Yaşadığımız topraklarda ‘kadın cinayetleri’ denilen bir olgu oluşturduk. Her gün beş kadından birinin erkekler tarafından öldürüldüğü bir coğrafyanın istatistiki verilerine dayanarak. Hal böyleyken, tepki de kaçınılmaz. Kadınların hunharca katledilmesi karşısında devletin de onun adaletinin de yaşanan tüm bu cinayetlere ortak olduğu gerçeği, ayan beyan ortada üstelik. Mahkeme kararları bunun en somut örneği. Defalarca yapılan haklı itirazlara rağmen yargıdan çıkan kararlar ‘önce kadınları vurun’ dercesine tarihin bir tekerrürü olarak karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki erkek egemenliğin asırlık laneti üzerimizde kan, işkence ve acı oluyor.

Toplumsal kamuflajla diri diri gömüyoruz cenazelerimizi. İlk seferinde ölmedin belki yırttın, git tecavüzcünle evlen demek de öldürün demek değil mi? Gece sokak ortasında düşene bir tekme de sen attığında, ona duyduğun köklü nefret değil mi bu cinayetlerin sebebi? Peki ya katiller? İçeride, dışarıda, makamlarında… Ne fark eder, ağır cezalar alsalar dahi içlerindeki bu nefreti söküp atamadıktan sonra, ne işe yarar onlarca yıl bedenleri çürütmek? Zaten çürümüş, kokmuş insanlık. Ama yine de bir nebzecik huzur… Sadece bu yüzden gölge etmesinler, başka ihsan istemez, demeden de edemiyor dilimiz. Bu yüzden ey muktedirler! Önce vurduğunuz kadınların sevdiklerini de azcık avutun, kesin katillerin cezalarını. Ancak ve ancak hepimiz biliyoruz hiçbir ceza işe yaramaz. Nihayetinde içimizi dolduran doyumsuz nefreti söküp atamadıktan sonra… Nefret, zaten nefret ettikçe cinayetleşiyor.

Peki, kime, neden bu nefret?

Nefretin meşru dil haline geldiği yaşadığımız bu coğrafyada ırkı, rengi, etnik kökeni, uyruğu, dini, cinsiyeti veya cinsel yönelimi, fiziksel ya da zihinsel engeli sebebiyle birilerine zarar vermek çok meşru değil mi? Toplumsal ahlakın, milliyetin ve devletin bekasının neferi nefret dolu aklın tek bildiği yol olan bu nefreti herkeslere gösterebilmek için “hazır ol”dan, saldır moduna geçmesi çok meşru değil mi? Kendi gibi olmayana, her türlüsünden haddini bildirmek de çok çok meşru. Aşağılamak, görmezden ve duymazdan gelmek, hatta kesip doğramak, diri diri yakmak, yok etmek yani bir nevi kusursuzca temizlemek çok meşru değil mi? Okuyoruz, yazıyoruz, izliyoruz ve yaşıyoruz değil mi?

Bu toplumsal bir temizlik operasyonu aslında ve bu operasyonda, son yıllarda pik yapan “eşcinsel seviciliğine” rağmen, en çok da farklı cinsel yönelimlerin (lgbtti) toplumu kirlettiği tehlikelisiyle kışkırtılıyoruz. Nefret cinayetleri gerçeğini belki de en çok onlar yaşıyorlar. Devlet temiz toplum yaratmayı arzularken, seri katiller kollarını sıvamış, operasyon için bekliyorlar ve öldüresiye kan istiyorlar. Tabi ki doyumsuz bu nefretten suç doğacaktır. Misal, geçenlerde trans İdil’i “temizliyorlardı”. Neyse ki göğsüne boylu boyunca atılan 47 dikişle “ucuz yırttı” İdil. Misal 14 yaşındaki Burçin’i “temizlediler”. Aile meclisi Burçin’i “kimseye yar etmedi”, oklavayla döve döve döve katletti. Misal, gözaltında kadınları elle taciz eden işkenceci polisler görevlerinden alınarak kısa süreliğine temiz bir hayata sayfa açmış gibi, “atanıverdi”. Misal, misal, misal…

Ancak ve ancak biliyoruz hiçbir ceza işe yaramaz. Nihayetinde derdimiz, içimizi dolduran doyumsuz nefretle mücadele edebilmek. Bu nefreti kökünden söküp atabilmek…

 

Özlem Arkun
ozlema@meydangazetesi.org

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 15. sayısında yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page