Televizyon. Herkes onu suçluyor. Tamam kabul ediyorum artık daha az kitap okuyorum. Milyonlarca dolar vererek çektikleri filmlere ufak bir katkım olsun isterim.

Bilgisayar. Hareket etmeden alışveriş yapabildikten sonra yağmurda yürümeye ne gerek var? Dün on sekiz saat oyun oynadım. Ekranda patlayan beyinleri görünce tatmin oluyorum. Seksten bile güzel.

Uyuşturucu. Asla gerçekleşmeyen düşlerimi unutmama yardım ediyor. Rica etsem biraz açılır mısınız, her an kriz geçirebilirim.

Yirmibirinci yüzyıl. Sıradan, tatminsiz, ve bencil. Ben yirmi yıl öncesinde doğmak istemiştim. İnanacak bir şeyler varken, bol paçalı pantalonlar giyip, Jim Morrison konserine gidebiliyorken ve aşk bitse bile kalbimde sızı kalabiliyorken. Geç kaldım. Şimdi hiçbir şey yolunda gitmiyor ve korkarım mutsuzluk alışkanlık yarattı.

Sabah kalktım. Gece Sonia’ya kavga ettikten sonra eve gelmiştim. Annemin yanına. Annem kanepede sabah haberlerini izliyor, bir yandan da endişeyle bana bakıyordu. Bir şeyler yemek isteyip istemediğimi sordu, karnımın aç olduğunu söyleyemedim. Aslında bir iki sözcük için kendimi zorladım ama olmadı işte. Annem omlet yapmayı önerdi, tepkisiz kaldım. Midemden beynime ulaşan acil durum çağrısını gizlemek için dışarı çıktım. Annemi yanında açık duran bir şişe Jack Daniel’s ile bıraktım.

Sokakta dün gecenin utancıyla ilerlerken yanımdan geçenlere bakmadım. “Ne kadar da garip bir adam…” diyerek yargıladılar. Tanımadığım insanların benim hakkında düşündüklerinin ne önemi olabilir?

Öğlen çekim arasında telefona elimi uzattım. Altıncı seferde tuşları çevirmeyi başardım. Bir iki uzun sinyal sesinden sonra kapattım. Sonia yanlış bir evde çalan telefon yüzünden sinirlendi. Yeniden uyuyamadı. Beynimdeki kelimelerin dudaklarıma ulaşması için hen üz çok erkendi.

Saat dörtte aynada kendime baktım, gülümseyemedim. Bu stresten kurtulmak için iç çamaşırı mankeniyle sevişmeye karar verdim. Arkadaki tuvalette iki kez içine girmeye çalıştım. Onu sevip sevmediğimi sordu. Bazen kadınlara istediklerini vermelisiniz. Ben dürüstüm. Sevmediğimi söyledim. Ağlayarak listesine katılan kadınlardan biri olmak için fazla gururlu olduğunu söyledi. Bazen kadınları anlamanıza imkan yok.

Akşam eve geldiğimde Sonia’ya bir açıklama yapmak istedim. Geceyi annemde geçirdiğimi söyleyip gözlerindeki kırmızılığı almak. Onun yerine biraz sokakta dolaştım, köşedeki barda iki bira içtim. Gece Sonia uyuduktan sonra eve döndüm. Bir gün daha bitti.

Annemin söylediğine göre babamın gidişiyle başladı bu suskunluk. Bir gün eve geldi. Son kalan eşyalarını topladı, annemle tartıştılar ve arabasına bindi. Terk edildim. Annem mutfak dolabının altına sakladığı şişeleri yukardaki raflara kaldırdı. Ben odama kapanıp saatlerce uyudum. İkimiz de gidenin ardından kendimizce yas tuttuk.

Annemin hayatını düzeltmek görevimdi. Onu sızdığı köşebaşlarından ya da adamların evlerinden topladım, Adsız Alkolik toplantılarına götürdüm, yaptığı korkunç erkek seçimlerine rağmen yargılamadan sevdim. Hep serserileri bulurdu. Bir işe yaramayan, pis, suratına baktığınızda yakışıklı bile diyemeyeceğiniz zavallıları.

Benim çabalarım hiçbir zaman işe yaramadı. Tahtıravalli gibi gıcırdayan hayatımız unutmak ve hatırlamakla dengelendi.

Keşke kendimi daha çok sevebilseydim. Sabahları ıslak vücuduma losyon sürerken, öğleden sonra solaryum salonunda geçirdiğim on dakikada ya da bir kadının bakışlarını üzerimde hissettiğim anlarda. Kibirle baksaydım yanımdan geçenlere. İltifatları kibar bir gülümsemeyle kabul etseydim. Yapamadım. Böylece hayatı ideal kimliğimden çok uzakta yaşadım. On dört yaşındayken seksi, on beşte çaresizliği, on altının sonlarında esrarı keşfettim. Bir iki kez takıldım. Denemek için. Hiçbir şey değişmedi.

Çok zeki değildim. Doktor, ressam, müzisyen, bankacı, taş ustası olamayacağıma göre güzelliğimi kullanmam kaçınılmazdı. Bir kadın gibiydi hatlarım; kibar, estetik, cüretkar. Flaşlar, vücudumun en güzel konumunu bulmak için harcanan dakikalar, ve sabır. Üzerime takıp durdukları kıyafetleri düşmeden taşıyan bir askılık görevi görüyordum. Bir ara biblo gibi durmaktan çok sıkılmış olduğum dönemde, jigololuk yapmayı denedim. Altmışlarına dayanmış kadınların bir zamanlar sahip olmuş oldukları pürüssüz vücutlarından nefret ettim.

Kadınlar bana seslenmek istediklerinde hep şöyle derdi: “Hey ufak popo, biraz yanıma gel de o beyaz tenine dokunayım.” Hemen her seferinde sahibine itaat eden ufak bir köpek gibi giderdim yanlarına. Biraz koklar, tutkulu kelimeler eder, akıllarını başlarından alırdım. Bir kadını baştan çıkarmanın en kolay yolu buydu. Oysa onlara iltifatlar yetmez, başkalarıyla karşılaştırmanızı isterler. En yakın arkadaşından daha güzel, annenizden daha sevecen, Marilyn Monroe’dan bile seksi. Kadınlar yarışta rakiplerinden öne geçmek için şöyle der: “Hadi sevişelim. Mutfak, küvet ya da bahçedeki çimlerin arasında. Şu anda sana ait olmaktan fazlasını düşünemiyorum. Kollarına al beni.”

Ben de elimi uzatırdım. Kadınlar her seferinde eski aşklarını, geçmişin adamlarını da taşırlardı yatağa. Ben seksi severdim. Kararları yalnızca bedenimin verdiği sayılı zamanlardan biri. Genellikle on beş dakikadan fazla sürmezdi. Kadın kollarımda uykuya daldığı an kalkıp giderdim. Sabah aynı boşluk hissiyle uyanırdım. Telefon çalardı. “Seni seviyorum. Seni şimdiye kadar kimseyi sevmediğim kadar çok seviyorum. Yine öp beni.” Keyfim yerinde olduğunda gülümserdim onlara, sonra buzdolabında yiyecek birşeyler aramaya giderdim.

Kadınlar hep şöyle bitirirdi monologlarını. “Senden nefret ediyorum. Duyuyor musun lanet olası? Senin yüzünden kocamı bıraktığıma inanamıyorum.” Güzel, çekingen, ukala, yalnız, seksi olmalarının bir önemi olmazdı böyle zamanlarda. Hepsinin gözlerinde babamın terk ettiği kadını bulurdum. Annemin yanına koşardım.

Erkeklerle keyfim yerindeydi. Sekiz arkadaş . Sahip olduklarımın hepsi buydu. Dördü havuzum, ikisi muhteşem güzellikteki karım, diğerleriyse onlara yemek verdiğim için. Bir iki kutu bira, futbol maçı, ve yarış arabaları yeryüzünden yok olmadıkça konuşacak konumuz vardı. Birbirimizi sevmek aklımızın ucundan geçmezdi.

Sonia hamile olduğu dönemde hissizleşmeye başladım. Belki ona sahip olmuş olmak canımı sıktı biraz. Çocuk da doğduktan sonra hiçbir yere gidemeyecekti artık. Doğumda aldığı kiloları vermek için rejime başlayacak, spor salonlarında saatler geçirecek ve sonra bebeğini emzirmeye yine eve dönecekti. Sonia artık bir kadın değil, anneydi. Bebeği ağladığında içi parçalanacak, mamasının sıcaklığını en uygun seviyeye getirmek için mutfak saatini kuracak, sütü bozulmasın diye içki içmeyi de kesecekti. Bebek doğduktan sonra eğlence günleri bitecekti. Ama benim biraz daha zamana ihtiyacım vardı. Saçmalamak için birkaç yıl daha.

Ondan o gece Odile’i becerdim. Sabaha karşı herkesin dikkati başka şeylere yönelmişken bodrumda işi hallettim. Tutku yoktu, sadece daha vaktim olduğunu kanıtlama ihtiyacı. Kendime, otuz yaşını doldurunca yalnız kalmayacaklarını haykırırcasına önlerine gelen ilk kadınla evlenen bütün adamlara ve Sonia’ya “İşte böyle olur.” demek istiyordum. “Sen durmadan ağlayan bir velet dünyaya getirmek istiyorsan benden bu kadar”. Ama Sonia kavga edecek kadar bile yaşayamadı. Aynı gece gaz kaçağı yüzünden patlayan evimizde öldü. Kızımla başbaşa kaldığımda bu yeniliğe hiç de hazırlıklı değildim.

Yine de kötü bir baba olmadım. Evet planlarımda bir çocuk büyütmek yoktu ama kaçıp gitmek yerine ondan zevk almayı, annesinin kokusunu özleyen küçük Lili’ye sevgi vermeyi öğrendim. Yine kadınlarla yattım, annemi ziyarete gittim ve artık yaşlanmış bedenimi kaplayan elbiselerle poz vermeye devam ettim. Beni sadece orta yaşlı adamların giyeceği türden ayakkabı, ceket ya da saat çekimleri olduğunda aradılar.

Lili hızla büyüdü. İlk diş, ilk okul günü, ilk adet sancısı, ilk sivilce. Hepsiyle başetmek için kitapçılarda günler geçirdim. “Genç kızlarla konuşma kılavuzu”, “Ona asla asla demeyin!”, “Eyvah kızım on beş yaşında” rafları arasında dolanan babalarla göz göze gelmemeye çalıştım…

Ne yapacağımıı ilk kez Lili aşık olduğunda bilemedim. “Yalnız Babalara Tavsiyeler” kitabının on yedinci bölümde anlatılanla yaşadığım duygunun ilgisi yoktu. Herşeyden önce söz konusu olan kitaptaki Alice değil, kendi minik kızımdı. Ve daha da önemlisi aşık olduğu, sınıfındaki havalı çocuk yerine evli bir adamdı. Biraz dışarı çıkması için kızımı götürdüğüm partide tanıştığı yaşlı adam.

Kıllı ellerinin Lili’ye değdiğini düşünerek çıldırmamak için ona yasaklar, ödüller, duygusal gerilimler yarattım. Lili o herifle görüşmeye, narin bedenini ona sunmaya devam etti. O aşağılık herifin öldüğü güne kadar. Bir partide adamla hesaplaşmak için karşısına dikildiğimde kalp krizi geçirerek kollarıma yığıldı. Yavrusunu korumak için vahşileşen bir kaplan gibi hissettim kendimi.

Yanlış adamdım. Kadınların uzağına gidemeyeceği, bir kez sevişmenin sonrasında ruhuna da sahip olmak için savaşacakları, yalnızlık konusunda oldukça kararlı, göçebe ruh. Kızımın ya da annemin de benim gibi sersemleri seçmesi kaçınılmazdı. Bunu onlara ben öğretmiştim, üstelik ölmeye de hiç niyetim yoktu.

Basit yaşamlar sürdüremediğimiz için sıradan olduk. Pek çok baba gibi kızımla olan ilişkim kötüye gitti. Kapılar çarptı, keşkeyle başlayan ve annesinin ölmemesini dileyerek sonlanan cümleler çoğaldı. Eve geliş saatleri benim koyduğum kurallara göre değil, Lili’nin keyfine göre hareket etti.

İdare etmeyi öğrendim, sessiz kalmayı, dayanamadığım anlarda Odile, Carole, Jane ya da Suzette’le sevişmeyi, annemle beraber açtığımız kitapçıda rafları düzenlemeyi, müşterilere gülümsemeyi. Kısa süre için de olsa hayatın günlük işleri bana sorunları unutturdu. Lili’ye Lilian diye seslenmekten duyduğum rahatsızlığı saklamak için mümkün olduğunca az konuştum. Zaten var olmayan ortak yaşantımız zarar görmedi. Aynı evin içinde yaşamaya devam ettik.

Gerçeği söylemek gerekirse hayatıma giren her kadını sevdim. Belki de sorun burdaydı. Hiçbirini birinden daha çok değil. Hepsi başka bir şekilde mutlu etti beni. Birinin sıkıntısını diğeri aldı. Karım öldükten, annem Vincent’e aşıkken ya da Lili beni terk ettiğimde yalnız hissetmedim. Bir bira açtım, pencerenin kenarına oturdum. Başım dönmeye başladığında dördüncü şişedeydim.

*Bu yazı aynı zamanda K dergisinde yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page