Toplumda bir şekilde kendilerine yer bulmuş, kıçlarını bir araya sıkıştırıp hayat denen durmaca-koşmacaya kapılmış hemen herkes en azından bir kez Monroe’yu acayip şekillerde hayal etmişlerdir, diye yorumlar yapılıyor. Buna dair bir fikrim yok. Herkes uçakla seyahat etmekten korkar, sadece bunu bilirim. Yanımdaki de bu haliyle, tedirgin olmuş tiplere benziyor. Elleri terlemiş. Koltuğa sıkıca yapışmış. Havası hızla muğlaklaşan, plastikleşen uçakta sağa sola kaçamak bakışlar atıyor, rahatsız tavırlarla kıpırdanıyor. Öyle bir adam ki yanı başında kuş sürüleri gözlerini ayırmadığı küçük pencereye saldırıyor, uçak aniden irtifa kaybediyor da yoğun hava boşluğunda ıslık çala çala birden inişe geçiyor veya yolcular arasından ayağa fırlayan biri ceketinin altındaki şişi gösterip inilecek yeni bir havalimanının adını veriyor, herkesin şu andan itibaren rehine olduğunu belirtiyormuş gibi renkten renge giriyor, sinirden stresten damla damla terliyor. Uçağa binmenin garabeti bir yana, adam birazdan tık diye son nefesini salacak, başı omzuma düşecek diye endişeleniyorum. Monroe endişesi bu, diyorum gazeteye gömülüp. Bu ana dek yaşadıklarım yeterli gelmedi, daha iyisine bakınmalıyım, bundan daha iyi bir hayata, daha şanslı anlara, daha mutlu insanlara rastlamalıyım. Marilyn Monroe’nun 1974 yılındayken çekildiği iddia edilen haberin yazısına ve fotoğraflarına bakıyorum. Umudunu canlı tutan sözleşmeyi kaybeden Monroe, çareyi porno film çekmekte bulmuş, diyor haber. Klişeleri bilindik acınası bir konu bütünlüğüne ekleyip, Monroe’nun etini böyle sahte, adi, eline yapışan mürekkebin kustuğu gazete sayfasına basmaya yeltenmiş olmalarına şaşıyorum. Monroe’nun ölümünden on yıl sonra ortaya çıktığını iddia ediyor. Yok efendim eski kocası bu filmi satmış da, yok diğeri buna dudak uçuğunu patlatan paralar ile satın almış da filan. Makalenin en ilginç kısmına takılıyorum, orada duraksıyorum. Yanımdaki adamla birlikte ellerimin terlediğini hissediyorum. Monroe koltukta bıyıklı bir adamı beceriyor, diyor. Tekrar tekrar okuyorum. Kelimeler eğiliyor, bükülüyor, Monroe’nun adı gözümün önünde eriyor, değişiyor, kıvrılıyor, tekrar toplanıyor ve bir sahneye dönüşüyor. Monroe’nun etli kalçasının bıyıklı, vücudu kıllı bir adamın üzerinde buruşa buruşa zıpladığını görüyorum. Terliyorum. Gazeteyi biraz kızgınlık çokça kıskançlık ile bırakırken, yanımdaki adam sakince, “Monroe değil o,” diyor. “Saçının bittiği yer aynı değil.” İkimiz de rahatlıyoruz.

A n l a t a n: S e l i m   G e r i

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page