“Eğer Rusların çarı olmasaydım bir İngiliz amirali olmak isterdim.”

Petro ve  1Büyük Petro ya da bizdeki adıyla Deli Petro. Daha 17 yaşındayken bir darbeyle ablasını tahttan indirip çarlığını ilan eder.

Her zaman meraklı biriydi Petro, makinelerin nasıl çalıştığını bilmek isterdi. Doğru dürüst limanı olmayan bir ülkede gemilere tutkundu. En sevdiği şeylerden biriydi gemilerde uyumak. Sevdiği şey sadece gemiler değildi elbet; dans etmeyi, şarkılar söylemeyi severdi. Satranç ve bilardo oynamaktan keyif alır, her gittiği yere teleskobunu mutlaka yanında götürürdü. Davul çalardı. Usturlaplara ilgi duyar, parklarda dolaşmayı severdi. On yedi yaşındayken yabancıların kilise baskısı yüzünden sığındığı Alman banliyösünde yaşamış, Batılı giysilerle dolaşmış, tıraş olmuş, Büyük Perhiz’de et yemişti. Avrupa’da takma isimle tersanelerde çalışıp gemi yapmayı öğrenmişti. Londra’da gözlemevine gitmiş, Königsberg’de ağır silahları, diş çekmeyi ve bir kadavrayı parçalara bölmeyi öğrenmişti. Boyu iki metreydi, küçük elleri ve küçük ayakları vardı. Bu, onun yürürken tökezlemesine neden oluyordu bazen. Özellikle de sarhoşken. Arkadaş toplantılarında en çok içen de oydu. Konuşurken başı sağa doğru sarsılırdı genelde. Yüzünde engelleyemediği tikler nedeniyle mahcup bir şekilde yüzünü öne eğdiği olurdu bazen. Renkli bir kişiliğe sahip olması onun acımasız olduğu gerçeğini değiştirmiyordu elbette. Bazen cellatların yapması gereken işi kendi yapardı. Bir manastıra kapattığı ablasının sevgilisi olduğunu düşündüğü kişiyi öldürüp ablası görsün diye cesedini onun penceresine asmıştı. Zor durumlarda ilginç yöntemlere başvurmaktan çekinmezdi. Örneğin, hammadde bulamayınca ülkedeki kilise çanlarını alıp silah üretiminde kullanmıştı.

Petro ve  2

Halkla yakın olmayı severdi Petro. Eşi Martha Skavronskaya bir hizmetçiydi. (Petro ile evlendikten sonra ismini Katerina adını alır. Petro’nun ölümünden sonra tahta geçip Rusya’nın yeni imparatoriçesi olur. ) Nefret ettiği Moskova’ya gittiği zamanlarda bile kenar mahallerdeki evlerde kalırdı daima. Moskova, Rusya’da yıkmaya çalıştığı anlayışı temsil ediyordu onun için. Kilisenin hâkimiyeti bütün Moskova’nın ruhuna sinmişti. Petersburg, Moskova’ya karşı bir hamleydi, hayalindeki Rusya’ydı.

Petersburg

“Petersburg’da hep muhteşem ve yüce şeyler olacakmış gibi gelirdi bana.”
Osip M.

Petro, 1703’ün sisli bir sabahında Neva Nehri’nin Baltık Denizi’ne döküldüğü bataklık araziyi bir süre dolaştıktan sonra kıyıya doğru yanaşınca atından indi ve “Şehir burada olacak.” dedi. Efsaneye göre Petro bu sözü söylediğinde bir kartal dalışa geçip Petro’nun başının üzerinde dolaşmış ve bir huşu ağacının tepesine konmuştu. Petro, tanrı katına çıkarılmış, şehir Petro’nun adıyla anılır olmuştu.

Petro ve makineler 1

Şehrin inşası için gerekli malzemelerin neredeyse tamamı Avrupa ülkelerinden ithal etmişti. Yerli olan tek şey kireç taşıydı. Avrupa’dan getirdiği şey sadece malzeme değildi; mimarlar, mühendisler, tasarımcılar da getirtmişti. Ortadoğu’dan süs balıkları, İran’dan narenciye ağaçları, Hindistan’dan ötücü kuşlar… On yıl içinde bataklıklar üzerine 35.000 bina yapıldı. Kısa zamandaki bu muazzam yükselişin bedelini ise yaklaşık 150.000 kişi ya sakat kalarak ya da ölerek ödemişti. Şehrin nüfusu ise yirmi yıl içinde neredeyse 100.000’e yaklaşmıştı. Kafasındaki Avrupa idealini hayata geçirmeye çalışmıştı Petro. Petersburg’un mimarisini küçük bir Avrupa’ya benzetmişti neredeyse. Şehrin mimarisinin İtalya, Fransa ve Hollanda’dan esinlenildiğini söyleyip “Bu şehirde bir tür piç mimari saltanatı var.” diyenler olmuştu. A. Herzen, “Diğer bütün Avrupa şehirlerinden, onların hepsine birden benzemesi ile ayrılıyor.” demişti yıllar sonra.

Petersburg’un bir şehirden çok bir Avrupa ideali olduğu açıktı. Modern Rusya’yı Petersburg’dan başlayarak inşa etmeye girişmişti. Şehirdeki gündelik yaşamla da yakından ilgilenmesi bu yüzdendi. İnsanlara nasıl yemek yemeleri, nasıl giyinmeleri, nasıl sohbet etmeleri gerektiğini bile söylemekten geri kalmıyordu. Dindar Rusların sakallarını kestirmesini söylemiş, kesmeyenleri ise sakal vergisine bağlamıştı. Petersburg’un serüveni Rusya’nın Batılılaşma serüveniydi elbet ve bu serüven 1812’de Napolyon seferleriyle birlikte son bulacaktı.

***

Petro, gemilerin Rusya için hayati öneme sahip olduğunun farkındaydı. 1695’te bir tersane kurdurarak ilk Rus donanmasıyla Azak kalesini almayı başarmış, Rusya’yı denizlere açmıştı. “Eğer Rusların çarı olmasaydım bir İngiliz amirali olmak isterdim.” sözü de gemilere ilgisinin stratejik boyutu kadar kişisel olduğunun da göstergesidir.

Petro, 1724’ün Kasım ayında, batmakta olan bir gemide mahsur kalan denizcilerini kurtarmak için suya atlar. Denizcilerini kurtarmayı başarmıştır; fakat kendisi üşütür ve ateşi çıkar. Eski hastalığı nükseder ve 8 Şubat 1725’te ölür.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page