O küçük kırtasiyelerde çıkardı karşıma kartpostlarlar. Tıka basa dolu dükkânın bir köşesinde atıl bir şekilde öyle dururlardı.  En çok da o uzak şehirlere ait fotoğrafların olduğu kartpostalları sevdim ben. İki yanı ağaçlı yollar, sokaklar, meydanlar…  O şehirlere gitmek o kadar imkânsız bir şeydi ki bir gün oraya gitme düşüncesi aklımın ucundan bile geçmezdi. İnsan bir kartpostala bakarken bile kendi yaşamının sınırlarını kavrayabiliyor bazen. Yıllar sonra saçlarımı uzatıp istiklal caddesine çıkmaya başladığım günlerde girip çıktığım kafelerden, barlardan kimi etkinlik v.b şeylere ilişkin kartpostalları toplamaya başlamam biraz bu yüzünden.

Girdiğim mekânlarda bir köşede duran kartpostallara, kartlara sessizce yanaşır, yakalanma korkusuyla sağa sola şöyle bir göz attıktan sonra elime geçen bütün kartpostalları cebime koyup koşar adımlarla oradan uzaklaşırdım. Oysa kimsenin bir şey dediği yoktu. Eve döner dönmez cebimdeki kartpostalları çıkarıp büyük bir özenle diğerlerinin yanına koyardım. Amacım sadece bir kartpostal koleksiyonu yapmak değildi elbette, günü geldiğinde sevdiğim kimi arkadaşlara kartpostal göndermekti de. Kartpostal koleksiyonumun içinden en güzellerinden birini seçip arkasına özenle birkaç satır yazdıktan sonra postalamak ve sonrasında oturup gönderdiğim kartpostalın arkadaşımın eline ulaştığında onun yüzündeki gülümsemeyi hayal etmek. Böyle bir şey hiç olmadı ama.

Nico’nun kartpostallara karşı özel bir ilgisi olmuş mudur bilinmez ama o da yaşadığı dönemde pek çokları gibi kimi dostlarına kartpostallar göndermiş.  Kartpostalların ön yüzünde ne resmi olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama yazıp gönderdiği satırlar aşağıda.

Kartpostal koleksiyonum mu? Geçen yaz hepsini attım.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page