Manşetlerden, sokaklara…

“High Fidelity” ve “About A Boy” gibi filme de uyarlanan romanların yazarı, günlük hayatın stresini, sıradan insanları ve kaçmakta olduklarımızı çok iyi anlatıyor. “Düşerken” yaşamaya alışamamış dört kimliğin hikayesi.

Hepsinin canı sıkılıyor. Yoksa bir gökdelenin en üst katına çıkıp saatlerce orda oturmazlardı. Gerçekten intihar etmeyi düşünmüş olanlar böyle yöntemler kullanmazlar. Bir kutu hap almak, bileklerini kesmek ve tabii meşhur havagazı taktiği. Gökdelene tırmanmakmış. Bunlar hayatlarıyla nasıl başedeceklerini bilemeyen zavallılar için. Evden çıkarken itfaiyeyi aramak daha akıllıca olurdu. Bir kaç saat vakit kazanırlardı.

Çatıya ilk Martin ulaştı. Merdiven, telleri kesmek için makas, bir mataraya doldurduğu viski. Ölüme beş dakika kala, sarhoş olmayı deneyerek geçirdi zamanını. Birazdan yok olacak olma zevki, ayyaşlığın önüne geçti.

Ardından Maureen geldi. Ellili yaşların sonunda gösteren çökmüş bir kadın. Belki de otuzdu ve yaşadıkları onu tüketmişti. Bunun çok da bir önemi olmadığını düşündüm. Nasılsa birazdan gazetelerdeki ismi dışında her şeyden vazgeçmiş olacaktı.

Jess. Hızına kim yetişebilir? Koşarak gökyüzüne ulaşmaya çalıştı. Martin onu durdurmasa çoktan yerle bir olmuştu. Konuşmaya küfürler saydırarak dahil oldu.

JJ sonradan eklendi. Elindeki pizza kutusu bir an çatıdaki üçlüyü şaşkına uğratsa da, oğlanın gerçek nedenini anlamaları çok zor olmadı. O da herkes gibi intihar için buradaydı. Çaresizdi, hayattan daha fazla beklentisi kalmamıştı ve karnı açtı. Bu yüzden pizzaları yiyerek işe başladılar.

Olduğum yerden konuşmaları duyamadım. Jess’in umursamaz bakışlarından kimsenin söyledikleriyle ilgilenmediğini anladım. Maureen’in dehşetini görmeniz gerekirdi. Kadın yüzyıllık uykusundan uyanmış prensese benziyordu. O ortalarda yokken hayat bu kadar değişmiş miydi?

Martin. Onun hakkında çok şey biliyorum. Televizyondan. Adam daha bir kaç yıl önce, on beş yaşında bir kızla sevişmekten yakalanıp hapsi boylamıştı. Biliyorum bunlar günün pek çok saatinde başımıza geliyor, ancak adınız Martin Sharp ise ve televizyon programı sunuyorsanız gazetelerin ilgisini çekiyorsunuz. Karısını, işini ve hayatını kaybetti, kimse ona destek olmak için uğraşmadı. Oysa her hikayenin bir de tersten okunuşu vardır. O zaman ilk öğrenmeniz gerekenleri en sona saklamış olursunuz.

Şu diğer çocuk. JJ. Eski bir rock starı andırıyor. Artık kimsenin müziğini dinlemediği, kız tavlamak için sahnede geçirdiği günleri anlatan bir zavallıyı.

Bunlar ilk izlenimlerim oldu. Çok da yanılmamışım.

Ben de oraya ölmek için çıkmamıştım, sınırlarımı zorlamak istedim. Bir günde kaç kahve içebileceğimi, kaç sushiden sonra kustuğumu, durmaksınız konuşarak kaç kişiyi uzaklaştırabileceğimi denediğim gibi. Ne kadar yüksekliğe kendimi öldürmeden çıkabileceğime baktım. O kadar da başarılı değilmişim. İntihara meğilli gruba dahil olduğumu düşünmenizi istemem. Ben daha çok obsesif kategorisinde altın madalyaya koşuyorum.

Biraz çatıda oyalandılar. Benim neler olduğunu merak etmeme yetecek kadar uzun bir zaman. Ardından ürkerek boşluktan uzaklaştılar, binanın sağlam duvarlarına tutunmak iyi gelmiş olsa gerek.

Onları kaybetmekten korktuğum için koşarak indim. Biraz arkalarında takibe başladım. Kavga ediyorlardı. Neyse ki. Fotoğrafta bile birbirine uymayan bu karakterlerin arkadaş olması ikinci sınıf bir komedi filmine benziyordu. Ukala Jess, ilgisiz JJ, ürkek Maureen, agresif Martin. Daltonlar tam önümde plan yapıyorlardı. Kendimi Red Kit sanmam çok da beklenmedik bir tepki olmasa gerek..

Şehrin karanlık mahalelerinden birine yöneldiler. Anladığım kadarıyla Chas diye birini arıyorlardı. Jess ona aşıktı, Martin bunun bir saçmalık olduğunu düşünüyordu. Maureen içki içemeyecek kadar yalnızdı. Bir kaç dakika sonunda Jess’in Chas’le sevişmiş olduğunu ve adamın onu terk ettiğini öğrendik. Ne kadar da acıklı bir hikaye!

Parti evinden içeri girdik. Ben ortama hemen adapte oldum. Herhangi birinin arkadaşı olabilirdim. Köşede sigara tüttüren ekip Martin’i tanıyıp alay etmeye başladı. Maureen kızını arayan bir anne gibi panik içerisindeydi. JJ yetmişli yıllardan çıkmış hortlak gibi içkilere yöneldi. Jess, tahmin edersiniz, önüne her gelen yabancıya Chas’i soruyordu. Büyük resme bakarsanız çok eğlenebilirdiniz.

Düşününce ne kadar saçma görünüyor. İntihar etmeye karar verdiğinizde, eğer gerçekten hayattan sıkılmışsanız, merak etmeyi de bırakırsınız. Gazeteler, yan masadaki konuşmalar, reklamlar, aşk hikayeleri ilginizi çekmez artık. Madem ki cevabı size yardımcı olmayacak soru sormaya gerek yok. Beyaz duvarlarla ve depresif siyah müziklerle meşgul olursunuz.. “Ölmeye az kaldı” ekibi dünyayı yakın bir tarihte terk edeceğe benzemiyordu.

Çok fazla oyalanmadılar. Jess on yedi dakika Chas ile konuştu. Diyalogları yakalayamadım. Aklımda şöyle bir şey canlandırdım.

“Neden beni terk ettin?”
“Üzgünüm Jess, sorun bendeydi. Sana layık olamayacağımı düşündüm.”
“Telefonlarıma çıkmadın, beni her gördüğünde kafanı çevirdin ve bir kez olsun ağlamadın.”
“Böyle bitmesi gerekiyormuş. Lütfen kendini suçlama.”

Bu kadar. Aşık olmadığın birinden ayrılmak için uzun zamana ihtiyaç yok.

Sabahın beşinde evsizler ve delilerle dolu sokaktan kurtulmak için bir taksi tuttular. Şehrin biraz dışındaki zengin mahallelerinden birine ilerledi yol. Kapıdaki zilde Sharp’ın adı vardı. İçeride olanları göremedim.

On beş dakika sonra oldukça şık bir kadın ağlayarak merdivenlerden indi. Terkedilmiş bir kadının çaresiz bedenine sahipti. Çok yorgun olduğumdan kikayesini yazamadım. Eğlenceli bir gece geçirdiğimi düşünerek eve döndüm. Gördüklerimin kimseye yararı yok. Yalnızlığıma iyi geldi.

Ertesi gün sıkıntıyla geçti. Yapacak işin olmaması bunlara yol açıyor. Sabah sokakta yürüdüm. Öğlen girdiğim kahvede altı saat gelip geçeni izledim. Akşam televizyon karşısında uyuyakaldım. Oldukça sıradan olaylar. Bir sonraki gün işler değişti. Sabah haberlerinde bütün kanallar intihar etmeye kalkan Martin Sharp ve müşavirin kızı Jess’ten bahsediyordu. İstemeden de olsa bu hikayenin parçası olmuştum.

Çok fazla detay vermediler. Muhtemelen konu hakkındaki bilgileri başka birinden edinmişlerdi. Neden bilmiyorum Chas oalbileceğini düşündüm. İçgüdülerimde pek yanılmam.

Dedikodu gazeteleri ikisi arasında oluşmuş olabilecek muhtemel bir aşktan bahsedetti. Sharp’ın geçmişini düşünecek olursak çok da haksız sayılmazlardı. Buna bir an olsun inanmadım. Birbirine aşık iki kişi arasındaki ateşi görebilecek kadar çok çiftle tanıştım. Üstelik kız Martin’den çok daha sonra çatıya gelmişti.

Bir çift intihar etmeye karar vermiş olsa son istedikleri sevişmek olurdu diye düşündüm. İlk gün böyle geçti konu hakkında daha fazla bilgi edinemedim. İkinci gün dört kişi oldukları ortaya çıktı. Diğer ikisi sıradan tiplerdi bu yüzden gazeteler onlardan bahsetmiyordu.

Ben tek başıma çalışıyordum. Öğrendiklerimin kişisel portfolyomdan başka kimseye katkısı olmadı. Çok da önemi yok nasılsa gazeteler de bir gün cam bezi oluyor.

Bu aralar piyasa durgun, uyuşturucu satıcıları pusuda, silahlar dolaplardaydı. Hepimizin dikkati İntihar Çetesi’ne yönlendi. Bir haberi canlı tutmak istiyorsanız üzerine eklemeler yapmalısınız. Gazeteciler bunu bilir, manşetlere taşıyacak haber olmadığı zamanlarda eskilerini süsleyerek yeniden size yedirir. Bu yüzden bizim çetenin mazceraları her geçen gün ilerledi.

Önce Maureen’in hayatını öğrendik. Konuşamayan yatalak bir oğlan, onu yıllarca önce terketmiş bir adam. Mecburen mutsuz olanlardandı. Belki yeterince bencil olsa oğlunu terk edebilir, ya da biraz sağduyu gösterip hastabakıcıların eline teslim edebilirdi. İkisini de yapamadı.

JJ daha şanslıydı. Belki de şanssız demeliyim. Amerika’dan müzik kariyeri için Londra’ya gelmiş, burada eline geçen tek iş ise pizzacılık yapmak olmuştu. Bütün hayatını müzikle doldurmak isteyen biri için ne büyük bir kayıp!

Jess’in ablası yıllar önce kaybolmuş, bir daha da ondan haber alınamamıştı. Kim ne isterse onu düşündü ama Jen geri dönmedi. Ne onların hikayesi başlamadan önce ne de Jess kırk yaşında evli bir kadın olduğunda. Hayattan böylesine nefret eden iki kız yetiştirmek bir baba için ne büyük bir acı!

Martin’i biliyorsunuz. Gazeteler en çok ondan bahsetti. Karısıyla röportajlar, mutlu aile günleri portreleri, eski programların yeniden yayınlanması…

Seçimler diye düşündüm kendi kendime. Tek yaptıkları kendilerini mutsuz edeceklerini bildikleri adamlara, hayatlara, işlere takılan insanlar. Onlara acımak için hiçbir nedenim yok. Acıyanlara da hayret içerisinde bakıyorum.

Martin salaklığı yüzünden, Jess saflığından, JJ cahillikten hayatını mahfetmişti. Maureen’e gelince. Onun nedenlerinin biraz da zorlayıcı olduğunu kabul ediyorum ama o da hayatını kabullenmek yerine mücadele etmeyi seçebilirdi.

Ardından geçen günlerde çetenin intihar etmeyeceğini gördük. Benim için hiç de sürpriz olmadı. Bunun yerine yaşadıkları deneyimleri kullanarak topluma mesaj verme yolunu seçtiler. Gördükleri melekler vazgeçmelerine neden olmuş, henüz daha erken olduğunu farketmişlerdi. Bunlara inanan bir takım salaklar olduğundan eminim. Neyse ki ben onlardan biri değilim.

Martin’in şu unutulmuş kanallardan birinde sunduğu programa konuk oldular. Tam bir fiyasko. Aslında melek falan görmediklerini sadece biraz eğlenmek istediklerini söyledikleri an televizyonu kapadım. Bu onları medyada son görüşümdü.

Birkaç hafta ne yaptıklarıyla ilgilenmedim. İş ve ev arasındaki hayatıma dönmek iyi geldi. Bir de şu çocuk vardı zamanımı çalan. Aşk gereğinden çok vakit alıyor. Onunla olduğunuz, onun için beklediğiniz, onu özlediğiniz bütün zamanları toplarsanız yeni bir hayat satın alabilirsiniz. Neyse bu benim hikayem değil, fazla dağılmadan gerçek konuya dönelim.

Bizim dörtlü uzun zaman ortaya çıkmadı. Ben şöle bir fikir edindim, eğer yılbaşında ölmeyi deneyecek kadar planlılarsa bir dahaki buluşmaları sevgililer gününe denk gelmeliydi. Bu yüzden bir bahane uydurarak o gün karşıdaki binada oturan arkadaşıma gittim.

Yanılmamışım. Daha önce izlediğim filmin ikinci bölümü karşımdaydı. Daltonlar Çatıda! Hiçbirinin binadan atlamaya niyeti var gibi durmuyordu. Maureen umutsuz, Martin önemsiz, Jess sorunlu, JJ pisti. İlgimi çekecek pek bir şey olmadı. Yarım saat çatıda tartıştıktan sonra aşağı indiler. Pencereden uzaklaştım.

Sonra bu konuya olan ilgim tamamen dağıldı. İnsanlar intihara teşebbüs ettiklerinde kısa sürede unutulurlar. Hala yaşayarak “bir zamanlar bileklerini kesmişti” diye anılmak pek de hoş bir özellik olmasa gerek. Yemek yiyip, tuvalette boşalmaya deva ettiler. Birbirlerini görmeye devam ettiler mi bilmiyorum.

Daha önce de söylediğim gibi, zor olan işte bu. Tüm tersliklerin arasında hala beklemek. Kendine inandıktan sonra gerisi çabuk geliyor.

*Bu yazı aynı zamanda K dergisinde yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page