Nörolog. New Yorker. Yazar. Maceracı. Hayalci. Kayıp Ruh Arayıcısı. Sessiz. Tutkulu. Umutlu. Müzisyen… 65 yaşında, Columbia Üniversite’nde çalışmalarına devam eden Oliver Saks, müziğin, geleceğin ve aşkın çukurlardan çıkmamıza yardım edeceğine inanıyor.

Aslında mağaralarda yaşayıp avlanmak için yaratılmışken , gökdelenlerin tepesine oturtulup, birilerini yönetmeye, aşık olmaya, saat takmaya, konuşmaya programlanan insan, aklımızda kurduğumuzdan çok daha komplike.

Geceyarısı içgüdüsel duygularıyla hareket edip, güneş doğduğunda takım elbiseleri ve cilalanmış ayakkabılarıyla sokağa çıkan; televizyonda izlediği filmelerde ağlayıp, pirzolaya saldıran; terapi seanslarına yüzlerce dolar harcayıp, koklayarak yolunu bulan yaratık, açıklanması ve çemberin içine oturtulması oldukça zor olan insan soyunun temsilcisi.

Tom, Bob, Catherine, Françoise ya da kendine her ne derse desin, yüzde doksanlık bölümü keşfedilememiş bir macera. Sanırım bu yüzden beni kendisine çekiyor. Her an ortaya çıkabilecek süprizler keyfimi yerine getiriyor. Ve tabii hiç ihtimal görmedikleri birini iyileştirme şansı.

İsmim Oliver. Oliver Saks. İngiltere doğumlu olsam da hayatımın çok uzun yıllarını Amerika’da geçirdim. Nöroloji alanında uzman bir doktorum. Ancak işin fiziksel yanından çok henüz keşfedemediğim duyusal entrikaları ilgimi çekiyor. Mantıklı olarak üşüme hissini size açıklayabilirim, ancak televizyonda ödül alan sakat bir sporcuyu gördüğünüzde vücudunuza yayılan titreme dalgasının sebebini hala tam olarak bulabilmiş değilim. Araştırıyorum. Araştırmalarımın çoğu da her gün muayenehaneme gelen insanlarla konuşmak, notlar almak ve sonra bir bilim adamı olarak bunları matematiksel doğrular üzerine yerleştirmek.

Yıllardır hareket edemeyen felçlilerler, beyin ölümü gerçekleşmiş komada yaşlanan insanlar. Günlük işim bunu kapsıyor. Krizlerin, uyuşturucu bağımlılarının, sara nöbetindeki çocukların beni çok yorduğunu itiraf etmek zorundayım. Bedenen değil belki ama kalbim yoruluyor. Yaşlandıkça hayatı kabullenmek zorlaşıyor.

Doktor bir aileden geliyorum, annem cerrahtı. İnsanları tamir eder ve hayatlarına bıraktıkları yerden devam etmelerine yardımcı olurdu. Üstelik tıp biliminin bundan çok daha az gelişmiş olduğu dönemlerde. Beni altı yaşımda yatılı okula yolladılar. Sanırım savaştan kaçırma taktiklerinden biriydi. Benim gibi paralı ailelerden gelen birkaç oğlanla aynı kaderi paylaştım. Çok vaktimiz ve az güneşli günlerimiz vardı. Dolayısıyla birbirimize dertlerimiz anlatmak yerine, hepimiz kendi köşelerimizde zamanı doldurmaya çalıştık.

Benim tutkum kimyaydı. Odamda kurduğum küçük labaratuarda kitaplarda okuduğum elementleri birbirine karıştırarak deneyler yapardım. Kimi zaman ufak patlamalara yol açsam da, çoğunlukla bilimin gelişmesine pek katkıda bulunmayan projelere imza attım. Kokulu sabunlar, parfüm ve de şampuan deneyleri. Büyük bir kaşif sayılmam ama iyi bir uygulamacı olmak da önemli.

Yatılı okulun ardından çocukluğumun çoğunu ailemden ve evden uzakta geçirdim. Üniversite’de Oxford’u seçmem ve 1960’da tatil için gittiğim Kanada’da kalmam da hep bu yüzden. Kendimi ve dünyanın başka iklimlerindeki insanları tanımaya olan sonsuz tutkum yüzünden uzun yollara çıktım bu dönemde. Kanada’dan Florida’ya otostopla yaptığım maceralı yolculuk sonunda beni Tom’a ulaştırdı. Aşık oldum ve Güney sahillerinde kaldım. UCLA nöroloji departmanında üç yıllık bir kontrata imza attım. 1965’te New York’a taşınana kadar güneşin ve iş çıkışı kokteyllerinin beni rahatsız ettiğini söyleyemeyeceğim.

Amerika’da her türlü insanla tanışmanız mümkün. Ailelerini tarafından tecavüze uğramış kızlar, pasaportu olmayan Meksikalılar, Fransa’dan irtica etmiş sanatçılar, hala 70’lerde yaşadığını düşünen hippiler ve tabii ki karılarını, ailelerini, patronlarını aldatan kronik yalancılar.

Hastahane’de olmasa da gitiğim pek çok yerde onların hayatına dahil oldum. Geceleri bana baş ağrısı olarak dönmeleri 1970’de ilk kitabım ‘Migraine’ in yayınlanmasına neden oldu. Bu yüzden beyinlerinde sakladıkları en minik kuşku hücrelerini benimle tanıştıran herkese teşekkür ederim.

Hastahane’de durum biraz daha farklıydı. Duyma özürlüler ve renk körleri, otistikler, parkinson hastaları, epilepsi krizi geçirenler, MS yüzünden işlerini terk etmek zorunda bırakılan gencecik kadınlar, Alzheimer’lılar ve tabii koridorun en sonundaki odaya kapatmak zorunda kaldığımız şizofrenler. Her günü yalnızlık ve bulantı arasında gidip gelen ve mutsuzluklarına neden bulamayacak kadar mecbur olan onlarca insan. Gözlerinde tek bir an da olsa yaşam ışığı görebilmek için çalıştım. Ne yapasınız iflah olmaz bir optimistim.

Çalıştığım yerin hiçbir zaman önemi olmadı. Beth Abraham Hastanesi’ne transfer edildiğim gün duyduğum tuhaf heyecan duygusunu bu cümlenin dışında bırakıyorum. Bronx’ta, tüm deliler ve hayattan bezmişler arasında, küçük sokaklardan birinde kendime ev buldum. Bir hayatı anlamak için öncelikle onlardan biri olmalısınız.

Çalışmalarımı sürdürdüm. Gündüzleri kliniğe gelen hastalar arasında, geceleri sokaklarda. Bir iki yıl sonra hastaları müzikle iyileştirmek için çalışan ‘Institut For Music and Neurologic Function’ bölümünü kurdum. Alanında en iyileri işe aldık ve klinik vakalarda çok ilerleme kaydettik.

Müziğin insan doğası üzerinde karşı konulmaz bir gücü var. Öfkeyi, tutkuyu, kokuyu, sevgiyi ortaya çıkarıyor. Bir klasik müzik konserinde olduğunuzu hayal edin, Bach sizi oturduğunuz koltuktan koparıp dünyada hiç görmediğiniz bir alacakaranlığa götürdü şimdi.

Sıkışmış olduğunuz noktadan uzağa. İyileşme hemen bunun ardından devreye girdi. Ruhunuz notalar arasında yüzmeye başlamışken. Ve o an gözünüzde ilk anın sevinci belirdi. Sıcak, huzurlu, talepkar.

Kitap yazmaya biraz herşeyden uzaklaşmak için başladım. Sürekli umutsuzluk içinde yaşamak, yarını hayal etmeye çalışan zavallılığımız için yeterli değil. Hastalarımın isimlerini kullanmam, ama gördüklerimi en ince detaylarına kadar açıklamak zorundayım. Çoğunlukla imkansız olduğu sanılan durumlarla ilgilenirim. Ölmesi kesinleşmiş vakalar, ya da kardeşinın adını bir daha asla hatırlamayacağı söylenen bir alzheimer hastası. Hiçbir şey imkansız değil. Kanseri, vebayı, veremi bile yenmeyi başardılar. Diğerlerinin takipçisi olacağına şüphem yok.

Hayatta her şey yer değiştiriyor. Bazen kaybettiklerimiz, gitmeyi düşünmediğimiz ülkelere sürülmek zorunda kaldığımızda yaşadıklarımıza benziyor. Önce korku, ardından alışma ve son olarak da benzersiz bir mutluluk. Yeni bir ruha sarılmaktan duyulan sevinç hissi. ‘An Anhropologist On Mars’ romanında anlatmaya çalıştığım bu zamansız yolculuk arzusu. Ameliyat yapmadığı zamanlarda bitmek bilmeyen tikleri yüzünden dışlanan inanılmaz bir cerrah, bir araba kazası sonrasında renkler dünyasına veda edip, inanılmaz tablolara imzasını atan bir ressam ve insanlarla hiç anlaşamasa da hayvanlar dünyasını algılama kapasitesi sayesinde profesör olmuş otistik bir adam. Hepsini ‘At First Sight’ filminde izlediniz. Bu kadar zamanı bambaşka planetlerde yaşayan insanlarla geçirdikten sonra, bunları yazıyor olmam size garip gelmiyordur. Ama bir haberim olacak. Ben kurgulamadım. Gördüklerimi yazdım. Val Kilmer çok başarılıydı, bunu da söylemeden geçemeyeceğim.

Ilk filme çekilen kitabım o değildi. Epilepsi krizi yüzünden tüm vücut fonksiyonlarını kaydebeden insanların, yıllar sonra bir doktor tarafından hayata geri dönüşünü anlatan ‘Awakenings’, Robin Williams ve Robert de Niro’nun başrollerini paylaştığı ‘Awakenings’ filmiyle perdeye geçmişti. Bu iki büyük aktörle çalışmanın verdiği güç sonraki bir kaç kitaba da yetti. Kelimelerin ekranda milyonlara ulaşmasının tatminini yaşayan çok yazar yok. Hepsine denemelerini öneririm.

Bana bilimin şairi diyorlar. Sanırım sadece bilimin düşüncelerinin insanları iyileştirmeye yetmeyeceğine inandığım için. Aklımla anlayamadığım olaylara anlam verme çabasından vazgeçtim. İnsanın ruhuna dokunanların, bedeninde de değişikliklere yol açabileceğini biliyorum. Müziğin notalarının, komada bir annenin koynuna konulan bebeğinin, ameliyata girmeden önce şefkatle sarılan bir eşin hayat kurtarabileceğine inanıyorum. Bu yüzden bildiklerimin ötesinde bir hayale ulaşmam gerek. Beni şaşırtan olaylar karşısında kahkahalar atmam ve on yıldır komada yatan kadının bir gün gözlerini açıp yaşladığını farkedeceğine inanmam bundan.

*Bu yazı aynı zamanda K dergisinde yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page