Sadece tek bir adet basılan kitap yapma fikri nereden çıktı?

Sınırlı okuyucuya hitap ediyor gibi bir şey söylemek için Vatikan pasaportumdan vazgeçebilirim. Ama öyle değil, tek adet olmasının sebebi kitabın sahibinin tek kişi olması. Kitabın baskısı bende de yok. Tek baskı şu an Ozo’da, nerede olduğunu bilmesem de momentumu hakkında bilim insanlarıyla hem fikiriz.

Kitabın Baysan Yüksel’e ait olan illüstrasyonları metinden ayrı bir güzellik taşıyor. Bu süreç nasıl gelişti? İllüstrasyonların hazırlanması ne kadar sürdü?

Baysan’la birkaç sene önce, çıkardığımız fanzinleri takas etme safhasında tanıştık. Çok sevdiğim işlerini arkadaş olduğumuz için yakından takip edebiliyorum, çizimlerini tanıyorum, birbirimizin dilinden anlıyoruz. Kitaba kendini katarsa çok daha güzel birşey çıkacağına emindik. Kafasında daha iyi canlanması için Baysan metni yazmamla eş zamanlı okudu. İllüstrasyonlar bu sebeple metin bittikten 1-2 gün sonra tamamlandı.

Kitabın basım şekli hakkında bilgi verir misin? Kağıdı nasıl? Hangi programda hazırlandı?

Kitabı pdf’teki basıma uygun haline Baysan getirdi. Photoshop ve Indesign kullandı. Baskı kısmı zaten kolay oldu. Normal 120 gr kağıda basıldı, kapak da 250 gr’a. Tazeliğini korusun diye içine biraz ağaç kokusu serpiştirildi.

Ozo isminin sende çağrıştırdığı nedir? Bu isim nasıl ortaya çıktı?

Ozo tamamen tanıdığım birinden ödünç aldığım bir isim. Bir ismin kısaltması aslında. Kitabın yakalamaya çalıştığı renge fonetik olarak sırnaşan bir isim olduğunu düşündüm. Ayrıca ister istemez, Oz Büyücüsü’nden hikaye kahramanı sabıkası var diye düşünüyor insan. İki heceli kelimelere olan düşkünlüğüm ise henüz bir yaşımı doldurmadan başladı.

Hikayedeki küt siyah saçlı esmer kadın Ozo, Kadıköy’deki herhangi biri gibi. Hem mucizelerin hem de mutluluk ve hüzünlerin nedeni gibi görünüyor. Ozo, hikayedeki kahraman gibi gerçekte de aşık olunabilecek bir kadın mı sence?

Elbette. Ozo’nun hikayede diyalogsuz kalması önemli bir ayrıntıydı benim için. Aşık olduğun herhangi biriyle veya bir şeyle doğrudan diyalog kuramazsan, onu da kendin konuşturmak zorunda kalırsın. Bu durum iki şeyle sonuçlanıyor: birincisi korkunç bir diyalog kuramama fobisinin kurbanı oluyorsun, ikincisi ise sürekli pozitif bir şekilde beslendiğin kusursuz bir güzellik yaratıyorsun. Aslında kahramanımız her ikisini de yaşıyor, ama sonunda kendi yarattığı kusursuz güzellik ağır basıyor. Asıl nokta; bu iki uçtan birine seni yönlendiren şey.

Hikayede bir sabah uyanınca civcive dönen ve bunu olgunlukla karşılayıp Kafka’ya gönderme yapan biri var: Ertuğrul Bey. Bir de mahallenin olgun abisi Oğuz Abi var -ki bu bana Oğuz Atay’ın elinde rakı ile değil de siyah şişko efes birasıyla dolaşan versiyonu gibi geldi. Ertuğrul Abi’nin sonu ne oldu? Oğuz Abi şu an ne yapıyordur sence?

Aslında ikisi evlenip yurtdışına çıktılar diyesim geldi. Ertuğrul Abi evrak işi ve bilim hakkında sürekli pozitif düşünmekten garip bir hastalığa yakalandı. Ona söylenen bir şey içinde sayı varsa gerçek olduğuna inanıyor, yoksa inanmıyor. Geçenlerde Halil Lahmacun’da lahmacun yediğime inanmadı, ta ki 3 tane acılı yediğimi söyleyene kadar. Oğuz Abi ise Uludağ gazozun değişen tadından şikayetçi. Her akşam sokağın köşesindeki doğalgaz kutusunda mevki alıyor. Tacize uğramayacağı Fikirtepe Kıraathanesi adı altında garanti edilirse açık adresini veririm.

Hikayede dönüşüm önemli. Nesnelere ya da başka varlıklara dönüşüm. Hikayenin kahramanı sonunu önceden biliyor gibi. Yine de Ozo için çabalıyor. Arada Ses dergisi gibi eski zamanlara da göndermeler yapılıyor. Ozo’ya ulaştığında ne olduğunu okuyucuya bırakalım da, değişim ya da dönüşümü insanlığın bunalımlı halinden uzaklaşmak için şans olarak gösteriyorsun. Eskiler buna kaçış edebiyatı derlerdi. Sence kahramanımız Ozo’ya sıkıcı dünyasından kaçmak için mi tutuldu sadece?

Aşık olduğun herhangi biriyle veya bir şeyle doğrudan diyalog kuramazsan, onu da kendin konuşturmak zorunda kalırsın.

Kitapta vurgulananın haricinde dönüşümü cazip kılan, dönüşüm öncesinde ve sonrasında varolan değil, sürecin zamanı “parçalaştırması”. Örneğin; sahilden vapura binerken, sahil hafızamızda artık son ayak bastığımız gibidir, ve bir sonraki mekan değiştirmemizde aynı şey bıraktığımız mekan için tekrarlanır. Tüm bu anlar birbirine bağlı olsa da artık kendi başlarına bir parça oluşturur (Bu açıdan integral almaya benzetebiliriz). Masum gözüken bu durum, teknoloji ve modern yaşamdan beslenen olağan bir hastalığın körüklediği bir ruh bozukluğu aslında. Romantik anlamda “insan”ın sonu da, bu zaman parçalarının daha da küçülmesiyle yani daha fazla dönüşümle doğrudan ilgili. İnsanın kendisi mi yoksa maruz kaldığı şey mi daha korkunç, bunu bile cevaplayamadan dönüşüveriyor. Kitaptaki kahramanın Ozo’ya ilgisi bir çocuk merakı olarak başlasa da, tutulmasının sebebi soruda belirttiğin “sıkıcı dünyasından” çok, bilcümle dünyadan kaçmak.

Kitaba tepkiler nasıldı? Sana bu çalışmada en çok haz veren neydi?

Kitabı okuyanlar çevren olduğunda tepkiler az çok bellidir aslında. Bu yüzden insanlar psikoloğa gidiyor, başkasından değişik bir şey duymak için. Ama benim için ölçüt olan bir tepki, kitabın kitabı okuyanlar için üretim anlamında ilham verici olması. İnsanlarda kendi başlarına veya benimle birlikte bir şey yapma isteği uyandırması oldukça mutluluk verici. Çalışmada en çok haz veren şey kitabın vücut bulmasıydı. Tek baskı olsa da, bir şeyi bilgisayarda yapmak ile onu elinde tutmak arasında inanılmaz bir fark var.

Geleneksel Futuristika sorusu olarak, bu aralar başucu kitabın dergilerin ve müziğin neler?

Jacques Monod – Rastlantı ve Zorunluluk. Kitabı tekrar-daha iyi anlayarak okumaya çalışıyorum. Doğa makamına Camus teline vurarak başlıyor, şu an ateşli bir aşk yaşadığım modern biyoloji telinden devam ediyor. Sürekli aldığım bir baskı dergi yok, genelde içeriğine göre seçiyorum. Sürekli takip ettiklerim genelde internet tabanlı: Futuristika, internetteki içeriğiyle Wire, kişisel dergim diyebileceğim tumblr’dan takip ettiğim bloglar ve birkaç bağımsız blog. İşin içinde internet olunca müzik konusu epey karışık aslında. Ama bu aralar sık olarak dinlediklerim The Book of Knots, Skeleton Crew, Miriodor, Eyvind Kang ve Jan Johansson.

Futuristika okuyucularına bir hediye olarak, Ozo’nun ya da kahramanımızın kitapta olmayan bir anını ya da özelliğini söyler misin?

Ozo aslında Kassandra’ya hem benziyor hem benzemiyor. Yunan tanrıçası gibi donuk bir görüntüsü kalıyor akıllarda ama Kassandra’dan farklı, sanki ona insanlar inanıyor, ve dönüşmeleri inanmalarının bir sonucu gibi. Ara karakterlerde bu pek görünmese de kahramanda bu daha net görülüyor. Tabii ayrıca Kassandra’dan farklı olarak Ozo’nun ağzına tükürülmemiş olduğunu umuyoruz!

Ozo’ya başkaları müzik yapsaydı, playlistin nasıl olmasını isterdin? Hangi şarkılardan oluşurdu?

İyi bir mercimek çorbası isterdim. Yani:

  • Albert Ayler – Infinite Spirit
  • Samla Mammas Manna – Uvertyr Till Snall Häst (Overture To A Kind Horse)
  • Urban Tunells Klezmerband – Goldene Chasene
  • Shelley Hirsch – Comic Strip
  • Django Reinhardt – Billets Doux
  • Scott Walker – The Girls And The Dogs
  • Carla Kihlstedt – World of Made
  • Lou Reed – What’s Good
  • Larval – The Strange Farm
  • Fats Waller – Old Plantation
  • Fred Frith – Spring Any Day Now
  • Crime & the City Solution – The Dolphins And The Sharks
  • Fred Frith,Tina Curran – Too Much Too Little

Yeni Zelandalı penguene selamlarımızla, bu avangart kitap hareketi için seni ve Baysan Yüksel’i tebrik ederiz, Devamını da bekleriz…

Tamamlanmamış yarım şeyler var elde, enerji olduğu zaman bitirme peşindeyiz. Kitabı keyifli sorularla daha anlamlı hale getiren Futuristika’ya teşekkürü borç biliriz.

İ N D İ R – O Z O – S O U N D T R A C K / O K U: O Z O