Valery Ronshin [ D. 1962, Rusya]

Bir zamanlar azıcık yaşamıştım. Güzel bir gündü, her  zamanki gibi, ufak dükkanımda tezgahı arkasında duruyordum. Dışarıda güneş pırıl pırıldı. Bir sinek etrafta vızıldayıp duruyordu. Kısacası, her şey olması gerektiği gibiydi. Aniden, kapı açıldı ve bir yabancı  müşteri girdi içeri. En azından, konuşmaya başlayıncaya dek bir yabancı değildi.

“Bir kalp almak istiyorum.” dedi.

“O zaman yan taraftaki dükkana bakacaksınız.” dedim “ne yazık ki oyuncak satmıyoruz.”

“Beni yanlış anladınız.” dedi yabancı müşteri, nazikçe ısrar ederek, “Gerçek bir kalp almak istiyorum, canlı bir kalp.”

“Üzgünüm, fakat o türden şeyler satmıyoruz.” dedim.

“İyi para öderim.” dedi, bir yandan da cebinden kalın mı kalın bir tomar banknot çıkardı.

“İyi de dükkanımda canlı kalp ne arar!” diye bağırdım. “Daktilo, televizyon filan alabilirsiniz – bir kutu kibrit bile alabilirsiniz.”

“Hayır, hayır.” diye cevapladı müşteri hızlıca. “Bir kalp lazım bana. Senin kalbin.”

“Benim mi?” diye cevapladım, şaşkınlıktan ağzım bir karış açık.

“Evet senin.” diye onayladı başıyla sakince.

“Korkarım, vaktinizi boşuna harcıyorsunuz.” diye kapattım konuyu. “Kalbim satılık değil.”

“Anlıyorum.” diye onayladı yabancı. “Tabii ki ucuza satmayacaksınız. Ama ya size azımsanmayacak bir meblağ önerirsem?” dedi ve cebinden ikinci tomar parayı çıkardı. İlkinin üç katı kalınlığındaydı.

Para tezgahın üstünde dururken, düşünceli düşünceli baktım.

“Fakat… fakat kalbim olmadan nasıl yaşarım?” dedim tereddütle. “İmkansız!”

“Tamamen mümkün.” diye itiraz etti yabancı. “Böyle yaşayan  o kadar insanı düşün!”

Bunu söylerken, bana doğru uzattığı elinden kara eldivenini çıkarıp sanki suya daldırır gibi parmaklarını göğsüme sokuverdi. Bir anda kıpkızıl kalbim avucundaydı. Yabancı hemen cebinden plastik bir torba çıkarıp açtı ve hâlâ atmakta olan kalbimi dikkatlice içine yerleştirdi.

“Görüşürüz.” dedi anlamlı anlamlı, kapıdan çıkıp kaybolurken.

Göğsüm şimdi hafif ve gevşekti. Bir daha sayayım diye tezgahtaki paralara atıldım.

Ertesi gün yabancı ikici kez belirdi.

“Başka kalp mi arıyorsun?” diye sordum. “Bende başka yok ne yazık ki?”

“Ama beynin var.” diye sırıttı pis pis.

İsteksizce elimi başıma götürdüm.

“Bir beyin.” diye fısıldadım tereddütle. “İyi de ben neyle düşüneceğim o zaman?”

“Niye düşünesin ki?” diye yapıştırdı cevabı yabancı.

“Ne kadar?” diye sordum tam bir tüccar gibi.

“Yeteri kadar, dert etme.” dedi, cebinden üç tomar parayı çıkarırken.

Parmaklarını kafama daldırdı ve beynimi çekip çıkardı.

Bir dakika filan beyne baktık. Doğrusunu söylemek gerekirse o kadar da gri değildi. Bir başka pis plastik torbayı çıkarıp beynimi içine attı yabancı. Uzaklaştı.

Hemen paraları saydım. Gerçekten de fazlaydı. Şimdi kafam da tıpkı göğsüm gibi hafif ve gevşekti.

Üçüncü gün kendimi sabırsızca yabancı gelsin diye beklerken buldum. Beklentimi boşa çıkarmayan yabancı yine belirdi.

“İyi günler.” dedi nazikçe. “Bugün nasılsınız?”

“Muhteşem!” dedim neşeyle. “Kafam artık bir sürü saçmalıkla dolu değil. Belki başka bir şey almayı arzu edersiniz?” diye sordum umutla.

“Sağ bacağın.” dedi kısaca.

Kalakaldım.

“Zıplar dururum herhalde?” dedim alayla.

“Niye ki?” diye aşağılayarak omuz silkti “öylece dikilirsin.”

Bunu söylerken cebinden parayı da çıkarıyordu.

“Sen ölüyü bile ikna edersin!” diye teslim oldum hemen. “Battı balık yan gider! İki bacağımı da al!”

Uzun hikayenin kısası, adama her yanımı satmış oldum: Kollarımı, bacaklarımı, gövdemi, ciğerimi, dalağımı -hatta idrar torbamı bile! Bir tek, beyni çıkarılmış kafam tezgahta öylece duruyordu. Onu da, üzerinde konuşmaya gerek bile duymadan, torbaya atıp çıkıp gitti.

Dükkanda sadece ruhum kalmıştı.

Ertesi gün yabancı tekrar gelince yaşadığım şaşkınlığı bir düşünün!

“Ruhumu almak ister misiniz?” diye sordum.

“Ne yapayım senin ruhunu?” diye yüzünü buruşturdu hor görerek. “İstemem, bana bir kutu kibrit ver.”

“Kibritin size nasıl verebilirim?” diye sordum, biraz şaşırmış halde. “Hatırlayın, ellerimi bile adınız bir hafta önce! Kendiniz alabilirsiniz şimdi!”

Bir kutu kibrit alıp yaktı sakince.

“Bir sinek olmaya ne dersin?” diye sordu ansızın.

“Sinek mi?”

“Evet, sinek.” diye onayladı yabancı. “Böylece lambaların etrafında uçup vızıldayabilirsin. Hadi dene bakalım, vızılda biraz!”

“Vızzzzzzzz” diye vızıldadım nazikçe.

“Gördün mü ne kadar iyisin” diye övdü pek sallamadan.

Böylece bir sinek oldum.

Türkçesi: Barış Yarsel