[col-sect][column]

Bazı insanları anlamanın imkânı yok, buna inandım artık… Hatta inanmakla kalmayıp marifetmiş gibi anlayamadığım bir adamın yanında çalışmaya başladım. Uzun zaman düşündüm; bir günah işledim mi diye. Bulamadım sorunun yanıtını. Gerçi var günahlarım, öyle büsbütün de günahsız değilim. Çocukken konu komşunun bahçesine dalıp erik çaldım, ergen oldum, konu komşunun karısını kızını gözetledim, biraz büyüdüm, konu komşunun karısını kızını ayartmaya çalıştım. Okulda yere kalem atıp komşu kızlarının, annemin arkadaşı olan öğretmenlerin bacaklarına baktım… Kopya çektim, yakalanmadığım için günahı olduğunu sanmıyorum… Ama bunların hiçbiri patronum olacak adamla çalışmamı gerektirmiyor Allahım… Ama madem köyü-kasabayı, bahçeyi-çiti bırakıp geldik buraya “ekmek parası, edebiyat sevdası” diye; katlanacağız artık bu adama.

Herkes bilir; bir yayıncının en çok çalıştığı mevsim kıştır, ama biz bütün kış yattık. Hiçbir şey yapmadan durduk, öyle oturduk. Sonbaharda balkondaki kömürler zaten ıslanmıştı, onları da tutuşturamadık… Soğukta ellerimiz dona dona oturduk. Ne bir kitap bastık ne bir şey, haliyle ben de tek bir önsöz bile yazamadım aziz okuyucum… Biz odalarımızda parmaklarımızı nefesimizle ısıtıp bir taraftan da ıslak kömürleri tutuşturmaya çalışırken, bizim patron elektrik idaresinden ve kapıcıdan gizli olmak suretiyle elektriği kaçak yaptı. Bunu yapmakla kalmadı, balıketli karısından gizlice bir de ufo aldı. Gerçi bana ilk “Ufo alacağım.” dediğinde “La havle” çekip uzay yolculuğu yapacağımızı düşünmüştüm ama onun ufosu başkaymış. Oda ısıtan cinsten…

Neyse aldı bu ufoyu, koydu odasına… Sekreter kız da ne yapsın, kapı aralığında üşüyor tabii… Isınmak için onun odasına yerleşti. Sıcacık oturdular bütün kış, bizim oda ise isli bir hal almıştı. Kömür yanmadığı için soba sürekli tüttü. Sobayı kurduğumuz gün heves edip aldığım kestaneler kurtlandı, ama olsun, neticede kış geçti ve yine dağlarına bahar geldi memleketimin… (Benzer bir sözü bir şiirde okumuştum, demek ki hâlâ hatırlıyorum…)

Yayınladığımız kitaba gelmeden önce bir şey daha söylemek istiyorum, fen çok ilerledi aziz okuyucum. Artık benim çağımdaki gibi değil hiçbir şey. Bu ufo denen meret bir ısıtıyor, bir ısıtıyor; akıllara zarar… Şöyle anlatayım konuyu; maaşıma zam istemek için patronun odasına girmek zorunda kaldım bir seferinde. Haliyle sekreter içeride olunca haber de veremiyorsunuz. Kapıyı bir açtık ki ne göreyim. Bizim sekreter sütyen ve külotla oturuyor, patron ise pantolonu çıkarmış, etine dolgun karısının özene bezene aldığı içlikle çalışıyor. Haliyle oda sıcak olunca ne yapsın insan… Haddime değildi, ama yine de “Yahu bir pencere açın, böyle sıcakta soyunmuşsunuz, ama kanmayın siz bunlara,” dedim… “Hasta olursunuz.” Ama patron da esaslı adamdı. O dakikada 100 lira zam yaptı maaşıma…[/column]

[column]Baharın gelmesiyle bizim patron da işleri hızlandırma kararı aldı anladığım kadarıyla ve cemrelerin tamamlanmasıyla birlikte, kalınca bir kitap getirip masamın üzerine bıraktı. Her zamanki meymenetsiz bakışıyla “Şuna bir önsöz yazsana…” dedi. Ne yapacaksın, ekmek parası diye ses çıkartamadık tabii, kabul ettik haliyle. Şunu hep merak etmişimdir; kalın kitapları kim okuyor arkadaş? Bilen biri varsa bana söylesin. Çünkü inanın nefret ediyorum kalın kitaplardan. Hem taşınması zor, hem okunması… Haliyle kalın olduğu için de pahalı oluyor ve satmıyor kitaplar. Bunun bir dengesini bulmak lazım acilen.

Neyse… Dosyayı elime aldım, evirdim çevirdim… Yazarı tanımıyorum, tanımadığım gibi hakkında kitap yazılan adamı da bilmiyorum. Yazarın adı; Gonçarov, kitabın adı ise Oblomov… Anladığım kadarıyla kitap bir biyografi kitabı, yani sizin anlayacağınız, Gonçarov adındaki Rus, dönemin ekâbirlerinden biri olan Oblomov hakkında bir kitap yazmış. Yazmış yazmasına ama kitap bir sıkıcı sormayın. Bahar gelmiş, ortalık cıvıl cıvıl, kuşlar böcekler… Böcek dedim de karafatmalar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı, az evvel bir tane daha öldürdüm masamın üzerinde, buranın acilen ilaçlanması lazım… Yani ortalık şen şakrak, kitaba bir başladım, Oblomov yataktan çıkmıyor, o yataktan çıkmadıkça benim uykum geliyor. O uyuyor, ben uyuyorum, rüyamda da önsöz yazdığımı görüyorum. Günlerce böyle gitti, üçüncü sayfaya gelince bana ağırlık çöküyor ve içim geçiyordu. Allahtan sonra yataktan çıktı da, kitap biraz heyecan kazandı, yoksa ben önsözü yazamadan ruhumu teslim edecektim. Şu Gonçarov’u da bir türlü anlamadım. Biyografi yazacaksan başkasının hayatını anlat be arkadaşım. Kitabı bitiriyorsun, adam bir şey yapmamış. Hayır, memleketlerinde başka anlatılacak adam kalmamış olsa neyse, tembelin tekinin hayatı mı yazılır? Yaptıkları işten değil yani… Ama bu işte bir pislik olduğunu düşünüyorum hâlâ, bu adam garanti akrabası Gonçarov’un, yoksa neden yazsın ki…

Oblomov yataktan çıkmıyor, o yataktan çıkmadıkça benim uykum geliyor. O uyuyor, ben uyuyorum, rüyamda da önsöz yazdığımı görüyorum.

Aslında bakmayın böyle dediğime Oblomov özünde iyi insan. Değişen dünyanın yenik doğmuş bir insanı. Bildiğiniz gariban yani. 1850’lerin değişim Rusya’sında feodalizmin yarattığı son kurban belki de… Gonçarov, Rus insanını çizer Oblomov’la. Onun yok oluşunu seyrederken, ortaya yeni çıkan sınıfı da hayranlıkla izliyor. Güvendiği insanlar tarafından dolandırılır Oblomov, hatta bu dolandırma olayı, bir anlık değil süreklidir. Kahya ve onun adamı çiftlikte kazanılan paranın büyük bir kısmını kendi ceplerine indirirler. Aşık olur Oblomov, kendinden yaşça küçük bir kıza; Olga’ya. Yatağından kalkar, yaşamın içine katışır, hatta bununla kalmaz artık işlerin başına geçmesi gerektiğini bile düşünür, ama işler onun zekasının ve yeteneğinin çok üzerindedir. Olga, bu yitirmiş, ama güzel konuşan ve iyi niyetli adamla evlenme planları yaparken, Oblomov aşkın büyüsünden sıyrılıp kendi gerçeğiyle yüz yüze geldiğinde genç ve güzel bir kadını peşi sıra koşturmanın, kendi gibi onun yaşamını da altüst etmenin doğru bir davranış olmadığına karar verir ve evlilik işi yatar. Bu onun sade dünyasında büyük bir çalkantıdır. Hatta onu altüst edecek büyük bir harekettir, ama Gonçarov’un uygun gördüğü en ağır darbe bu değildir. Sonraları Olga ve Stolz evlenirler. En yakın arkadaşı doğuştan bir burjuva olan Stolz, Oblomov’un son yaşam sevinciyle birlikte olur ve bu darbenin ağırlığı içinde Olga için en hayırlısı olduğunu düşünür Oblomov.

Oblomov iyidir, erdemlidir, sevecendir, ama bir kahraman değildir. Kitaptaki tek tembel de o değildir; bir de Oblomov’un yanından ayırmadığı uşağı Zahar vardır. Çalışacak yetenekleri ve meziyetleri vardır, ama o bunların hiçbirini yapmaz, efendisi gibi yatar. Onun ayrılmaz bir parçasıdır ve son ana kadar da kendisini terk etmeyecek hatta romanın son sözünü de o söyleyecektir.

“Onu mahveden Oblomovluktu.”

Ama yine söylüyorum aziz okuyucum kitap burada önünüzde, buyurun okuyun, ama bu kitap hayatta satmaz. Baharda böyle şey mi okunur yahu…

[/column]

[/col-sect]