Öyle ya,
rüya dediğimiz hanın mekânı rahat,
taşı tabiat, harcı hissiyat, hazzı nadirat,
fakat nihayeti hayattır.
H.S.

Annesi, ona bunu söylemedi. Oysa anneler çocuklarına bildikleri her şeyi anlatmazlar mıydı? San Michele’de, Michelle olmadan çok önce bu cümlenin ayrımına varsaydı eğer, bugün daha önce hiç yaşamadığı bu şehirde, Rönesans kalıntılarıyla dolu bu otel odasında, aynanın karşısında her an kapı eşiğine bakan gözlerle sonuçlanan bir senaryoya dâhil olmayabilirdi. Oysa her şeyin mümkün olduğuna inandırılmıştı. Oysa kalp ağrısından muaf bir çağın çocuğu değildi.

Uzun sürüyordu yol hikâyeleri. Ama o, hikâye peşinde koşmuyordu ki… Neyin peşinde koşuyordu? Bir solukta nefessiz kalacağı, tıkanacağı bir yolculuğa katılmakla katılmamak arasında direndiği o gece… Ölümünü gördüğü yüz. Yüzünü gördüğü ölüm. Cesedin avucundaki gül. Gülün yaprağındaki çiğ. Balkonuna yaşlı bir incir ağacının yaslandığı rutubetli Rum apartmanının ikinci katındaki merdivenleri çıkarken, ayak sesleriyle karışık duyduğu son ses… Final gibi görünen ama finalden çok uzak olan o sahneden kurtulması mümkün olamadı Sevi Hanımın: Henüz sadece Sevi’ydi.

Boylu boyunca uzanmıştı ya da uzatılmıştı adam. Damarlarından, bir zamanlar bahsettiğini anımsadığı o kış çocukları, kanlı, irinli bir sıvıya bulanmış halde akın akın, üstelik kahkahalı cıvıldamalarla, tahta zemine basıyordu minicik ayaklarını. Çok seviyordu ya adam gemileri… Belki de bu yüzden gemiler geliyordu çocuklara doğru, boylarınca. Sessiz adımlarla binip gidiyorlardı, el sallıyorlardı gülümseyerek. Kapının eşiğindeydi o an Sevi. Oysa o sadece oradan geçiyordu, cinayeti görmedi.

Ama anlatacağı bu değil Sevi’nin. Adamın kalbi… Aralık kapıdan içeriye adımını attığı an gördüğü kuşlar.

Ölümüne mukabil, ritmini yitirmemiş o yüreğin, akbabaların gagaları arasında iğdiş edilmesi. Sevi, adamın damarlarından zemine yürüyen çocukların nereden ve nasıl geldiklerini çözümleyemediği gibi, bir sanrı ürünü olup olmadığına da karar veremedi bu leş yağmacılarının. Yine de eline ne geçirdiyse üzerlerine fırlatmaya başladı. Ardından hemen eteğinden kocaman bir parça yırttı, ellerinin gagalanmasına aldırmadan aldı o kalbi yerden. Sarmaya çalıştı alelacele. O esnada, bahçeye açılan pencereden incir ağacının yapraklarını gökyüzüne savurarak kaçtı akbabalar. Koşar adımlarla çıktı odadan. Merdivenlerden aşağı hızla inerken, tırabzanlara sıçrayan birkaç damla kanı gömleğiyle silmeye çalıştı. Ne kadar becerebildi bilinmez ama ne o apartmana, ne de o şehre bir daha asla uğramadı.

“Bir olmayacağız tamam mı?”

Yıllar önce bunu söylemişti adam kokusunu saçlarına sürerken. Göğsünün üzerine olanca gücüyle bastırarak taşıdığı o kanlı bez parçasıyla yolda hızla yürüyen Sevi’nin aklına nedense, adama dair sadece bu cümle düştü:

“Bir olmayacağız tamam mı?”

“Tamam.” Demişti.

Zaten onunla hiç “bir” olmamıştı ki… Hiç de… Adam, birleşmenin -ya da tekliğin mi demeli?- hesabını yaparken, Sevi Hanım bir kez daha anlamıştı: İkililiği seviyordu, ikiye takıntılıydı o. Çocuk yaşta Sirkeci istikametinde yol aldığı bir banliyö treninde bu iki olma halini düşündüğünü anımsadı birden: Her şey ikiydi. İki ağaç görmüştü yan yana, bankta oturan iki kişiydi bir sonraki istasyonda; yana yanaydı bu sefer. Bulutlar ikiydi, önündeki soğuk plastik koltuk ikili, vagonun kapısı iki parça. Çantası iki bölmeliydi. İki anahtarı vardı, iki küpesi. Tek olan sadece kendisi miydi? O an, bu sorunun cevabını verememişti.

Aslına bakılırsa, illa bir başlangıç aranacaksa her şey bu gece değil, o gece başlamıştı. Çoğu şeyi fark edemediği gibi, hızla yürürken hızla ne kadar geçmişe dönülebilirse o kadar döndüğünü de fark edemedi. İşte, adama “Tamam” dediği o gece, fotoğraf çerçevesinde geçmiş nesnelere asılı bir yüreğe düştüğünü anlayamadı Sevi; bir anda leyla olmuştu. Peki, geceye ayakyolu olmanın, leyla olmanın zamanı mıydı? Değildi. Yıllar önce adamın evine doğru yol aldıkları takside, adamla evdeki, yataktaki adam farklıydı farklı olmasına, ama yine de şanslı sayılırdı Sevi Hanım. En azından, üç buçuk saat sonra hayatta en iyi becerebildiği şeyi istemişti adam; gitmesini…

“Yine görüşeceğiz, arayacağım seni. Emin ol buna, ama şimdi gitmelisin.”

Böyle söylemişti. Bu esnada gözüne düşen perçemlerini aralayarak, alnına bir öpücük koymayı da ihmal etmemişti. Sevi, öylece donakalmıştı orada. Oysa adamı görmek için kilometrelerce yol kat etmişti. Yolculuğu esnasında görüşmelerine dair tüm olasılıkları tek tek hesaplamasına karşın, onu yataktan apar topar kaldırıp, bir an önce evine dönmesini isteyeceğini aklının ucundan dahi geçirmemişti. O geceye kadar masallardan çıkmama adına kendisine söz vermişti Sevi, fakat o an her şey, sahnenin tüm parçaları, varlık, yokluk hepsi birbirine karışmış, zembereği sessizce yerinden fırlamıştı. İyi de neden kovulmuştu ki masaldan? Topu topu üç buçuk saatlik bir öykü… Bir adam vardı, bir yatak, bir tren ve bir otobüs yolculuğu… Çiçekler. Bir de resim… Bir daha asla yaşanmayacak bir senaryonun nesneleriydi hepsi.

Tüm bunlar o kadar hızlı ve o anları yeniden yaşarcasına geçiyordu ki aklından… Yolun diğer tarafına geçmek için yeltendiği bir an, arkadan gelen arabanın ani frenini bile fark etmedi. Çok sinirli ve yüksek tonda bir sesle irkildi sadece:

“Manyak mısın be kadın!”

Sol kalçasına değen ön tamponu hissetti hissetmesine ama arabanın camını yarıya indiren şoför, bağırmaya devam ediyordu Sevi’ye. Kırmızı ışık yanıyordu.

Sevi, hiçbir şey söylemeden araca doğru yanaştı. Adam ona bakıyordu, o adama.

“Harbi manyak! O elinde ki ne? Ne o?”

Ne kadar süredir elinde taşıdığını bilemediği, adamın kalbinin sarılı olduğu yarı kanlı bezden söz ediyordu şoför. Cevap vermedi yine. Işıklara dikti gözünü. Yeşili bekledi. O en sevdiği yeşili. Kendisi için değil ama. Araçlar hareket etmeye başladığı anda, elindeki kanlı beze sarılmış kalbi, adamın kucağına bırakıverdi açık penceresinden.

“Al!”

Ne olduğunu anlayamayan şoför, yanan ışıkla mecburen uzaklaşmaya başladı trafikte. Aracın ardından öylece bakakalan Sevi, birkaç metre ileride, arabadan bir nesnenin kaldırıma fırlatıldığını fark etti. Sevi Hanım seyre dala dursun, o esnada bir kedi yanaştı beze; ağzıyla kaptığı gibi bezi, karanlık sokağın içinde kayboldu.

……………………..

Her şeyin boş,
hiç olduğu duygusu öyle bir tehdittir ki
insan aklı için, sınırlarını tarumar eder.
H.S.

Sevi Hanımın sınırlarının, sinirlerinin darmadağın olması bir tek bu nedene bağlanabilir mi? Bilinmez. Ama o geceden sonra günlerce, gecelerce yürüdüğünü bilen bilir. Hangi gece mi? Kedinin adamın kalbini yediği gece değil tabii.

Bu “gitme” meselini abarttığı yolunda çok söylence çıksa da, hiçbirine aldırmadan yürümeye devam etmişti Sevi Hanım. Hem de ne yürümek… Dağ köylerinin, şehir merkezlerinin un ufak edilmiş sokaklarının içinde belki bir hayalet, belki gerçek bir suret olarak yürüdü. Su oldu, toprak oldu; geceleri kuyulara inen eski bir ipin ucundaki kova, takımyıldızlarında asılı kalmış bir dilek, en nihayetinde el verip kol vermeyen bir aşkta divane oldu.

Uzun sürüyordu yol hikâyeleri. Akıyordu her şey… Aktığı ölçüde masum, aktığı ölçüde kendiliğinden. Ne yağmurun hüznü, ne uzun yol otobüslerinin kokusu, ne bilinmeyen odaların kimsesizliği engel olamıyordu ona. Gitmeliydi, sadece gitmeliydi.

İşin en tuhaf yanı, Sevi’nin ( ya da Leyla mı demeli artık?) gezdiği kasabaların hiçbirisinde sabahlamamasıydı. Gerçekten de doksan dokuz kasabanın doksan dokuzuncusunda dahi bir tek gece bile sabahlamadı. Otobüslerden, trenlerden, gemilerden, yeni bir kasabaya her inişinde, yeni bir isim koymayı da ihmal etmiyordu kendine. O sahil kasabasında örneğin Mine oluverdi; ıssızlığın ortasında bir başkasına varmadan önce, ani bir kararla yolculuktan vazgeçip otobüsten inmeye karar verdiği o benzin istasyonunda Süheyla’ydı artık, o buram buram naftalin kokan kasabaya yürürken de…

Süheyla, Süreyya olacaktı on dokuzuncu kasabada; küçücük bir kahvehanede, akşam haberlerinin yasak suretlerini, gecenin geç saatlerinde midesine indiren, avucuna rahatlıkla sığabilecek yüzünü öpmeyi istediği çocuk mizaçlı garsonla oturan Süreyya’ydı.

“Abla sen nerden gelmişsen?” diye sormuştu garson.

“Bilmiyorum” demişti.

“Bilmez misin? Peki, nereye gidecesin?

“Hiçbir yere… Hem gitmiyorumdur belki, dönüyorumdur.”

Kıkırdamıştı garson son sözü üstüne. Bu masum alay o kadar hoşuna gitmişti ki Süreyya Hanım’ın o da basıvermişti kahkahayı. Kahvehaneden çıkmadan önce garsonun yüzünü öpmüştü de nitekim.

Süreyya Hanımın, bu garip ve inanılması zor yolculuğunun doksan yedinci kasabasında -gezdiği yerlerin adlarını bir deftere yazıp, sonrasında üzerlerini karaladığı için biliyordu sayısını- sevmediği bir adamla sevişip, onu uyandırmadan suç mahallini terk etmeye çalıştığı bir gecenin sabahında, tam kapıyı çekeceği anda portmantoda ikiye katlanmış bir gazetenin kocaman puntolu bir haber başlığına takıldı gözü: Otomatik Sevgili.

Evet, otomatik bir sevgiliden bahsediyordu gazete haberi. Kış istiyordu bu sevgili, insanlar birbirine daha sıkı sarılabilsinler diye kış istiyordu. Bu uğurda kışın fahişesi bile olunabilirdi, fa-hi-şe-si. O yüzden kışa satmalıydı kadınlar kendilerini. Oysa Sevi Hanım -o gün sigara aldığı büfenin önünde yine Sevi olmaya karar vermişti- zaten hep kışı sevmişti. En sadık, en vefalı tarafı hep kışa denk gelmişti. Fahişelikten dem vurmuşken, kıştan piç edilmiş onlarca çocuğu olduğunu bile itiraf edebilir. Piçlikleri sonradandır yalnız, babaları masum…

Gazete elinde, kapıyı hızla çarpan Sevi Hanım hemen sokağa attı kendini. Önüne çıkan ilk yolcu aracını durdurarak biniverdi.

Bu otomatik sevgili meseli çözülmeliydi.

—Devam edecek…