[dropcap size=big]E[/dropcap]mre abi beni ilaç almaya gönderdiğinde söylediklerine pek dikkat etmedim çünkü yazıştığım arkadaşta kalmıştı aklım. Sorduğu bir şeyi yanıtsız bırakıp Emre abinin uzattığı parayı alıp istediği ilacı içimden birkaç kez tekrarladım. Çocukken bir şeyi on altı kez tekrar edersem iki gün boyunca asla unutmayacağım söylenmişti. İnanmıştım buna. Sınavlarda işime yarıyordu.

Emre abi montumu giymem için yardımcı oldu. Turnikelerden geçerken saat 22.34’tü. Arkamdan “Sederjin, unutma!” diye bağırdı. “Tamam” derken asansörü çağırdım.

Köşedeki eczaneye gidip nöbetçi eczanelerin yazılı olduğu tabloyu inceledim. Bana en yakın olanlarını not edip hastanenin oradakine gitmeye karar verdim. Bulunduğum muhit yabancısı olduğum bir yer olduğu için yanlış sokaklara girdim. Yiğitliğe bok sürdürmemek için adresi de sormadım. Kendi kendime bulabileceğimi düşünerek döndüm dolaştım ortalıkta. Sonra eski bir arkadaşımı gördüm yolda. Yanında “kız arkadaşım” diye tanıttığı güzel bir kız vardı. Ama pek muhatap olmadık kendisiyle. Daha çok arkadaşımla sohbet ettik. Neler yaptığımızı falan anlatıp durduk birbirimize. Kız arkadaşının sıkıldığını anlayınca “Gidelim artık, sonra görüşürüz” diyerek uzaklaştılar. “Sonra görüşürüz” dedi ama bu geceki gibi rastlantı sonucu olmayacaksa düşük bir ihtimaldi bu.

[dropcap size=small]Y[/dropcap]oluma devam ederken görkemli bir yapı gördüm. Ne olduğuna dikkat etmedim ama önünde güvenlik görevlileri vardı. Onlara doğru yaklaşarak “Bu civarlarda bir hastane varmış, nerede olduğunu biliyor musunuz?” dedim. “Şu an bir hastanenin önünde duruyoruz” dediler. Aradığım hastanenin o olduğunu anladım ve oraya en yakın nöbetçi eczanenin yerini sordum. İşaret ettikleri yere bakınca şakır şakır yanan tabelayı gördüm ve teşekkür ederek uzaklaştım.

İçeri girip dükkânın ortasına geldiğimde bir eksiklik hissettim. Eczacıyla bakıştık. Ters giden bir şey vardı. Gözlerimi kapatıp ellerimi, avuçlarım yere bakacak şekilde açtım. Eczacı bana ne istediğimi sordu tedirgin bir ses tonuyla. Bir eksiklik hissettiğimi söyledim. Sonra gözlerimi açıp ellerimi yumdum ve kasaya doğru yaklaştım. “Griple ilgili bir ilaç alacaktım ama burasını ararken öyle çok dolandım ki ilacın adını unutuverdim” dedim. Eczacı gülümsedi.

“Bir yere not etmediniz mi?”

“Hayır. Keşke etseydim.”

“Telefon edip sorun isterseniz.”

“Telefonum yanımda değil.”

“Buyrun, buradan arayın.”

Numarayı ezbere bilmediğimi söyledikten sonra biraz düşündüm. İlacın adının içinde “j” harfinin geçtiğini söyledim. “Rojin diye kalmış aklımda ama…”

“Hayır, öyle bir şey yok.”

İçinden “j” harfi geçen şeyleri sıralamaya başladım ben de. Çoğu da o an uydurduğum şeylerdi.

“Sodenjit?”
“Hayır.”
“Dozenjit?”
“Hayır.”
“Zeberjin?”
“I-ıh!”
“Zeberjet?”
“…”
“Foronjot olabilir mi?”
“Faranjit olmasın o?”
“Heh! Evet evet Faranjit’ti!”
“Tamam ama o ilaç değil, bir hastalık türü.”
“Öyle miydi?”
“Evet.”
“Birazcık oturup düşünebilir miyim? Biraz daha düşünürsem bulacakmış gibi hissediyorum.”

Kedisinin yanına oturabileceğimi söyledi. Boz renkli bir kediydi. Gıdısını okşarken eczacıya döndüm. “Frijit olabilir mi acaba?” Eczacı başını öne eğip gözlük camlarının üzerinden bana baktı. “İlacın adı frijit olabilir mi?” diye tekrarladım sorumu. “Hiç sanmıyorum” dedi. Kediyle oynayıp düşünmeye devam ettim. Bir türlü hatırlayamayınca gidip sormaya karar verdim. “En iyisi öğrenip de geleyim” diyerek çıktım dükkândan.

Turnikelerden geçip bizimkilerin toplandığı bölüme geçtim. Herkes bilgisayar başında bir şeyler yapıyordu. Emre abi beni görünce “Aldın mı abicim?” dedi. Herkes bana bakıyordu. “İlacın adı neydi?” diye karşılık verdim. Hep bir ağızdan kahkaha atmaya başladılar. Melike “Alemsin!” dedi. Emre abi “Aşık mısın oğlum?” dedi. Mehmet Bey masadakilere dönerek “Numune mi gönderdiler bu çocuğu bize?” dedi. Cansu abla yanımdan geçerken omzuma dokunup gülümseyerek “Şaşkın” dedi. Kokusu beni tahrik etti. Topuklu ayakkabılarının zeminde çıkardığı ses eşliğinde kıvırta kıvırta uzaklaştı. Emre abi elime ilacının adının yazılı olduğu bir kağıt tutuşturdu. “Sederjin” diye fısıldadıktan sonra tekrar düştüm yollara.

Eczaneden içeri girip kendimden emin bir şekilde “Sederjin!” diye bağırdım. Eczacı “Heh!” dedikten sonra eliyle yaptığı tabancayla “pişuv” diye ateş etti bana. Sonra raflardan birisinden ufak bir kutu çekti aldı. Üzerine bakıp fiyatını söyledikten sonra bir poşete koydu ilacı. Parayı verip üstünü aldım. Hayırlı işler diledim. “Teşekkür ederim, yine beklerim” dedi. “Gelirim” dedim ama bir kere bile gitmedim. Hatta önünden bile geçmedim.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page