelim olduğuna inanıyorum.

Evrensel bir postyapısalcı anarşizm olabilir demektense postyapısalcı anarşizm için evrensel bir etik olabilir demek daha iyi.

Günümüzde “Üçüncü Dünya” ve postkolonyal çalışmaların önemi hakkında ne düşünüyorsunuz? Ve sizce evrensel bir postyapısalcı anarşizm olabilir mi?

Postkolonyal çalışmalar önemli bir entelektüel hareket olmayı sürdürüyor, özellikle de ABD’nin sömürgeciliğe çok benzeyen birşeye dönme girişimleri ışığında. Yine de, bazen postkolonyalizmde birikebilecek “kurban statüsü” beni kaygılandırıyor. O geçmişten sıyrılmak için Deleuze’ün uçuş çizgileri (lines of flight) diyeceği çıkış yollarını aramaksızın sömürge sonrası (postcolonial) bir toplumun hastalıklarını sömürgeci geçmişte aramakta Nietzscheci anlamda tepkisel (reactive) birşeyler var. ABD kendi hegemonyasını empoze etme arayışındayken, üçüncü dünya hareketleriyle Avrupa’daki hareketler arasında yeni mücadele alanları açacak ittifaklar kurulacağı konusunda umutluyum.

Peki evrensel bir postyapısalcı anarşizmin mümkün olup olmadığı konusunda ne diyorsunuz?

Bu zorlu bir soru, kısmen pek çok anlama gelebileceği için. Eğer evrensel bir politik program olup olmadığını kastediyorsanız, yanıt hayır olacaktır. Benim (o anlamda daha evrensel olan) stratejik siyaset felsefesiyle taktik siyaset felsefesi arasında yapmaya çalıştığım ayrımın da göstermeye çalıştığı buydu. Siyasal değişiklik her zaman belirli siyasal tarihlere ve bağlamlara cevap vermek zorundadır. Öte yandan, örneğin sömürüye muhalefet gibi, evrensel kabul edilecek belirli ilkeler de olabilir. Evrensel bir postyapısalcı anarşizm olabilir demektense postyapısalcı anarşizm için evrensel bir etik olabilir demek daha iyi.

Sizin kitabınızda ve başka çalışmalarda postyapısalcılıkla anarşizm arasındaki paralel motiflerin izlerini sürebiliyoruz. Peki ya dünyanın modern öncesi anarşizan rizomatik gelenekleri? Genel olarak farklı kültürlerdeki heterodoksiler?

Bu önemli bir soru, ama benim bilgimin az olduğu bir alan. Benim gibi daha çok çağdaş Avrupa’ya odaklanmış entelektüellerin çalışmalarını alıp başka geleneklerin çalışmalarına eklemlemek kuşkusuz önemli bir ileri adım olurdu. Ben sadece benden daha konuya hakim birinin bu görevi üstlenmesini umabilirim.

Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi’nde, Max Stirner’i Benjamin Tucker ile beraber daha çok muhafazakar bir gelenekle ilişkilendiriyorsunuz, ve bugünkü Nozick’in pozisyonuna bağlıyorsunuz. Halbuki Newman (Andrew Koch’un ardından) Stirner’i ilk postyapısalcı olarak alıyor ya da en azından onun çalışmalarını postyapısalcı taktik bir siyasal felsefeye bağlıyor Nozick’e bağlamak yerine. Bu yer değiştirme hakkında ne düşünüyorsunuz?

Newman’ın Stirner’i ele alışı ilginç, ancak onunla tartışmak istemiyorum. Newman postyapısalcılığa psikanalitik bir yaklaşımla daha çok ilgili olduğu için Stirner’i ve onun ego kavramına sarılması da kendi genel projesiyle uyumlu. Benim üzerine çalıştığım analiz seviyesi ise pratikler olduğu için, benim açımdan Stirner Nozick’in tarafına daha yakın düşüyor.

Fransız postyapısalcı düşüncesini serbest piyasa liberalizmi ve Marksizmden farklı bir alternatif siyaset felsefesi çerçevesi olarak alıyorsunuz. Ve postyapısalcı anarşist siyaset felsefesinizi bu çerçevenin üzerine inşa ettiğinizi söylüyorsunuz. Neden bir anarşist siyaset felsefesi çerçeve olarak seçilmek için uygun değildi? Sonuçta nasıl anarşist geleneği bir bütün olarak almayıp postyapısalcı seçmeler yapıyorsanız, postyapısalcı yazını da bir bütün olarak miras kabul etmeyip belirli yazarları seçiyorsunuz. Fakat sonunda vardığınız da ‘yeni bir postyapısalcılık’ değil ‘yeni bir anarşizm’ oluyor…

Bu, benim de daha önce üzerinde düşünmediğim, ilginç bir soru. Sanırım çerçevenin o taraftan değil de bu taraftan gelişmesinin iki nedeni vardı. Birinci neden otobiyografik, anarşizme postyapısalcılık üzerinden vardım, ve dolayısıyla anarşizmi hep postyapısalcılığın gözleriyle görme eğiliminde oldum. İkincisi ve daha önemli neden ise benim burada geliştirdiğim bakış açısının postyapısalcılığa daha yakın olmasıdır. Postyapısalcılıktan bazı seçmeler yapmış olsam da Foucault, Deleuze ve Lyotard’ın düşüncelerine yakın kaldım. Eğer anarşizme dair yorumumda haklıysam, o zaman geliştirdiğim çerçeve anarşist geleneğin bazı özelliklerini ödünç alırken bazılarını reddetmektedir. Postyapısalcılıkta reddettiğim hiçbir şey, geleneksel anarşizmin belirleyici özellikleri arasında yer alan hümanizmi ya da olumsuz bir erk görüşünü reddetmemle örtüşmüyor.

Klasik anarşizmi tanımlarken, erken anarşist tarihin pratiklerine hiç bakmıyor, sadece klasik anarşist yazarların metinlerini referans gösteriyorsunuz. Aynı bakışı, diyelim İspanyol Devrimi gibi anarşist pratiklere de uygulasaydınız sonuç ne olurdu?

Benim anarşist tarih bilgim sınırlı, o yüzden lütfen benim cevabımı bu alanda henüz çömez olan birinin cevabı olarak kabul edin. Sahadaki uygulamalar genelde teorik konumları değiştirir, benim siyaset felsefemi pratikler seviyesinde kurmamın sebeplerinden buydu. Anarşist pratiklere, örneğin son yıllarda küreselleşme karşıtı hareket içinde ABD’de görülen anarşist pratiklere bakarsak, hayran olacak çok şey görürüz. Bununla birlikte, hâlâ eksik olan şey, kendimiz hakkında düşündüğümüz terimlerin kendilerinin politik olarak yüklü olduğu fikridir. Sadece yüzeyde yanlış gözükenler üzerinde değil, kendi düşünüş terimlerimiz üzerinde de durmamıza olanak sağlayacak daha düşünümsel projelere ihtiyaç var. Foucalult, Deleuze ve Lyotard’ın yazıları işte bu noktada yardımcı olabilirler bize.

Toplumsal cinsiyet (gender) baskısı hemen tüm toplumlar için karakteristiktir, ama okuduğum hiçbir feminist, marksistlerin ekonomik olmayan baskıların ekonomik baskılara indirgenebileceğini savunmalarına benzer şekilde tüm baskı biçimlerinin cinsel baskıya indirgenebileceğini savunmadılar.

Postyapısalcı düşünürlerin bir dereceye kadar da olsa 68 olaylarından etkilendiklerine dair görüşe ne diyorsunuz? Eğer durum buysa, anti-otoriteryanizm, temsiliyetin reddi ya da anti-hiyerarşi gibi ‘taktik siyasi öğelerin’ bu hareketlerde de mevcut olduğunu söyleyemez miyiz? 

Kesinlikle söyleyebiliriz. Bu bana tümüyle doğru görünüyor. Her ne kadar bu öğelerin bir kısmı 68’den önce etrafta dolaşmaya başlamış olsa da, Mayıs 68 olayları, onları daha önce yoksun oldukları bir uyum ve tutarlılıkla biraraya getirdi.

Çağdaş feminist çalışmaların taktik siyaset felsefesine daha yakın olduğunu söylüyorsunuz. Bununla tam olarak neyi kastemiştiniz, örnek vermeniz mümkün mü?

Pek çok marksistin tersine, çoğu feminist, mücadelelerini pek çok diğer mücadele arasında bir mücadele olarak görür. Önemli bir mücadeledir, ama tek mücadele değildir. Toplumsal cinsiyet (gender) baskısı hemen tüm toplumlar için karakteristiktir, ama okuduğum hiçbir feminist, marksistlerin ekonomik olmayan baskıların ekonomik baskılara indirgenebileceğini savunmalarına benzer şekilde tüm baskı biçimlerinin cinsel baskıya indirgenebileceğini savunmadılar. Feminizm kendisini ırkçılığa, sömürüye, konformizme karşı mücadele gibi diğer mücadelelerin yanında bir başka mücadele olarak görüyor gibidir.

90’lardan sonra belirginleşen, Negri ve Hardt ya da Holloway gibi isimlerce temsil edilen, tabiri caizse ‘yeni-otonomizm’ ya da ‘açık-marksizm’ hakkında ne düşünüyorsunuz? Görüşlerini taktik siyaset felsefesine mi stratejik siyaset felsefesine mi yakın bulurdunuz?

Özellikle Negri ve Hardt’ın düşüncesi, Deleuze’den derinden etkilenmiştir. Bu anlamda, (aslında benim de yaptığım gibi) siyasi eylem için geniş bir çerçeve önerseler de, çalışmaları esas olarak taktik yönelimli gelir bana. İmparatorluk’un sonunda tavsiye ettikleri mücadeleler değişiklik için birer şablon değil, daha çok insanların dahil olabilecekleri mücadele türleri için önerilerdir.

Bir de sizin ‘stratejik’ ve ‘taktik’ terimlerinizin kökenlerini sormak istiyoruz. Nereden geliyorlar? Bu anlamlar için neden özellikle bu terimleri seçtiniz? Lenin’in her iki terimi kullanışıyla sizin tercihleriniz arasında bir bağlantı var mı?

Aslında, onlar sadece kendi siyasi örgütlenme deneyimlerimden ödünç aldığım ve kendime göre yeniden tanımladığım usûle dair terimlerdi. Genel bir strateji ile yerel bir taktik arasındaki tezat, bana, herşeyi kapsamaya çalışan siyasi teoriler ile postyapısalcıların ve anarşizmin önemli eserlerindeki mücadelenin yerel ve indirgenemez doğasına karşı daha duyarlı olan görüşler arasındaki farkı göstermek için kullanışlı bir yol gibi gözüktü. Özel olarak Lenin’in bu tercihle hiç bir alakası yoktu.

Ana argümanlarınızdan birisi, anarşizmin insan doğasını iyi olarak kabul ettiğine işaret ediyor. Human Nature and Politics in Nineteenth Century Social Anarchism’in4 yazarı David Morland ve kimi başka yazarlar, insan doğasına dair bu anarşist görüşe karşı çıkıyorlar. Morland, anarşistlerin insan doğası kavrayışının zannedildiği gibi ille de iyi olmadığını kanıtlamaya çalışıyor. Aslında, biraz daha karmaşık ve zaman zaman da tam tersi bir insan doğası tarifi çıkartıyor ortaya. İktidara geçen insanlara karşı sürekli uyarı anarşizmin hep ısrarcı olduğu bir önlem olmuştur, özellikle Bakunin’de. Malatesta dahi, Colin Ward’un alıntıladığı gibi, insan doğasına yönelik bu inançsızlığı paylaşırdı. Bu konuyu yeniden tartışmak ister miydiniz?

Tüm anarşistlerin iyi kalpli insan doğası fikrine katılmadıkları, öte yandan da bazı anarşistlerin kararsızlık duymadan bu fikre inandıkları açık. Kitabımda ben ikinci duruma örnek olarak Kropotkin’i verdim. Bununla beraber, pek çok anarşist düşüncenin kaynağını oluşturan ondokuzuncu yüzyıl, insan doğasının karakterinin tartışıldığı bir arenaydı. Bu konuda tartışacak birşey olmadığı fikri ise çok daha yenidir. Benim kendi anarşist yazın okumama göre iyi insan doğası anlayışı, anarşizmde dışlayıcı değilse de merkezi bir temadır. Eğer anarşistlerin insan doğası kavramını reddettiklerine dair ikna edici bir sav geliştirilebilirse buna sarılırım. Bu, postyapısalcılıkla anarşizm arasında çok daha derin bir bağa işaret edecektir.

Hakim bey’in postmodern düşünceyi anarşizmle ilk birleştirme girişimlerinden on yedi yıl, Rolando Perez’in On An(Archy) and Schizoanalisys’inden5 on dört, ve sizin çalışmanızdan on yıl sonra, bugün, postyapısalcı anarşizm(ler) üzerine düşünmek, yeni bir anarşizm tanımlamak, ve klasik anarşizmin modern yönlerinin sınırlarının ötesine geçmek yeni anarşist kuşağın bazı üyelerince acil bir sorun olarak anlaşılıyor. Sizin çalışmanız anarşist literatürde  ayrıcalıklı bir yere sahip, çünkü böyle yeni bir anarşizme duyulan ihtiyacı tanımlayan ilk kapsamlı teorik girişimdi. Son yıllarda, postanarşizm mail grubunda, sitesinde, ve bazı internet forumlarda yapılan tartışmalar yoluyla bu yaklaşımın kapsamı genişliyor, yeni çalışma alanları ortaya çıkıyor, yeni kitaplarla makaleler yazılıyor. Çağdaş anarşizmi oldukça etkileyen küreselleşme karşıtı hareket, anarşizmi postyapısalcılıkla birleştirme gereksinimini daha anlamlı hale getiriyor. Bu çalışmaların ortaya koyduğu yeni meselelerin ışığında, bu alana, önceki çalışmanızı da sürdüren yeni bir katkı yapmayı düşünüyor musunuz?

Sorduğunuz için teşekkürler. Son zamanlarda, Foucault’dan güçlü bir  şekilde etkilenmiş olan Jacques Ranciere’in çalışmaları üzerinde duruyorum. Onun, örneğin radikal eşitliğin önemi gibi ana  temalarının bir çoğu, anarşist düşünceyle yöndeşik. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi’nde geliştirdiğim çerçeveyi genişletmemi sağlayacak biçimde Ranciere’in fikirlerini geliştirebilmeyi umuyorum. Ancak bu projenin henüz başlarındayım.

Ve çok önemli bir başka konuyu da postyapısalcı anarşizme ekleyerek söyleşimizi bitirmek istiyoruz: Biliyoruz ki yıllardır Filistinlilerin hakları üzerine de çalışıyorsunuz, ve kısa zaman önce İsrail’in 2002’deki işgaliyle ilgili bir kitap hazırladınız6. Bu konudaki görüşleriniz ve perspektifiniz hakkında biraz malumat verebilir misiniz? Ve Ortadaoğu’daki mevcut durumu nasıl görüyorsunuz?

Tartışmakta olduğumuz zorlu hatta çoğu kez ele avuca sığmayan diğer konulardan farklı olarak, Filistin topraklarının işgali meselesi, son derece basit bir mesele oluşundan ötürü bana çok çarpıcı geliyor. İsrail Filistinlilere karşı yavaşca bir soykırım uyguluyor. Bu projenin geçmişi Ben-Gurion gibi ilk siyonistlerin metinlerinde de bulunabilir. Siyonizm her zaman bir maksimum genişleme ve yerli Filistinlilerin yerlerinden edilmesi projesi olmuştur. Çözüm basit: İsrail 1967 sınırlarına geri çekilmeli, ve böylece işgali sona erdirmelidir. Ayrıca, topraklara dönüş hakkı tartışılarak tanınmalıdır. İsrailli yerleşimcilerin böyle bir dönüşe imkan vermeyecek kadar çok olduklarını söyleyeceklere cevabım da öyleyse Yahudilerin ve Filistinlilerin eşit siyasi statüye sahip oldukları tek bir devlet olacaktır. Garip ama, bu İsrail’i tanımaya ve iki devlet çözümünü kabul etmeye zorlanmadan önce Filistinlilerin kendilerinin önerdiği çözümdü.

Çeviri: Süreyyya Evren. Siyahî Sayı 1, Sayfa 12 İki Aylık Kültür Dergisi, 2004, İstanbul.

  1. Todd May, Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, çeviren: Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2000
  2. Todd May, Deleuze: A General Introduction, Cambridge University Press, Şubat 2005’de basılacak
  3. Todd G. May, The Moral Theory of Poststructuralism, Pennsylvania State University Press, 1995.
  4. David Morland, Demanding the Impossible: Human Nature and Politics in Nineteenth Century Social Anarchism, London ; Washington : Cassell, 1997.
  5. Rolando Perez’in On An(Archy) and Schizoanalisys, New York: Autonomedia, 1990.
  6. Muna Hamzeh (Editor), Todd May (Editor), Operation Defensive Shield: Witnesses to Israeli War Crimes  Pluto Press, Haziran 2003. 
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page