Necati Tosuner’in 1972-2005 yılları arasında çeşitli dergilerde yazdığı deneme yazıları ve söyleşilerinden oluşan Elde Kitap’ın yeni baskısı yapıldı. Necati Tosuner’in kitapta da yer alan 1974 isimli denemesini yazarın izniyle yayımlıyoruz.

Benim Köln’de ikinci yılım.
Hep şöyle demeyi sevmişimdir: “Ben Almanya’ya gitmedim, Türkiye’den gittim.”
Ağrılarla hastanelerde geçmiş bir çocukluk. Aylarca hiç kalkmadan yattığın alçıyatağı. Alay edilmeye alış, korseli çocuk! Kendi içini deştiğin “niçin?” diye sormalarla geçen bir ilkgençlik. Unutulmaz, saklasan saklanmaz… Atsan atılmaz bir fazlalığın var. Anlatacaksın. Yazar olma hevesi. Yalnızlıktan yakınıp da geldiğin İstanbul, sığındığın yalnızlık. “Özgürlük Masalı”, “Çıkmazda”, TRT Ödülü, “Kambur”. Hah, kitabının adını koyabildin sonunda. Yaşanılanı orasından şurasından zorlama çabaları, Karşılıksız kalmış sevgiler. İntihar istekleri. Kızın arkadaşına tutuluyorsun, sen iyi adamsın. Kendisine tutulursan, senden kötüsü yok. İyi.
Ver elini, Almanya!
[sws_pullquote_left] Karşılıksız kalmış sevgiler. İntihar istekleri. Kızın arkadaşına tutuluyorsun, sen iyi adamsın. Kendisine tutulursan, senden kötüsü yok. İyi. [/sws_pullquote_left] Öğrenci olarak oturma iznim var. Öğrencilere tanınan kolaylıklardan yararlanıyorum. Eskiden “kızlar” yurduymuş, odamın tavanındaki perdesiz penceresi gökyüzüne bakıyor. Buzlanırsa, güzel çiçekleniyor. Gençlerin olduğu bir çevredeyim. Değer yargıları geldiğim yerden değişik. İnsan yabancı bir ülkede olunca özenilmiş pek çok şeye erişebiliyor. Hatta “kötü” diye adlandırılacak olanlarda bile, ilginç bir yan bulabiliyor. Yalnızlıksa, yabancılıktan.
Umutsuzluktan yeni bir umut yaratmayı –artık iyice- öğrendim sayılır.
Nasıl olacağı önceden biçimlenmemiş bir roman yazıyorum. Yaşadıkça, yaşanılışa göre değişiyor, gelişiyor. Sancılı bir roman olacak, -yazabilirsem. Yok, başrolü başkasına bırakacak değilim.
Üniversite çevresindeki duvarlarda, geçen yıldan kalma “grev”, “dayanışma”, “Allende” sözcükleri.
İstanbul’da sırtıma göre ısmarlama dikilmiş, kahverengi bir pardösüm var,-dı. Renginin bıyıklarımın rengine denk düştüğünü söyleyerek kendimle dalga da geçiyordum. Kışın en soğuk günlerinde onu yitirdim. Eh, biraz akıllanmaktan da kimseye bir zarar gelmez-di… Bir süre sonra, pek seyrek gittiğim bir birahanede onu askıda beni bekliyor buldum. Akıllanma fırsatını kaçıracak olursam da, pek pek sevindim.
Şubat ayında, Soljenitsin, Almanya’ya sığındı. Geceleyin çıkan bir gün sonrasının gazetesi “Kölner Stadt anzeiger’in başlığında Heinrich Böll, “Onun için bir yatağım var!” diyor.
Almanlar seni beğenirse, “Sen sahi Türk müsün?” diye soruyorlar. Adı, Wolf. Bu işi o buldu. Haftada iki gün, yeni yapılan görkemli yemekhanenin önünde öğrenci derneğinin bildirilerini dağıtıyorum. İki üç saat orada dikilebilirsem, on beş mark alıyorum. Mutluyum.
Odamda, masanın karşısındaki duvarda, üzerinde Almanca yazılı büyük kâğıtlar asıl. Kendime öğütler. Romandaki Osman da, “Yaşanılmış olan, yaşanmıştır,” diyor. Gelecekle ilgilenmiyorum. Böyle gibiyim.
O “denizkızı”nı gördüm yine. Öyle, “balıkçı” olmak da bana yakışıyor. Hani, Çin’e gidecektik onunla… Mao bizi bekliyor ya!
Büyük ağabeyimin çocukları Haluk ve Selçuk tıp okuyorlar. Birlikte, Köln’deki Türk Konsolosluğu’na gittik. Onlar Alman yurttaşı olmak istiyorlar. Orada bizi neredeyse döveceklerdi!
Mayıs ayı Köln’de güzel oluyor. Umutlanmak da. Godot bekleticisi Beckett’in ne suçu var? Arayan… Buldum diye umutlanan sensin. Hadi, bunu da yaz bakalım: seni öpüyor usulca ve… Bir şey demeden toparlanıyor. Bakmıyor da sana. Ve bir daha gelmeyecekmiş gibi sanki gidiyor. Çıkıyor, kapıyı çekiyor yavaşça.
Hüzün. Dolu bir yaz gelmekte.
Renkli televizyon. Birçok yerde, “ Dünya Kupası burada renkli!” çıkartmaları var.
Otuz yaşını bitirmiş olmak
Son maçta Türkler Hollanda’yı tutuyordu ama kupayı Almanya aldı. Futbolla hiç ilgili olmayanlar da sabaha dek eğlendiler.
Yeğenlerim, tatilde, Türkiye’ye gidiyorlar. Ayrılırken öyle nasıl da duygulanıyoruz!
Birkaç arkadaş, aradaki küçük bahçeyi geçip yurdun arka bölüne giderken, bağıran bir radyo sesi geliyor ve Yunanlılar, pencereden bize sevinçle el sallıyorlar.
Türk askeri Kıbrıs’ta.
Yunanistan’da cunta çökmüş.
Almanlar da pek hoşnut. Zaten Yunanlıları hep sever onlar.
Bir gemimiz batırılmış.
Gemiyi kendimiz batırmışız.
İş buldum. Saati 5 mark. Hepimiz de Türk ve İranlı öğrencileriz. Sabahleyin Ren kıyısındaki bir depoya gidiliyor. Prada dağ gibi yığılı, kutular içinde piliç kızartma makineleri. Sıkı bir iş düzeni. Kutular alınıyor, altından açılıyor. Piliç kızartma çıkarılıp, düğmelerinden bir kargaburunla sökülüyor, yerine tokmakla yeni çakılıyor. Yine konuyor kutusuna, bir şey olmamış gibi alttan yapıştırılarak kapatılıyor. Düğme, kullanılınca eriyormuş da…
On beş gün depodan depoya gezdik böyle. Sonra da hiç sezdirmediler, birdenbire iş bitti.
Yunanlılar yüzümüze bakmıyor. Almanlar da soğuk. Türk ordusu yeniden Kıbrıs’ta ilerlemeye başlamış.
Wolf tatilinde İstanbul’da gitmiş. Türk kahvesinin nasıl yapıldığını anlatıyor bana. “ Bunun için Türkiye’ye gitmek gerekmezdi, Rudolfplatz’da yapıyorlar Türk kahvesi…” deyince “Orada Türkler yok, konuk işçiler var…” diyor Wolf.
Sık sık, yazdıklarım konusunda kaygılara kapılıyorum. Pil bitti, diye korkuyorum. Birkaç gün öyle geçiyor, bakıyorum, yine yazmaya başlamışım. Başka benim neyim var.
Kimim var benim?..
“Museum”da , tezgahta, yüksek iskemlelerden birinde öyle dertli dertli oturmuş, hiçbir şeyle ilgilenmeden birazcık kafayı bulmaya çalışıyordum. Hiçbir şeyle ilgilenmiyordum, çünkü o anda derdim bana yetiyordu. Kalabalık. Sonra sırtıma biri dokunmaya başladı. Bir iki… Sırtıma! Ben de, sırtıma dokunulunca enseme tokat yemiş gibi olurum. Ok! Peki, domuzluğuna mı yapıyor?.. Kalk git, gidilmez. Sonunda şöyle omuzundan dürttüm kızı. Baktı. “Sırtlarımızı değiştirelim mi, ister misiniz?
Dedim. Önce bir şey anlamadı. Sonra dönüp beni iyice görünce, yüzümde öyle derin bir acı biçimlendi ki, utançtan ter bastı. Açıkladı, bilerek olmamıştı. Tamam, ben de şaka yapmıştım. Biraz geçti, bana bir bira ısmarlamak istedi, falan. Sonra kaçtım oradan.
Dışarda yağmur vardı.
Yağmur bana iyi gelirdi,-duygusallığıma.
Bakarsın yine rastlardım, arkadaş olurduk onunla.

– Necati Tosuner (2002)

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page