Anarşist Portreler
Çeviri Osman Akınhay

Anarşizm bir yüzyıl önce Avrupa devrimci hareketi içinde önemli bir güçtü; anarşizmin başlıca savunucusu Michael Bakunin’in adı Avrupalı işçiler ve radikal aydınlar arasında, Birinci Enternasyonal önderliği için yarışa girdiği Kari Marx’ın adı kadar iyi biliniyordu. Marx’ın tersine Bakunin, ününü esasen bir isyan kuramcısı değil, eylemci olarak kazanmıştı. Bakunin önceden belirlenmiş devrimler hakkında inceleme yapıp yazarak kütüphanelerde oturacak birisi değildi. Eylem sabırsızlığı içinde ve karşı konulmaz bir coşkuyla 1848 ayaklanmalarına atıldı; başkaldırı dalgasını Paris’ten Avusturya ve Almanya barikatlarına taşıyan Prometheusvari bir kişilikti. Çağdaş bir kişinin sözleriyle, Bakunin gibi insanlar “Kasırgalı bir ortamda yetişir ve fırtınalı havalarda güneş ışığında olduğundan daha iyi olgunlaşır.”

Bakunin’in 1849 Dresden ayaklanmasında tutuklanışı devrimci eylemlerini kesintiye uğratmıştı. Altısı Çarlık Rusya zindanlarında olmak üzere, sonraki sekiz yılını hapishanede geçirdi. En nihayet çıktığında, cezası Sibirya’da ömür boyu sürgüne çevrilmişti; beslenememekten dişleri dökülmüş, sağlığı ciddi ölçüde bozulmuştu. Ama 1861’de muhafızlarını atlattı ve yeryüzünü boydan boya dolaştığı, sansasyonel, uzun ve serüvenli yolculuğuna başladı; ismi, Avrupa’nın dört bir yanındaki radikal grupların gözünde bir efsaneye ve tapınma nesnesine dönüşmüştü.

Romantik bir isyancı ve tarihte etkin bir güç olarak Bakunin, Marx’in asla boy ölçüşemediği bir cazibeye sahipti. “Hakkındaki her şey devasaydı” diyordu Dresden ayaklanmasına katılan arkadaşlarından besteci Richard Wagner, “ilkel bir coşku ve kudretle doluydu.” 1851’deki İtirafında “ucunu önceden göremeyeceği geniş ufuklar” açan “fantastik olana, alışılmadık, işitilmedik serüvenlere” sevgisinden Bakunin’in kendisi de söz eder. Bu durum başkalarında abartılı rüyalar esinlendiriyordu; 1876’daki ölümüne dek, devrimci geleneğin serüvencileri ve şehitleri arasında eşsiz bir yer kazanmıştı. “Bu adam” diyordu Alexsandr Herzen, “sıradan bir yıldız altında değil, kuyrukluyıldız altında doğmuş.” Geniş yüce gönüllülüğü, çocuksu coşkusu, özgürlük ve eşitliğe olan yakıcı tutkusu, ayrıcalığa ve adaletsizliğe bir yanardağ gibi patlayan saldırıları devrinin özgürlükçü çevrelerinde müthiş bir çekim gücü sağlamıştı kendisine.

Ne var ki Bakunin, eleştirmenlerinin değinmekten hiç bıkmadıkları gibi, “sistemler mucidi değil” eylem devrimcisi sayıyordu kendini. Önceden saptanmış tarih yasalarını tanımayı reddediyordu. Toplumsal değişikliğin “nesnel” tarihsel koşulların yavaş yavaş belirmesine bağlı olduğu görüşünü kabul etmiyor, tam tersine, bireylerin kendi yazgılarını biçimlendirdiklerine, yaşamlarının soyut sosyolojik formüllerden oluşan bir Prokrustes yatağına sıkıştırılamayacağına inanıyordu. “Kuram yok, ısmarlama sistem yok, dünyayı kurtaracak bir kitap henüz yazılmadı” diyordu Bakunin. “hiçbir sisteme bağlı değilim. Ben bir doğru arayıcısıyım.” Ona bakılırsa, işçilere kuramlar öğreterek Marx, yalnızca isyanların zaten sahip olduğu devrimci ateşi “özgürlük dürtüsü, eşitlik tutkusu, kutsal başkaldırı içgüdüsü” söndürmeyi başaracaktı. Marx’ın “bilimsel sosyalizminden farklı olarak, kendi sosyalizminin “saf içgüdüsel” olduğunu iddia etmekteydi.

Kropotkin’in dediği gibi, Bakunin’in etkisi entelektüel bir otoriteden çok, öncelikle “ahlâkçı kişiliğine bağlıydı. Bol bol kaleme sarılmasına karşın gelecek kuşaklara tek bir kitap bırakmadı. Durmadan yeni kitaplara başlıyor, kabına sığmayan benliği yüzünden orta yerde kesip bırakıyor, asla bir nokta koyamıyordu. Thomas Masaryk’in tanımıyla, yazılı ürünleri “parçalı, bir yama”ydı.

Yine de Bakunin’in yazdıkları, ne kadar hatalı ve yöntemsiz olursa olsun, modern çağın en önemli sorunlarının bir kısmına ışık tutan kavrayış alevleriyle doludur. Kropotkin, Bakunin’in yazılı mirasına ilişkin olarak, “yer yer düzensiz ama daima parlak genellemelerden söz eder. Doğrusu gerek düşünür, gerekse üslupçu olarak Bakunin’inn değeri bilinmemiştir, oysa edebi yetenekleri ileri derecedeydi, dikkat çekici bir duruluk ve anlatım gücüyle ayırt ediliyordu. Dahası, Tanrı ve Devlette ve diğer yapıtlarınında, ister dinsel ve laik, ister ekonomik ve politik olsun zorbalığın ve sömürünün bütün biçimlerini mahkûm eden bütünlüklü bir toplum felsefesi ve devrim Kuramı ortaya koymuştu, fikirleri de en az kişiliği kadar kalıcı bir etkiye sahipti özellikle 1960’lar ve 1970’lerde fark edilebilecek bir etki. Bakunin’in ruhu hâlâ konuşuyorsa eğer, Mayıs I968’de, anarşizmin siyah bayrağının en yüksekte’ dalgalandığı, Sorbonne duvarlarına kazınan yazılar arasında bakuninci deyişlerin (“Yok etme dürtüsü yaratıcı bir dürtüdür”) dikkat çekici bir yer tuttuğu Paris’in öğrenci semtindeydi: Bizim ülkemizdeyse, siyah militanlar Eldridge Cleaver ve George Jackson, gerek Bakunin’e gerekse 1969’da California Berkeley’de Kara Panter örgütünce bir kitapçık biçiminde yayımlanan Neçayev’in Catechism of a Revoîutinary (Bir Devrimcinin Anahtar Kitabı) adlı yapıtına borçlarını ifade etmişlerdi. Sosyolog Lewis Coser; Bakunin’in fanatik genç İzleyicisinin ardından, “Andlardaki Neçayev” diye adlandırdığı Régis Debray da neo-Bakuninci bir damar saptamıştı. Frantz Fanon’un etkili kitabı The Wretched of the Earth (Yeryüzünün Lanetlileri) de sömürgeci zorbaları yok etmek üzere ayağa kalkan aşağılanmış ve reddedilmişlere ilişkin Manici bakışıyla, sanki Bakunin’in toplu yapıtlarından aktarılmış gibi okunur.

Peki, Bakunin’in temel fikirleri nelerdir? Her şey bir yana; Bakunin modern devrimin doğasını çağdaşlarından, Marx bunun dışında değildi daha berrak görüyordu. Marx’a göre, sosyalist devrim Almanya ya da İngiltere gibi yüksek derecede sanayileşmiş ülkelerde beklenebilecek bir şey olarak, örgütlü ve sınıf bilinçli proletaryanın ortaya çıkmasını gerektiriyordu. Marx köylülüğü yapıcı devrimci eyleme en az yetenekli toplumsal sınıf sayıyordu: Şehir gecekondularındaki lümpen proletarya ile birlikte köylüler, bilgisiz barbarlar ve karşıdevrimin siperiydiler. Bakunin’e göreyse, köylülük ve lümpen proletarya, burjuva uygarlığının yozlaştırıcı etkilerine en az açık kesimler olarak, ilkel kuvvetlerini ve coşkun başkaldırı içgüdülerini koruyorlardı. Gerçek proletarya, orta sınıfların iddialarını ve özlemlerini taşıyan vasıflı zanaatkârlar ve örgütlü fabrika işçilerinden değil, aslında zincirlerinden başka yitirecek hiçbir şeyi olmayan “uygarlaşmamış, yoksul ve cahil milyonlardan oluşuyordu. Buna bağlı olarak, Marx eğitimli ve disiplinli bir İşçi sınıfının devrimci önderliğine İnanırken, Bakunin umutlarını, içgüdüsel adalet tutkusu ve bastırılmaz intikam açlığıyla harekete geçmiş, kızgın şehirli ayak takımının kendiliğinden ayaklanmasıyla birleşen bir köylü İsyanına bağlamıştı. Bakunin’in modeli 17. ve 18. yüzyıllardaki Stenka Razin ve Emelian Pugaçev’in dev isyanlarıyla şekillenmişti. Onun bakışı her şeyi içine alan bir altüst oluş; onların köleleştirilmesiyle beslenenlerin karşısında, işçi sınıfına ek olarak toplumun en karanlık unsurlarını lümpen proletarya, köylüler, işsizler, yasadışıları da kapsayan hakiki bir ‘kitlesel başkaldırı’ydı.

Sonraki gelişmeler Bakunin’in görüşünü çarpıcı bir ölçüde doğrulamıştır. Çağdaş tarihçilerin tarihin şekillenmesinde ‘ilkel’ hareketlerin rolünü yeniden değerlendirmeleri pek şaşırtıcı değildir. Çünkü modem devrimler, geçmiştekiler gibi; şehir ve kır emekçi kitlelerinin harekete geçirdiği, ağırlıkla anarşist bir ruh taşıyan, büyük oranda plansız ve kendiliğinden hareketlerdi. Daha çok örgütsüz olan bu gruplar, tarihçinin görmezlikten geleceği uç unsurlar olarak kâğıda geçirilemezler artık. Tersine, bu unsurlar toplumsal değişimin en temelinde yer alıyorlar.

Genelde en büyük devrimci potansiyeli, köksüz, yabancılaşmış toplumsal unsurlarda (modern toplumun ya gerisinde kalmış ya da ona uyum sağlamayı reddeden unsurlar) görüyordu Bakunin

Bakunin, zamanımızın büyük devrimlerinin görece gelişmemiş ülkelerin “dipteki derinliklerinden çıkacağını öngörmüştü. İleri uygarlıktaki çürümeyi; geri uluslardaki canlılığı da gördü. Devrimci dürtünün en güçlü biçimde insanların mülke, düzenli işe, tek bir dikili ağaca sahip olmadıktan yerlerde bulunduğunda ısrar etti; bu demekti ki onun rüyalarını süsleyen evrensel altüst oluş, İngiltere ve Almanya gibi refah içindeki, istikrarlı ülkelerden çok, Avrupa’nın güneyinden ve doğusundan başlayacaktı.

Bu tür devrimci yaklaşımlar Bakunin’in erken dönemindeki panislavcılığıyla yakından bağıntılıydı. 1848’de Batı Avrupa’daki çöküntüye değinmiş, kıtanın yeniden doğuşunun umudunu daha ilkel, daha az sanayileşmiş Slavlarda görmüştü. Avusturya İmparatorluğunun dağılışının Avrupa devriminin temel bir koşutu olduğuna inanan Bakunin, onun yerine bağımsız Slav cumhuriyetleri kurulmasını istiyordu bu rüya yetmiş yıl sonra gerçekleşti. Slav milliyetçiliğinin gelecekteki önemini doğru sezmiş, Slav devriminin Avrupa’nın toplumsal dönüşümünü hızlandıracağını da anlamıştı. Özellikle anayurdu Rusya’ya, geçmişteki Üçüncü Roma’ya ve gelecekteki Üçüncü Enternasyonali yakın bir kurtarıcı rol düştüğü kehanetinde bulunmuştu. “Devrim yıldızı’ diye yazıyordu 1848’de, “Moskova göklerinde kan ve ateş denizi içinde yükselecek, özgürleşmiş insanlığa önderlik eden bir Kutup yıldızına dönecektir.” Böylelikle, niçin Marx’tan çok Bakunin’in, modern devrimin gerçek peygamberi olduğunu iddia edebileceğini anlayabiliriz. 20. yüzyılın en büyük devrimlerinin Rus, İspanyol ve Çin üçü de görece geri ülkelerde gerçekleşti ve Bakunin’in öngördüğü gibi, şehirli yoksulların patlamalarıyla bağıntılı, ağırlıkla “köylü savaşlarıydı. Marx’ın küçümseyerek değindiği köylülük ve vasıfsız işçiler, 20. yüzyılın toplumsal altüst oluşlarının (genellikle “Marksist” adı takılsa da “Bakuninci” denmesi daha doğru olacak altüst oluşlar) kitlesel tabanı haline geldiler. Dahası Bakunin önsezileriyle geri, çevresel Avrupa’sının global ölçekteki çağdaş karşılığı olan Üçüncü Dünya’daki toplumsal mayayı da önceden tahmin etmişti.

Bu yüzden Bakunin’in ruhunun Fanon ve Debray’ın, daha az ölçüde Cleaver ve Herbert Marcuse’ün yazılarını kaplaması şaşırtıcı gelmez. Fanon, en az Bakunin kadar, orta sınıfın değerleriyle bozulmuş olan azgelişmiş ülkelerdeki ileri işçilerin devrimci arzularını yitirdiklerine inanmıştı. Fanon şöyle yazıyordu: “İlk planda politik açıdan en bilinçli unsurlara (şehirlerdeki çalışan sınıflar, vasıflı işçiler ve kamu hizmetlileri; deyim yerindeyse, nüfusun yüzde birinden fazlasını temsil etmeyen ufacık bir kesimine) yaklaşmak” büyük hataydı. Bakunin gibi Fanon da umutlarını yurtlarından koparılmış, yoksullaşmış, açlıktan ölme tehlikesiyle yüz yüze olan ve yitirecek hiçbir şeyi olmayan kulübe kentlerin lümpen proletaryasına, Avrupalılaşmış köy emekçilerine ve ayrıcalıksız kitlelere bağlamıştı. Bakunin için olduğu gibi Panon için de insan ne denli ilkel olursa devrimci ruhu o denli saftır. Panon doğal isyancılar olarak “insanlığın umutsuz tortularına değindiğinde, Bakunin’in diliyle konuşmaktadır. Hatta Bakunin’le birlikte, yalnızca altdünyanın devrimci potansiyeline duyulan inancı değil, aynı zamanda çürümüş ve baskıcı niteliğiyle Avrupa uygarlığının baştan aşağı yadsınmasını da paylaşmaktadır “Bunun yerine” der Fanon, “Üçüncü Dünya ‘insanın yeni tarihi’ni başlatmalıdır.” Kara Panterler Fanon’un fikirlerinin birçoğunu benimsemişler, Cleaver, Jakson ve Huey Newton, beyaz polislerin oluşturduğu işgal ordusunun kontrolünde tutulan ve beyaz işadamlarına politikacıların sömürdüğü ezilen bir sömürge olarak Amerika’daki siyahlan tanımlarken, Fanon’a (dolaylı yoldan Bakunin’e) duyduklan borcu rahatlıkla ifade etmişlerdir.

Marcuse da OneDimensionol Man (Tek Boyutlu İnsan) de benzer bir doğrultuda, devrimci değişikliğin en büyük umudunun “lanetlenmiş ve dışlanmışların; başka ırk ve renklerden sömürülen ve baskı altında tutulan, işsiz ve çalışabilecek durumda olmayan insanlar’da yattığını yazmıştı. “Bu gruplar radikal aydınlarla ittifaka girerlerse, ‘insanlığın en ileri bilincinin ve en çok sömürülen güçlerinin’ ayağa kalkması gerçek olabilir” diye ekliyordu Marcuse. Yine bu noktada da etkisi hissedilen kişi Marx’tan çok Bakunin’dir. Çünkü Bakunin, sevgisiz kalmış öğrenciler ve aydınlara büyük değer biçmiş, çok yakındaki dünya devriminde onlara anahtar bir rol yüklemişti. Bakunin’in her cephede sınıf savaşını öngören kehanetçi yaklaşımı, Marx’ın proletaryayla burjuvazi arasındaki daha dar kapsamda tasarlanmış mücadeleye zıt olarak; Marx’ın dikkate almadığı toplumun bu ek unsuruna da yer açıyordu. Marx’ın görüşüyle, köksüz aydınlar kendilerine özgü bir sınıf oluşturmuyorlardı, üstelik burjuvazinin bütünsel bir parçasıydılar. Sınıf çatışması sürecinde büyük bir rol oynamadan, orta sınıfın “tortulan (müvekkilsiz avukatlar, hastasız doktorlar, küçük gazeteciler, züğürt öğrenciler) durumundaydılar yalnızca. Öte yandan Bakunin’in gözünde aydınlar, “tamamen déclassé (makamını kaybetmiş) olmuş, bir kariyeri ya da çıkış yolu bulunmayan, ateşli, enerjik gençler” değerli bir devrimci güçtüler. Bakunin’in işaret ettiğine bakarsak, déclaseé unsurların, işsiz lümpen proletarya ve topraksız köylülük gibi; olup biten şeylerden bir çıkan, var olan düzeni yerle bir edecek ‘hemen devrim’ dışında iyileşme beklentileri yoktu.

Demek ki genelde en büyük devrimci potansiyeli, köksüz, yabancılaşmış toplumsal unsurlarda (modern toplumun ya gerisinde kalmış ya da ona uyum sağlamayı reddeden unsurlar) görüyordu Bakunin. Bu noktada da çağdaşlarından daha gerçek bir peygamberdi. Çünkü yabancılaşmış aydınların gerilla tipi savaşta mülksüz kitlelerle ittifakı modern devrimlerin temel özelliği olmuştur. Debray, modern başkaldırının başka bir etkili kitabı olan Revolution in the Revolotuion? (Devrimde Devrim mi?) adlı yapıtında, bu fikri nihai sonucuna kadar götürüyordu, “işi olan insanlar” der Debray, “az çok olağan bir çalışma yaşamındaki insanlar, ne kadar yoksul ve baskı altında olurlarsa olsunlar, yitirecek bir şeyleri (iş, ev, yiyecek) bulunduğu için özünde burjuvadırlar.” Debray’m gözünde, yalnızca canından başka yitirecek şeyi olmayan köksüz gerilla gerçek proleterdir. Devrimci mücadele, başarılı olması isteniyorsa, Debray’ın sözleriyle “sınıf mücadelesinin üst biçimlerini başlatacak” profesyonel gerilla gruplarınca (yani, déclassé aydınlarca) yürütülmelidir.

Bakunin, günümüz ve yakın geçmişle ilgili başka bir konuda da Marx’tan ayrılıyordu: Bakunin devrimin hemen gerçekleşeceğini kararlı bir şekilde inanıyordu. Devrimci güçlerin yavaş yavaş, zamanı gelince ortaya çıkacağı görüşünü kabul etmiyordu. Onun pratikte istediği şey “şimdi özgürlük’tü. Var olan sisteme ayak uydurmaya yanaşmayacaktı Eski düzen çürümüştü; kurtuluş ancak onu bütün kökü ve dallarıyla kesip atmaktaydı. Tedricicilik ve reformizm boşunaydı, yumuşatıcı önlemlerin ve uzlaşmaların yararı yoktu. Bakunin’inki, hemen ve evrensel yıkımın, var olan bütün değer ve kurumları düzeltmenin, onların küllerinden özgürlükçü bir toplum yaratmanın rüyasıydı. Onun görüşünce parlamenter demokrasi, insanlar ekonomik bakımdan sömürüldüğü sürece, utanç verici bir kurguydu. “İsviçre ve ABD gibi en özgür devletlerde dahi bir avuç kişinin uygarlığı çoğunluğun alçaltılması üzerine temellenir” diyordu. “Anayasalara ve yasalara inanmıyorum. Dünyadaki en iyi anayasa bile beni tatmin edemez. Başka bir şey gerekli bize. Esin kaynağı, yaşam, yasasız ve dolayısıyla özgür bir yeni dünya.”

Parlamenter demokrasinin halkı temsil etme iddiasını reddederken Bakunin; yaşamöyküsünü yazan Çarr’ın dikkat çektiği gibi, “19. yüzyıldan çok 20. yüzyıla aşina bir dille konuşuyordu.” Başka bir modern görüşle de, halk devriminin ideal anının savaş zamanı (ve nihai olarak bir dünya savaşı zamanı) olduğunu anlamıştı. 1870’deki Fransız-Prusya savaşını, devletin parçalanacağı ve onun yıkıntılarından özgür komünler federasyonunun yükseleceği anarşist devrimin müjdecisi saymıştı. Letter to a Frenchmen (Bir Fransız’a Mektup) de, Fransa’yı kurtarabilecek tek şeyin “halk kitlelerinin kendiliğinden, görkemli, tutkulu; enerjik, anarşizan, yıkıcı ve vahşice ayaklanması” olduğunu yazıyordu. Daniel Cohn-Bendit’in ve Mayıs 1968’deki Parisli asi arkadaşlarının coşkuyla benimsedikleri bir görüş. Bakunin, kendisinden sonra gelen Lenin gibi, ulusal savaşın toplumsal başkaldırıya çevrilmesi gerektiğine inanıyordu. Yakında patlak vereceğini düşündüğü ve burjuva dünyayı yerle bir edecek genel kapsamlı bir Avrupa savaşının rüyasın, görmüştü, Zamanlaması hataydı, elbette. Herzen’in bir keresinde belirttiği gibi, Bakunin “gebeliğin ikinci ayını dokuzuncu ay saymayı’ alışkanlık edinmişti. Ama onun görüşleri uzun vadede, Birinci Dünya Savaşı’nın eski düzenin çöküşünü getirdiği ve henüz sahneye çıkmayan devrimci güçleri zincirlerinden kurtardığı zaman gerçekleşti.

Şimdi bir an için, 20. yüzyıldaki toplumsal altüst oluşların prototipi olan Rus Devrimi’nde odaklanalım. Bu devrim, özünde, Bakunin’in elli yıl kadar önce öngörmüş olduğu ‘”kitlelerin başkaldırısı” idi. Rusya 1917’de politik otoritenin fiilen dağılışına tanıklık ediyordu; her köşeden özgürlükçü komünlerin temelini oluşturabilecek işçi ve köylü konseyleri fışkırmıştı, Lenin de Bakunin gibi, eski rejimin kalıntılarını temizlemek amacıyla Rus toplumunun eğitim görmemiş unsurlarını cesaretlendirmişti. Bakunin ve Lenin, farklı mizaçları ve öğretilerine karşın, iflah olmaz karşı devrimciler saydıkları liberallerle ya da ılımlı sosyalistlerle işbirliğini reddetmekte buluşuyorlardı. İki insan da iliklerine kadar burjuva ve liberal karşıtıydılar. Bakunin gibi Lenin de; uzunca bir kapitalist gelişme aşamasından geçmeyen, anında gerçekleşecek bir sosyalizm istemişti. O da geri, köylü Rusya’nın global devrime merkez olabileceğine inanıyordu. Hatta April Theses (Nisan Tezleri) de, Bakuninci birçok özgün, önerme ortaya atmıştı: Dünya savaşının kapitalist sisteme karşı devrimci mücadeleye çevrilmesi; polisin, ordunun ve bürokrasinin kaldırılması; gelirlerin eşitlenmesi. Lenin’in “Şubat’takinden bin kat daha güçlü bir devrim ve çözülüş’ çağrısı apayrı bir Bakuninci yankı yapıyordu; o kadar ki Petrograd’daki anarşist önderlerden birisi, Lenin’in fırsatını bulduğu an ‘devleti söndürme’ niyetini taşıdığına inanmıştı.

Gerçekten de Lenin’in en büyük başarısı, Rus devrimci geleneğinin anarch-populist köklerine dönmek, Marksist kuramları proleter devrimin pek anlam taşımadığı görece geri bir ülkenin koşullarına uydurmaktı. Lenin’in Marksist yanı kendisine sabırlı olmasını, Rusya’nın tarihsel materyalizmin yasalarına uygun biçimde evrimleşmesine izin vermesini söylerken; Bakunınci yan, proleter devrimin! toprağa aç bir köylülüğün ve declasse aydınlardan oluşan militan bir seçkin kesimin (Marx’in, önceden gördüğümüz gibi, küçümseyerek değindiği unsurlar) devrimiyle kaynaştırarak, devrimin hemen yapılanması gerektiğinde ısrar ediyordu. Lenin’in Ortodoks Marksist arkadaşlarının onu bir anarşist ve “Bakunin’in tahtının mirasçısı” olmakla suçlamalarında pek şaşırtıcı bir yan yoktur. Yıllar sonra, önde gelen bir Bolşevik tarihçinin, Bakunin’in “yalnızca Avrupa anarşizminin değil, aynı zamanda Rus popülist ayaklanmacılığının ve dolayısıyla Komünist Parti’yi doğurmuş olan Rus sosyal demokrasisinin de kurucusu” olduğunu, Bakunin’in yöntemlerinin “pek çok bakımdan Sovyet iktidarının doğuşunu önceden sezdiğini ve genel hatlarıyla 1917’deki Büyük Ekim Devrimi’nin önünü kestiğini” yazabilmesi de şaşırtıcı gelmemelidir.

Gelgelelim, Bakunin Rus Devrimi’nin anarşist niteliğini öngördüyse, otoriter sonuçlarını da öngörmüştü. 1917 Bakunin’in umduğu gibi, kendiliğinden bir kitle başkaldırısıyla başlamıştı; yine onun korktuğu gibi, yeni bir yönetici seçkin kesimin diktatörlüğüyle noktalanmıştı. Waclaw Machajski ya da Milovan Djilas’tan çok önce Bakunin, aydınlar ve yan aydınlardan oluşan “yeni sınıf”ın toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin yerini almaya çalışabileceği, halka özgürlük tanımayacağı uyarısını yapmıştı. 1873’te çarpıcı bir doğrulukla şu kehanette bulundu; Sözümona bir proletarya diktatörlüğünde “Komünist Parti liderleri, yani Bay Marx ve arkadaşları, insanlığı kendilerince özgürleştirmeye yönelecekler. Hükümetin dizginlerini kuvvetli bir elde toplayacaklar… Bütün ticari, sınai, tarımsal, hatta bilimsel üretimi onun ellerine vererek tek bir devlet bankası kuracak; kitleleri, yeni bir ayrıcalıklı bilimsel ve politik sınıf, oluşturacak devlet mühendislerinin doğrudan komutasında iki orduya (sınai ve tarımsal) bölecekler.

Bununla birlikte, devrimci diktatörlüğe saldırılarına karşın Bakunin, ‘sıkı bir hiyerarşiye ve kayıtsız koşulsuz itaate’ dayalı kendi gizli konspiratörler topluluğunu kurmaya kararlıydı. Dahası, bu gizli örgüte, “resmi diktatörlük”ün kurulmasını baştan önlemek amacıyla devrim başarıldıktan sonra dahi dokunulmayacaktı. Demek ki Bakunin, o kadar ağır bir dile mahkûm ettiği günahı kendisi işliyordu. Devrimci bir diktatöre üstü kapalı biçimde itaat etmede birleşmiş, sıkı sıkıya kaynaşmış bir devrimci parti fikrinin yaratıcılarından biriydi. Araçlarla amaçlar arasındaki çok yakın bağı kabul etmesine ve devrimi yaparken kullanılan yöntemlerin devrimden sonraki toplumun doğasını mutlaka etkileyeceğini anlamasına karşın, özgürlükçü ilkeleriyle çelişen yöntemlere başvurdu. Amaçlan özgürlüğü gösterirken, araçları (gizli parti) diktatörlüğe işaret ediyordu.

Bundan başka, devrimci ahlâk sorununda, izleyicisi Neçayev’in etkisi altındaki Bakunin aslında amaçların araçları haklı çıkardığını vazediyordu. Yüz yıldan fazla bir süre Neçayev’le birlikte yazılan Catechism of a Revolutionary (Bir Devrimcinin Anahtar Kitabı)’de, hükümranlığını sürdüren düzeni yıkmak için suç işlemeye ve ihanet etmeye hazır, hiçbir ahlâk kuralıyla bağlı olmayan bir devrimci portresi çizilir. Eldridge Cleaver Soul on Ice (Buzdaki Ruh)’da Catechism of a Revolutionary adlı yapıta ‘âşık olduğunu’ ve onu, ilkelerini “temasa geçtiğim herkesle ilişkilerimde acımasız, taktikler” kullanarak günlük yaşamıyla birleştirdiği bir devrimci İncil saydığını anlatır bize. (Catechism of a Revolutionary, yukanda değinildiği gibi, Cleaveriın Kara Panterleri’nce yeniden basılmıştı.)

Burada da Bakunin, hem “geçici” devrimci diktatörlüğe hem de gizli devrimciler örgütüne beslediği inançtaki gibi, Lenin’in atasıydı. Bu olgu, 1917’de pek çok anarşistin Kerensky hükümetini devirirken Bolşevik rakipleriyle nasıl işbirliğine girebildiğini anlamayı kolaylaştırır. Aslında Ekim Devrimizden sonra, anarşist önderlerden biri “anarşist bir proletarya diktatörlüğü kuramı” hazırlamayı bile denemişti. Yirmi yıl sonra İspanya’da görüldüğü gibi, anarşistlerin, yıkılışlarının nedeni olacak yeni bir zorbalığın önünü açarak demokrasinin korunmasız embriyonunu boğmaya yardımcı olmalarında trajik bir , ironi vardır. Çünkü iktidardaki Bolşevikler zaman geçirmeden özgürlükçü müttefiklerine baskı kurmaya yönelmişler, devrim Bakunin’in bütün umutlarının tam zıttına dönüşmüştü. Varlığını sürdürmesine izin verilen az sayıdaki anarşist grup arasında “Sovyet topraklarında değil, gezegenler arası bir mekanik da” devletsiz toplumu başlatmaya adanmış bir grup da vardı. Ama çoğu anarşist için elde kalan tek şey, akıl hocaları Bakunin’in bütün olup bitenleri yaklaşık elli yıl öncesinden gördüğü şeklindeki melankolik avunmalardı.

Demek ki Bakunin’in mirası karışık yönler barındırıyordu. Bunun nedeni Bakunin’in kendisinin, paradoksların insani olması, karışık bir doğasının olmasıydı. Köylü isyanı özlemi duyan bir soylu, başkalarına egemen olma dürtüsü taşıyan bir özgürlükçü, güçlü aydın karşıtı damara sahip bir aydın olan Bakunin, bir yandan gizli örgütler ağı kurup izleyicilerinden kendi iradesine kayıtsız şartsız itaat isterken, öte yandan hiç bir kısıtlamaya bağlı olmayan bir özgürlük öne sürebiliyordu. Çara Confession (İtiraf)’da, Slavlık bayrağını Batı Avrupa’ya taşıması ve kısır parlamenter sisteme son vermesi için I.NikoIa’ya seslenebilmişti. Panislavcılığı ve aydın-karşıtlığı, AlmanIara ve Yahudilere beslediği nefret (Marx elbette ikisine de giriyordu), şiddete ve devrimci ahlâksızlığa tapınması, liberalizme ve reformizme kin duyması, köylülüğe ve lümpen proletaryaya inanması (bütün bunlar onu, sonraki dönemlerin gerek sola, gerekse sağa ait otoriter hareketlerine) yükselişlerini görecek kadar yaşamış olsaydı dehşetle irkileceği hareketlere rahatsız edici biçimde yaklaştırmıştı.

Yine de bütün çelişkilerine karşın, Bakunin hâlâ etkili bir kişiliktir. Herzen bir seferinde onu “Amerika’sız, hatta geçimsiz bir Coiombo”diye nitelemişti. Son yılların devrimci hareketleri, enerji, ataklık ve coşkularının bir kısmını ona borçludurlar. Genç kalmış coşkusu, orta sınıf geleneklerini hor görmesi, kuramlardan çok eylemlere ağırlık vermesi, onlara eylem içindeki bir anarşizm örneği; bir yaşam tarzı olarak devrim örneği sağladığı için 20. yüzyıl sonlarının isyancı gençliği arasında büyük bir cazibe kazanmıştır. Fikirleri de güncelliğini korumaktadır kimi açılardan her zamankinden daha günceldir. Bir araştırmacı olarak (özellikle Marx’a kıyasla) eksikleri ne kadar çok olursa olsun, devrimci bakışı ve sezgisinin yanında sönük kalırlar. Bakunin; ilkel başkaldırının, gizli devrimci partinin, ahlâkdışı terörizmin, gerilla ayaklanmacılığının, devrimci diktatörlüğün, halka iradesini dayatacak ve onları özgürlükten yoksun bırakacak yeni bir sınıfın belirişinin peygamberiydi. Evrensel zeminde ve uluslararası ölçekte devrim vazeden ilk Rus isyancısıydı. Başlıca amacı (bete noire) olan merkezileşmiş bürokratik devlet onun en çaresiz kestirimlerini doğrulamayı sürdürürken, kendi yazgısını belirleme ve doğrudan eylemle ilgili formülleri kalıcı bir cazibeye sahip olmuştur. Rusya, İspanya ve Çin’in derslerinden sonra, Bakunin’in “Toplumsal kurtuluşa diktatoryal araçlar yerine, özgürleştirici araçlarla ulaşılmalıdır” mesajı özelikle üzerinde durulmaya değerdir. İşçi denetiminin tartışılmakta olduğu bir zamanda, Bakunin’in (belki Proudhon’dan da fazla), özgür sendikalar federasyonunun “burjuva dünyasının yerini alacak yeni toplumsal düzenin yaşayan tohumu” olacağına inanan, devrimci sendikalizmin peygamberi olduğunu anımsamak da uygun düşer.

Ancak Bakunin’in, sosyalizmi özgürlükçü bir açıdan yorumlayışı, 20. yüzyılın iflas eden otoriter sosyalizmine alternatif bir bakış açısı sağladığı için öncelikle radikallere ve aydınlara cazip gelmektedir. Özerk komünlerden ve emek federasyonlarından oluşan desantraize (âdemi merkeziyetçi) bir toplum rüyası peşinde olanlara, konformist ve yapay bir dünyadan Kurtulma yolu arayanlara cazip gelmektedir. “Ben bir insanım katlamayın, sarmayın, bozmayın” deyişi apayrı bir Bakuninci tat verir. 1960lardan beri görülen öğrenci isyanları, Marksist olduklarını iddia ettiklerinde bile, ruh olarak genellikle Bakunin’e daha yakındı. Doğal, kendiliğinden ve sistem dışı olana yaptıkları vurgular, daha basit bir yaşam tarzı istekleri, bürokrasiye ve merkezi otoriteye güvensizlikleri, kadın-erkek herkesin kendi yaşamlarını etkileyen kararlara katılmaları gerektiğine inanmaları Bakunin’in bakışıyla uyum içindeydi. Birbirine zıt olan özgürlükçü anarşizm ve otoriter sosyalizmin yöntemlerini birleştiren 60’iar ve 70’Ierin isyancıları arasındaki karışıklık bile, Bakunin’in kendi devrimci felsefesi ve kişisel yapısı içindeki karışıklığı yansıtıyordu.

Son olarak Bakunin, genç muhaliflerin, kendini yücelten bilimsel ilerlemeye eleştirmeden inanma eğilimini sorguladıktan yerlerde bir yankı bulmuştur. Bakunin, yüz yıldan fazla bir süre önce, bilimcilerin ve teknik uzmanların bilgilerini başkalarına egemen olmakta kullanabileceklerinin, bir gün sıradan yurttaşların uyanıp, “köleler, oyuncaklar, yeni bir ihtiraslı insanlar grubunun kurbanları” haline geldiklerini görebileceğinin uyarısını yapmıştı: Bakunin bu yüzden bilime karşı, daha doğrusu, bilimin egemenliğine karşı yaşamın başkaldırısını koymuştu. Bilimsel bilginin yaşamsal önemini yadsımıyordu. Ama tehlikelerinin de farkındaydı. Yaşamın laboratuvar formüllerine indirgenemeyeceğini anlamıştı. Ölümünden en çok bir yıl önce yazılan bir mektupta, dünyanın her yanında “kötülük ilkesi’nin gelişmesine değiniyor, askeri sanayi sektörünün ortaya çıktığı uyarısında bulunuyordu “Er geç” diye yazıyordu, ‘bu Korkunç askeri devletler birbirlerini yok etmek ve yutmak zorunda kalacaklar. Ne beklenti

Bakunin’in korkularının ne kadar yerinde olduğu, Kitlesel yıkımı içeren bir nükleer ve biyolojik silahlar çağında oluşumuzdan çıkarılabilir. Modern teknolojinin Batı uygarlığını yok oluşla tehdit ettiği bir zamanda, Bakunin açık ki yeniden değerlendirilmeyi hak etmektedir. Anarşizmin başlıca tarihçisi Max Nettlau’nun belirttiği gibi, Bakunin’in fikirleri “hâlâ tazedir ve ebediyen yaşayacaktır.”

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page