Son yıllarda gelişim sürecinin çılgınlık dozunu arttıran teknoloji, aynı zamanda ekonomik bir sektör olan sinemanın imalat ve tüketim çemberini çok geniş bir alana yaydı. Bu yayılım kentli elitlerden tutun da, taşralı çiftçilere kadar herkesin sinema ve türevlerine karşı yükselen ilgisini gündelik bir bağlılık haline getirdi. Politika, psikoloji, tarih ve ekonomi temelli disiplinlerin altyapılarını somut veriler üzerinde bünyesinde eritince daha farklı, insanlık için vazgeçilmez evrensel bir sanat tasarımı olarak tarihteki konumunu sağlamlaştırdı.

Yazar sokağa çıktığında, atölyesine giren adamdır.

Beyaz perde ve televizyon bugün herhangi bir gündelik eğlenceden ziyade nitelikleri belirgin bir yaşam tarzı… Eğer hobi kelimesi için “gündelik tekdüzeliğin stresinden sıyrılmak için vakit harcanan meşgale” gibi basit bir tanım yaparsak, bahsini ettiğimiz görsel-yarı canlı dünyanın gündelik ruhun bizatihi kendisi olduğunu söyleyebiliriz.

Yapılan çeşitli araştırmalar modern dünyanın ortalama bir günde dört-beş saat televizyon izlediğini söylüyor. Uyku ve çalışma dışındaki saati çıkarırsak, önümüzde duran istatistiksel sonuç verilecek onlarca örnekten daha çarpıcı olur. Takdir edersiniz ki bu gün toplumun hayatından medya temelli ürünleri çıkarırsak etrafımızda ne gibi toplu depresyonlar görebileceğimiz açıktır.

Beyaz perde ve ekran bazlı bu küresel çılgınlık elbette muazzam bir ekonomi evreninin içerisinde kendisini var kılıyor. Otursak sayılarını hesaplamaya gücümüzün yetmeyeceği bir perde-ekran emekçileri ordusu bu sektörün olanaklarıyla ekmek yemekte; artık bu sanal-görsel ürünler markette ulaşabildiğimiz herhangi tüketim malzemeleri gibi stresli bir ar-ge ve imal sürecinin ardından ekranlardaki yerini alıyor.

Sektörün teknik ve içerik ihtiyaçları için dünyanın en modern ülkelerinde akademiler kurulmuş ve sektörün evrimi iletişim-bilişim devriminin süreğenliğinde her geçen saat farklı bir ilerleyici unsurla birikimine birikim katıyor. Tıpkı bir insan bünyesi gibi, beden ve ruhtan oluşan bu birikimin teknik nitelikleri hakkında pek konuşmayacağız. Bu yazı, bu birikimin ruhunu inşa etmeye çalışan insanların yapısallarıyla alakalı. Konumuz sinema yazarlığı!

Yaratıcılığın dört yapıtaşı

Aykırılık ve Empati

Sokakta karşılaştığımız birçok insan “hayatının bir roman veya film olacak kadar ilginç” olduğunu kerelerce ifade etmiş ve birçoğu bunları somut düzlemlere taşımaya da çalışmıştır. Birçok insan da nasıl oluşturulduklarına dair herhangi bir şey bilmeksizin karşılarındaki yazınsal ürünleri acımasız eleştirilere maruz bırakmışlardır.

İnsanların çoğu yazı yazmanın dünyadaki en kolay işlerden biri olduğunu düşünür (Böyle düşünenlere verilecek en iyi cevap ellerine birer kâğıt kalem vererek bir mektup yazmalarını istemek olacaktır). Bu bağlamda, yaşamlarının ilginçliğini ve yazıcılığın kolaylığı fikrini kanıksamış insanlar donandıkları kırtasiye malzemeleri ile yazmaya girişir. Ülkemizde yayıncı ve yapımcı raflarının tonlarca tozlu dosyayla dolmuşluğunun sebebi budur.

Birçok yayıncı ve yönetmen arkadaşım kendilerine ulaştırılan dosya sayısının çok fazla olmasına rağmen bunların niteliksizliklerinden yakınmaktalar. Artık katılaşmış bir taklit kültürünün ürünleri ve oluşturma konusundaki zaaf yapımcıları strese sokarken, farklı görünümlerde kendilerini tekrar eden eserler izleyiciyi de usandırmakta. Peki, çözüm ne? Biz ne zaman ve nasıl akıldan silinmeyecek eserler üretmiş yazarlara kavuşup komplekslerimizden kurtulacağız?

Öncelikle şunu dürüstçe ifade edelim ki sinema metni oluşturma süreci için mutlaka birilerinin biyografisine ihtiyacımız yoktur ve zaten aramızda çok roman okumuş, çok film izlemiş arkadaşlar bilir ki sokaktaki onlarca insanın hayatını toplasak -toplumun aradığı manada- bir film bile çıkaramayız. Fakat “hayatımı yazsam” saplantısı, içerisinde yazarlığa ait en büyük formülü taşır ve bu formül hala birçok yetenek tarafından bile çözülememiştir.

Fikri, formül etrafında biraz devşirirsek şöyle bir çıkarıma ulaşabiliriz. “Bir romancı veya senarist -metin sanatçısı- olmak istiyorsanız hayatınızı bir roman veya bir film şekline sokmalısınız”. Hani büyük yazar Yusuf Atılgan’a “neden çok az eseriniz var” diye sorarlar. “Benim yaşamım en büyük edebi eserimdir” der. Yaşamını bir eser formuna sokamayanlar için sadece basit bir gündelik hobi olarak kalır yazarlık.

Peki, sanatçıyı var eden bu aykırılık köklerini nereden alır? Aykırılık deyince elbette bir insanın saçlarını yeşile boyamasından, çantasında yavru bir yılan beslemesinden ya da Ankara’da bir kış günü yalın ayak gezmesini kastetmiyoruz ki maalesef hala birçok insan tarafından “aykırılık” dediğimiz olgu şekli birkaç sıra dışılığın içine sıkıştırılmış, postmodern bir bireyselleşme çabasının tezahürü olarak algılanmaktadır.

Eğer yeni bir tanım yapmak gerekirse “sanatçının aykırılığı diğerlerine normal gelenlerin farklı yönlerini saptama çabasının sonucunda açığa çıkan irdeleme saplantısıdır”. İşte bu saplantı gariban Moskovalı genç Raskolinkov’a cinayet işletirken, Roma genelkurmay başkanı İberyalı Maksimus’u basit bir gladyatör olarak ringlere sürer. Eserin sarsıcılığı eserin içindeki unsurların birbirine bağlanışının garipliği ve nerede yakanızdan tutacağını bilmediğiniz bir beklenmediklikle makbuldür.

Şahsen ben sonradan aykırı olunabileceğine inanmayan bir insanım ki nacizane tecrübelerim bunun doğuştan gelen bir vasıf olduğuna beni inandırdı ama insan sonraki çabalarıyla da ciddiye alınabilecek bir mesafe alabilir. Sanatçı adayına yaşantının neler sunduğu belli olmaz, yoğunlaşmış bir çaba insan alnına yeni bir göz hediye edebilir.

Eğer etrafınızda sirke ile balı karıştırdığında nasıl bir tat elde edebileceğini merak eden ya da eline tutuşturduğunuz kâğıt kalemle kuştan, böcekten ve evden başka şeyler çizen bir çocuk görürseniz onun ileride hangi mesleğe yöneleceğini tahmin edebilirsiniz!

Şimdi gelelim yaratıcılığın ikinci yapıtaşı empatiye:

Unutmamamız gereken şu ki aykırılığın kağıt üzerinde bıraktığı boşlukları ıslah edecek tek tutum empatidir çünkü empati eserin ana unsuru olan insanın içsel yapısalını bütün yönleriyle anlamlandırabilme problemini çözmemize yardım eder. Eğer içgüdüsel bir empatik değerlendirme tutumunuz yoksa bir katil tipi oluşturmak için adam öldürmeli, bir savaş sahnesi yazmak için Irak’a gitmelisiniz.

Eğer Süpermen tipi bir kahraman doğurmak istiyorsanız hiç kalkışmamanız daha yerinde olur! Oluşturduğunuz kahramanlar ve bunların maceraları güdüklükleriyle sizi hiçbir yapımcıya beğendirmez… Bir yapımcıyı kandırabilseniz dahi sonrasında eleştirmenlerin anlayışsızlıklarından dolayı sokağa dahi çıkamazsınız. Dolayısıyla yazar kişisel karakterini şubelere bölmüş ve gerektiğince her birini belirli sürelerde kendi bedeninde yaşatan adamdır.

Empati yetisini geliştirmek için insan sokaktaki gerçek insanları, film ve kitaplardaki kahramanları tanımaktan çekinmez. Bu çekinmeme durumu o kadar içselleşmelidir ki yazım sürecinde hikâyesini anlattığınız adamların “yoksa siz mi” olduğunu sanacak kadar şaşkınlaşmalısınız.

*Bir kadını korkutmanın püf noktaları neler olabilir?
*Bir doberman kolunuzu dişlerken ne düşünürsünüz?
*Deşifre olan bir ajanın ilk hissi ne olur?
*Hitler intihar ederken ağlamış mıdır?

Bu sorulara yanıt düşünecek kadar, soruların içindeki unsurlarla duygudaş bağlar kurabildiniz mi mesela? Empati yetisi ruhun veri kutularından sızan tanımaya, yaşamaya yönelik sorularla geliştirilir ve diğer yazımızda bahsedeceğimiz birikim ve değer katma kaygısının üzerine bina edileceği temeldir.