Magritte Rene Gonconda 1953

Yedinci sanat olarak da addedilen “Sinema” geç keşfedilmiş olmasına rağmen edebiyat, müzik ya da tiyatro gibi sanat dallarına göre toplumları etkileme ve manipülasyon gücü daha yüksek bir disiplin olmuştur.

Sinemanın “görsel, hareketli -daha sonraları sesli ve renkli-” olması, onun kitleler tarafından tüketilme hızında artırıcı bir işlev edinmiş; gelişen teknolojiyle paralel olarak toplum içinde popülerliği ve kabul edilebilirliği günden güne artmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısına dek özellikle ABD ve Avrupa’da şehir eğlence yaşamında geniş kitlelere hitap eden sinema, 50’li yıllar sonrası televizyonun da kitleselleşmesiyle pabucu dama atılsa da kısa zaman sonra altın çağına tekrar dönebilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD’nin hem ekonomik hem politik bir güç olarak sahneye çıkması, Hollywood endüstrisinin de sinemayı ticari araç olarak eğlence piyasasına daha büyük tepsiler içinde sunması tesadüf değildir. Soğuk Savaş dönemine rastlayan bu tarihler Amerika’nın, Sovyet sosyalizmine karşı dünyaya kapitalizm ve bol soslu “Amerikan Rüyası” pazarladığı yıllardır aynı zamanda.

Hollywood sinema endüstrisinin de zaten rekabet, eğlence ve ticaret ekseninde temellendirildiğini göz önünde bulundurursak, 50’lerden sonra dış koşulların da etkisiyle kendisini bu tür bir ulusal politikayla özdeşleştirmesi pek tesadüf değildir. Bu süreci geçmişten günümüze değerlendirirsek, uzun sayılabilecek bir zaman önce Büyük Düşman’ın (!) kaybolmasına rağmen Hollywood sektörünün hala kutsal misyonundan taviz vermediğini, hatta filmlerin pazarlandığı ülkeleri de göz önünde bulundurursak Amerikan tarzı yaşam ve düşünüş kalıplarının da günden güne bu toplumlarda sağlam temeller attığı söylenebilir.

Kanımca Hollywood sinema sektörü, politika ve sinema arasındaki yakınlığın niteliğini en iyi ifade eden güçlü örneklerden birisi. Bu örnek ekonomik ve askeri yönden güçlü bir devletin dış politika tercihlerinin nasıl kültürel bir sektör; sinema üzerinde hâkimiyet kurduğunu ve çoğu zaman sinemanın araçsallaştırılarak bizzat politik amaçlara hizmet ettiğinin göstergelerinden birisi ayrıca. Tipik bir siyasi yapım gibi algılanmayacak birçok Hollywood filminin peri masalı niteliğinde mutlu sonla bitmesi, izleyicinin düşünmesine fırsat vermeyen hızlı, aksiyon dolu mizacı aslında çabuk tüketim ve birey mutluluğunu yücelten Amerikan liberalizminin dolaylı bir propagandası. Ya da diğer bir adı: Kültürel hâkimiyetle paketlenip süslenmiş politik bir hâkimiyet.

İkinci Dünya Savaşı öncesi ve süresince Naziler tarafından Yahudilere uygulanan işkence ve kıyım hala ne ABD’nin ne de Yahudilerin aşamadığı bir durum. Bu konuyla ilgili çekilmiş film arşivini -ki çoğu yine Hollywood kökenli- ve bu filmlere gösterilen ilgi ve verilen ödülleri değerlendirdiğimizde bunun bir zaman sonra salt bir hikâye anlatarak olaya dikkat çekmek, sanat yapma ihtiyacı ya da durumdan habersiz insanları aydınlatma gereğinden doğduğunu söylemek abes kaçar. Bu durumda Almanya’da yaşanan trajedi karşısına insan hakları savunucusu kimliğiyle seyirci önüne çıkarılan Hollywood etiketli soykırım filmleri, aynı hassaslığı ve ahlaki sorumluluğu neden Kosova ya da Afganistan ya da Irak’ta yaşanan trajediye karşı hissetmiyor? Sorunun kendisi sinemanın etki alanının genişliğinden kaynaklanan siyasi manipülasyona açıklığını kanıtlıyor.

Hollywood sineması dışında Sovyet sineması -ki alışılmış sinemadan biraz farklı- da siyasi ideoloji arası olarak kullanılan diğer bir örnek olarak verilebilir. Komünist parti yönetimi tarafından nerdeyse tamamı yasaklanan özgür bir sinema sektöründen bahsetmek zaten imkânsızdı. Totaliter anlayış, sinemayı, sanat ve estetik kavramlarından arındırarak, komünist ideoloji lehine toplumu politize etme aracı olarak kullanmış, ABD’nin Hollywood direğiyle sallandırdığı kapitalizm bayrağına karşı Sovyetler de bir nevi propoganda aracı olarak sinemadan yararlanmıştır.

Siyasi nitelikli imgesel sinemada “gerçek” diye iddia edilen hikâye ve imgelerin ciddi bir meşruiyet sorunsalı vardır. Sinema her şeyden önce her sanat disiplininde olduğu gibi sübjektif bir deneyimdir. Bunun yanında büyük anlatıların altının gitgide oyulduğu son zamanlarda “gerçeklik” dediğimiz durumun tekliği ve evrenselliğinden söz etmek anlamsız olacaktır. Gerçekliğin işte bu çok yönlülüğü kanımca politik sinemadaki sıkıntının kaynağıdır. Çoğunlukla biyografi ya da tarihi olaylar ön planda tutularak yapılan bu filmlerin-özellikle Hollywood kaynaklı olanların- toplumların fikir ve davranış kalıplarını etkileme gücü dikkat değerdir. Eğer bu filmlerin odak noktasındaki olay, mekân ya da toplum hakkında çok da fazla bir şey bilinmiyorsa filmin bu etkisel gücü özellikle ön yargı oluşumunda kat be kat artar.

Alan Parker’ın 1978 yapımı Midnight Express adlı filmi Türkiye’ye karşı oluşmuş kati yargıları bakımından iyi bir örnektir. Bu filmin hiçbir gerçeklik payı olmadığını kesinlikle iddia etmemekle beraber işaret etmek istediğim nokta, bu örneğin çok da fazla gerçekçi olmayan politik filmlerin toplumların düşünüş biçimlerini nasıl etkilediğini açıklamasıdır.

Konuyla ilgili bir sinema filmi genellikle kalın bir tarih kitabına göre daha güçlü ve popüler bir alternatiftir. Nitekim tarih kitapları, dipnotları ve kaynakçasıyla incelediği olayla ilgili göreceli olarak daha gerçekçi bir profil çizmesine rağmen, sinema bu objektiflik determinizmden daha bağımsızdır. Yönetmen tarafından tamamen kişisel bir bakış açısından süzülüp perdeye yansıyan imgeler izleyicinin de gerçeği haline dönüşebilir. Bunun yanında izafiyetten kaynaklanan gerçeklik çatışmasının yoğunluğu yine bu tür filmlerde daha fazladır. Lakin “gerçeklik” üzerine yaşanan bu çeşitliliğinin çoğu zaman izleyici farkına varamayabilir ve perdede gördüğünü konuyla ilgili mutlak bir gerçek olarak da algılayabilir.

Kapılar ardında kamusal alanda sıkışıp kalamayıp özel hayatımıza her daim nüfuz etmiş “politika” ve envai çeşit sanatsal disiplinin bir sentezi olan “sinema” için insan ve toplum bir beslenme kaynağıdır. Sinema yönetmenin fikir, tahayyül ve ideolojisinin bir yansıtılma aracı iken politika da bireyin bir fikrini sunması veya savunmasıdır. Birisi bilim diğeri sanat olarak adlandırılsa da her iki kavramında tanımı ve algılanışları oldukça geniştir. Bir toplumun politik ve sinema tarihine baktığımızda her ikisi arasında sık etkileşimlere rastlamak mümkündür. Sinema ve politika ilişkisinde baskın gücün hangisine ait olduğu tartışılsa da en azından dünya sinema sektöründe en büyük yüzdeye sahip olan Hollywood sinemasının üzerindeki politik tercihlerin ve kaygıların önemi göz ardı edilemez bir gerçektir. ( “Amerikan sineması Hollywood ideolojisine ve tabi ki ABD’nin siyasi tercihlerine eleştirel yaklaşan bağımsız sinemayı da kapsadığı için bu deyiş yerine bağımsız sinemayı dışarıda tutmak için “Hollywood sineması” deyişini kullandım.)

Sonuç olarak politik sinema sinemayı bireysellikten toplumsallığa doğru eğrilten, aynı zamanda işlediği konuyla ilgili bilgilendirme gibi didaktik bir işleve, konuya dikkat çekerek kabul edilmiş “kimi gerçeklikleri ya da tabuları” sorgulama gibi politik bir işleve ve topluma yeni bir perspektif sunma gibi sosyolojik bir işleve sahiptir. Nitekim bunun yanında gerçeklikle sorunlu bir ilişkisi de olan politik sinema kendini gerçekliğe daha yakın olduğu iddiasıyla ortaya çıkan politik belgesel sinemayla daha fazla meşrulaştırabilir. Belgesel sinema yine imgesel sinema gibi evrensel bir gerçeklik sunma lüksünden yoksun olsa bile, yaratılan ya da kurgusal bir gerçekliğin yerine “olan”ın görselleştirilmesi ve sunulması çok daha gerçekçi bir atmosfer yaratmaktadır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page