Bu hikaye (İsmail’in dediğine göre) yarım milyar yıl önce geçiyor.
Hayal edilmeyecek kadar uzun bir zaman önce,
bu gezegenin var olduğu fakat
bizim tarafımızdan tanınamayacak bir durumda olduğu zamanda.

…Karada, rüzgar ve toz dışında hareket eden hiçbir şey yoktu. Rüzgarda sallanan tek bir çimen yaprağı, öten tek bir cırcır böceği ve gökte süzülen tek bir kuş bile yoktu. Bütün bunlar, onlarca milyon yıl sonra, gelecekte olacaklardı. Denizler bile ürkütücü biçimde durgun ve sessizdi. Çünkü omurgalılar da, onlarca milyon yıl sonra, gelecekte ortaya çıkacaklardı.

Ama tabi ki halihazırda bir antropolog vardı. Antropologsuz bir dünya neye benzerdi ki? Yine de o, canı sıkılmış ve hayal kırıklığına uğramış bir antropologdu. Çünkü gezegen üzerinde her yere giderek görüşme yapacağı birini aramıştı ve sırt çantasındaki bütün kasetler gökyüzü kadar boştu. Fakat bir gün, canı sıkkın bir şekilde okyanusun kenarında dolaşırken, okyanusun sığ sularında, yaşayan bir canlıya benzeyen şeyi gördü. Pek abartılacak bir şey değildi, sadece peltemsi bir su kabarcığıydı, fakat yaptığı bütün yolculuklar boyunca gördüğü tek olası malzemeydi. Bu yüzden, dalgalarla birlikte aşağı yukarı hareket eden canlının bulunduğu tarafa doğru, sığ suda yürüyerek gitti.

Yaratığı kibarca selamladı ve nazik bir biçimde karşılandı; çok geçmeden ikisi iyi arkadaş oldular. Antropolog, elinden geldiğince, hayat tarzları, gelenekler ve adetler alanında eğitim gören bir öğrenci olduğu anlatmaya çalıştı ve yeni arkadaşından bu tür bilgiler rica etti. O da bunu seve seve verdi.

“Ve şimdi…” dedi sonunda, “Aranızda anlattığınız hikayelerden bazılarını senin ağzından kasete kaydetmek istiyorum.”

“Hikayeler mi?” diye sordu öteki.

“Bilirsin, yaratılış efsaneniz gibi, eğer varsa.”

“Yaratılış efsanesi de nedir?” diye sordu yaratık.

“Aman, bilirsin işte.” diye yanıt verdi antropolog, “Dünyanın başlangıcıyla ilgili çocuklarınıza anlattığınız hayal ürünü hikayeler.”

Bunun üzerine, yaratık hiddetle son derece ciddileşti -en azından peltemsi bir su kabarcığının yapabileceği kadar- ve toplumunun bu tür hayal ürün hikayeleri olmadığını söyledi.

“Öyleyse nasıl yaratıldığınıza dair bir açıklamanız yok mu?”

“Nasıl yaratıldığımıza dair bir açıklamamız kesinlikle var.“ diye şapırdadı öteki. “Ama bu kesinlikle bir efsane değil.”

“Ah, tabii ki değil,” dedi antropolog sonunda, okulda öğrendiklerini hatırlayarak. “Bunu benimle paylaşırsan müteşekkir olurum.”

“Peki,” dedi yaratık. “Ama şunu anlamanı istiyorum; sizler gibi biz de, gözleme, mantığa ve bilimsel yönteme dayanmayan hiçbir şeyi kabul etmeyen son derece akılcı canlılarız.”

“Muhakkak, muhakkak.” diyerek antropolog ona katıldı.

Ve sonunda yaratık, hikayesine başladı.

“Evren…” dedi, “Çok, çok uzun zaman önce, belki on ya da on beş milyar yıl önce doğdu. Bizim kendi güneş sistemimiz -bu yıldız, bu gezegen ve bütün diğerleri- herhalde iki ya da üç milyar yıl önce oluştu. Uzun süre burada hiçbir şey yaşamadı. Fakat bir milyar yıl falan sonra, yaşam ortaya çıktı.“

“Afedersin.” dedi antropolog. “Yaşam ortaya çıktı dedin. Nerede oldu bu? Efsanenize göre, yani bilimsel açıklamanıza göre demek istiyorum.”

Yaratık soruya şaşırmış gözüküyordu ve rengi açık bir eflatuna döndü. “Tam olarak hangi noktada mı demek istiyorsun?”

“Hayır. Demek istediğim, bu karada mı yoksa denizde mi oldu?”

“Kara mı?” diye sordu öteki. “Kara nedir?”

“Ah bilirsin…” dedi adam, kıyıyı işaret ederek, “Şurada başlayıp ötelere uzanan toprak ve kayalardan oluşan geniş saha.”

Yaratığın rengi bu sefer mora döndü ve dedi ki, “Neden bahsettiğini anlayamadım. Oradaki toprak ve kayalar sadece denizi içine alan büyük kasenin kenarları.”

“Ah evet…“ dedi antropolog, “Ne demek istediğini anlıyorum. Yani, hemen hemen. Devam et.”

“Pekala.” dedi öteki.

“Milyonlarca asır boyunca, dünyadaki yaşam sadece, kimyasal bir suda çaresizce yüzen mikro-organizmalardan ibaretti. Fakat azar azar, daha karmaşık yaşam formları ortaya çıktı: Tek hücreliler, sümüksü canlılar, deniz yosunları, polipler, vesaire.”

“Ve en sonunda…” dedi yaratık, hikayesinde doruk noktaya ulaşırken, rengi gururdan pembeleşerek, “Vee en sonunda denizanası ortaya çıktı!”…

İsmail Bir Zihin ve Ruh Macerası, Daniel Quinn
*İllüstrasyon: Elif Yıldız