“Az sonra göz kapakların kapanacak ve dinlendirici bir rahatlık içinde hipnoza gireceksin…”

Çeşitli teknikleri üzerimde deneyip hiç bir sonuç alamayan psikolog, en sonunda beni hipnoz etmeye karar vermişti. Gözlerimi kapattırıp bir sürü gevşeme telkininden sonra nihayet konuya girdi.

“10’dan geriye doğru sayacağım. Ve her sayıda biraz daha derine ineceğiz…”

Ses tonundaki abartılı yumuşaklık bende garip bir rahatsızlık hissine sebep oldu. Ancak, artık iyileşmek istediğimden bari bu seferlik komutlarını dinlemeye, en azından bu tekniği denemeye karar verdim.

“On…”

On tane hap. Sağ avucumda. Saydım, tamı tamına on tane. On hap yeterli olur mu acaba her şeyi sonlandırmak için? Başka hiçbir ilaç yok. Ya yeniden midemi yıkayıp eve gönderirlerse? Aynı şeyleri yaşamak istemiyorum. Ama yaşamak da istemiyorum. İki istemediğim arasında bir tercih yaparak tüm hapları ağzıma atıyorum…

“Dokuz…”

Dokuzda ordayım demişti. Tam bir saattir bekliyorum. Hiçbir zaman geç kalmayan takıntılının biri olduğunu bilmesem… Bugüne dek bir kez geç kaldığına şahit olsam korkmayacağım. Ama ben onun ciğerini bilirim. O takıntılı herif, ne yapar eder, söylediği saatte söylediği yerde olur. Her zaman! Telefonunu da açmıyor; kesin başına bir şey geldi! Hah, benim telefonum çalıyor, kesin o! Hayır, o değil; Sinan!

“Alo, Sinan!”

“Tarık…”

“Tarık gelmedi daha…”

Sesindeki şaşkın ve ağlamaklı tonu fark etmemek imkânsız ama içimden sormak gelmiyor.

“Sana geliyorduk, kaza yaptık.”

“Tarık?”

“Ambulansa aldılar. Nabzı yok dediler. Bilmiyorum…”

Ağlamaya başlıyor.

Tarık ha? Can dostum… Saat 9’da ordayım demişti…

“Sekiz…”

Adam karşımda korkudan tir tir titriyor. Sakin olmam gerektiğini biliyorum ama karıştığı iğrençliği düşününce boğazına yapışıp kafasını duvara çarpmak geliyor içimden. Cevabı gayet iyi bilmeme rağmen soruyorum.

“Kaç kişiydiniz?”

Başını önüne eğip susuyor. Çıldırmam için, elinden gelen her şeyi yapıyor! Böyle karşımda sessizce oturup boyunlarını büktüklerinde çileden çıkıyorum. O bükülen boynu tek hareketle kırıp düzeltmek geliyor içimden. Sonra işkenceci oluyoruz. Sabrım taşmak üzere… Yumruğumu masaya indirip öfkeyle bağırıyorum.

“Kaç kişiydiniz?”

Adam korkuyla yerinden sıçrıyor ve gözlerime bakıyor. Ateş saçan gözlerime… Ve cevabı veriyor.

“Sekiz!”

“Yedi…”

Bütün kardeşlerimle, her bayram olduğu gibi memlekette, babamın evindeyiz. İnatla ayrılmadığı eski, bakımsız evde. Babam, yaşı ilerlediğinden beri hepten huysuz ve alıngan! Biz, geleneksel bayram azarına ne zaman başlayacak diye düşünüp sessizce bekleşirken söze giriyor.

“Yedi evlat yetiştirdim! Yedi erkek! Hem ana, hem baba oldum. Ananızın yokluğunu aratmadım. Yemedim, yedirdim; giymedim, giydirdim. Ama ne kaldı elimde? Hiç! Kocaman bir hiç! Yedi çocuğun yedisini toplasan bir adam etmez! Babam öldü mü, kaldı mı soran yok! Bayram gelecek de yılda bir-iki sefer yüzlerini göreceksin! Yazıklar olsun!”

Yedimizden de ses çıkmıyor…

“Altı…”

Billur sokak, 6 numara! Emlakçının söylediği ev. Işıl ışıl. Tertemiz, güneş görüyor. Ön taraftaki muhteşem bahçeye bakan küçük bir balkonu bile var! İstediğim fiyat aralığında. Yeri çok iyi, merkezî… Tek bir kusur bile bulamadım. Sadece benim için çok fazla. Evden çıkarken emlakçıya ne diyeceğimi düşündüm. “Sevmedim” demeye karar verdim. Öyle ya, başka hiçbir sebebe gerek yok. Sevmedim.

“Beş…”

Bankadayım. Sıranın bana gelmesini bekliyorum, işten zar-zor izin aldım. Nihayet benim numaram yanıyor. Tam o sırada banka memuresi gişeyi kapatıyor. Öfkeyle yerimden kalkıp gişeye koşuyorum.

“Benim numaram, işlemimi yapar mısınız?”

Ayağa kalkmış olan genç memure ile göz göze geliyoruz.

“Saat kaç beyefendi?”

Hayatımda gördüğüm en güzel gözler. Bütün öfkem gidiyor. Nerede olduğumu unutuyorum. Sadece bir çift güzel göz ve ben! Hep bana baksın istiyorum. O ise, benden cevap bekliyor. Ne sorduğunun farkında bile değilim oysa.

“Efendim? Anlayamadım…”

“Saat diyorum beyefendi saat kaç?”

Gözlerimi gözlerinden çekip saatime bakıyorum isteksizce.

“Beş!”

“Evet, beş! Yani, mesai bitti.”

“Dört…”

Öğretmenimin yanındayım. Beni aylarca para almadan çalıştırdı. Üniversite sınavından çıkar çıkmaz yanına koştuğumda “Yarın yanıtlar gazetede çıkınca kontrol eder puanını hesaplarız” demişti. Sabahı zor ederek tekrar yanına geldim. Tüm cevaplarımı not edecek kadar vaktim olduğu için şanslıydım. Bir takım hesaplamalar yapıp kaygılı bir ifadeyle yüzüme baktı.

“Kötü mü?”

“Pek de iyi sayılmaz…”

“Hiçbir tercihime giremez miyim?”

“Zor! Çok değil, dört soru daha yapsaydın, son tercihine girerdin belki…”

Dört soru! İşaretlenemeyen dört doğru hayatımın seyrini değiştirecek büyük ihtimal… Dört yanlış bir doğruyu götürür genelde, bu sefer işaretlenmeyen dört doğru kaç yanlış getirecek kim bilir?

“Üç…”

Askerde olduğumu bile unutmuştum. Yaklaşan tezkerenin heyecanı ile. Bu akşama kadar… Ali’nin şehit olduğunu söylediler. Sabahki konuşmamız gözümde canlandı.

“Yüzünde güller açmış, şafak kaç?”

“Üç!”

“Vayy be! Demek üç gün sonra gidiyorsun. Benim 72! Nasıl geçer bilmem?”

“Geçiyor be Ali!” demiştim. Nerden bileyim?

Şimdi üç gün bana üç ay gibi gelecek…

“İki…”

Müdürün odasındayım. Beni çağırtmış. Korktum, azarlayacak diye. Halbuki garip, acıyan bir ifade ile bakıyor. Sanki sırf söze girmek için, laf olsun diye soruyor.

“Kaça gidiyorsun?”

“İki’ye!”

“Bak oğlum, eşyalarını topla eve git. Ağabeyin seni almaya gelmiş. Annen…”

“Biliyorum, hasta!”

“Hadi oğlum, bekletme ağabeyini…”

Müdürün yanından çıkarken annemin öldüğünü anlıyorum. Zaten sabah apar-topar evden götürdüklerinde anlamıştım.

“Bir…”

Annem, yatağında bitkin bir vaziyette yatıyor. Solgun yüzü, bir kağıt kadar beyaz. Hep ağrıları var; hep üzgün. Ben yerde uzanmış ödevimi yapıyorum. Annem öksürmeye başlıyor. Boğucu bir öksürük! Ödevimden başımı kaldırıp anneme bakıyorum. Göz göze geliyoruz. Yanındaki bir bardak suyu titreyerek bana uzatıyor ve kısık bir sesle konuşuyor.

“Mutfak masasının üzerindeki ilaçtan bir tane atıp getir.”

Ben koşup annemin elinden bardağı alıyorum. O, güçlükle yatağa yaslanıp gözlerini kapatıyor. Mutfağa gidiyorum. Bardağı masaya koyuyorum. İlaç şişesini açıp bir ilacı suya atıyorum. Annemin bitkin hali gözümün önüne geliyor. “Bir ilaç dedi ama yeter mi acaba?” diye düşünüyorum. Hemen arkasından “Annem çok hasta,  bir ilaç yetmez” diyorum. Bir ilaç daha atıyorum bardağa. Annemin eski, güzel ve neşeli hali geliyor gözümün önüne. Bir ilaç daha… Sağlıklı iken benimle sohbet edip oynayışı… Bir ilaç daha…  Annem hemen iyi olsun istiyorum. Bir tane daha…

Annemin yanına gidiyorum. Kendinden geçmiş gibi. Dokunduğumda anlıyor ancak geldiğimi. Gözlerini tam açmadan, titreyen eli ile ilaçlı suyu güçlükle alıp içiyor. Yüzü buruşuyor; bana dönüp bir şey soracakmış gibi bakıyor ama sonra vazgeçip yastığa gömülüyor tekrar.

Ben annemin iyileşeceğini düşünüp gülümsüyorum.

Bir süre sonra teyzem geliyor ve annemin kendinde olmadığını fark edip bağırmaya başlıyor. Annemi apar topar götürüyorlar…

Hiçbir şey diyemiyorum. Sadece korkuyorum… Hem de çok! Ya annem ölürse?