Lyon’da yağmurlu bir kasım sabahında, Rue Pasteur’un kesiştiği isimsiz bir ara sokakta kahveye kendisini atan Fütüristika yazın emekçisi, yanyana dizilmiş ufacık masaların kenarına ilişmiş güleryüzlü mahalle sakinlerinin arasına iliştiğinde, Avrupa tarihinin en önemli çüklerinden birisinin hikayesini dinleyeceğini tahmin edemezdi. Günaydınlar dileyen kahve sakinleri arasından hemen yanıbaşındaki yaşı geçkin adam sakalını kaşırken elindeki gazetedeki reklamda gözüken kelleyi işaret etti, “Napolyon’un portesi… İmparatorların suratlarına, saçlarına, kıyafetlerine ve çüklerine özel ilgi gösteriliyor, bizi arayan soran yok,” dedi ve kendi söylediğine güldü. Bir cevap almamasına rağmen sürdürdü, “Bonapart 1800’lerde mide kanserinden mefta olduğunda, otopsisi St. Helena adasında yapıldı. Waterloo savaşı sonrasında kapatıldığı yerde bitti hikayesi. Lakin imparatorun bedeninden kalan organların hikayesi de böyle başladı. Ne de olsa imparatorları öldüremeyiz, onlardan nefret ederiz, onları severiz, bir şekilde bir türlü vedalaşamayız. Arkalarından heykellerini dikeriz, heykellerini yıkarız, portrelerini öpüp okşar, yıkılan büstlerinin üzerinde tepiniriz. Saçlarından bir teli, giydikleri terliklerin tekini müzeye kaldırırız. Tutabildiğimizi ise tutmak isteriz, özenle ve emekle hazırlana bir kavanoz turşu gibi, artık hangi organı denk gelirse, ilaçlı sulara yatırıp saklamak isteriz. Tarih, bu olayda Bonapart’ın penisine denk gelmiş oldu, kader mi dersin şans mı, artık neyse.”

“Mösyö, Bonapart’ın pipisinin nasıl bir tarihsel önemi olabilir?”

Adam sevimli sevimli gülümsedi. “Doktor, kendisini izleyen Fransız ve İngiliz önemli insanlarının arasında imparatorun ölü bedeninden ciğerini çıkardı, kanserli midesini dikkatlice söktü ve her ikisini de etil alkol dolu kavanozlara kapattı. Doktorun ismi Antommarchi’ydi genç adam, Bonaparte’ın kendisinden hazzetmediği söylenebilir. Vasiyetinden çıkarmıştı. O zamanın doktorlarının günümüz doktorlarından farklı olduğunu düşünme. Bu kadar saf değilsindir herhalde? Bizim organ koleksiyoneri doktorumuz da, sinsice, kendini tanrı yerine koyarak, imparatorun kanlı çarşafını, saçından birkaç tutamı, ölü yüzünden yaptığı maskeleri kendisine sakladı. Bonapart’ın yumurtalıklarını kökünden kesti,” dedi önünde bekleyen tiramisudan incecik kestiği dilimi uzatırken, bizimki nazikçe reddetti, yaşlı adam gazetesine pat pat vurup devam etti, “Penisini özenle yerinden çıkardı, paketledi ve bir rahip arkadaşına teslim etti. İmparator’un bedeni Britanya’ya götürüldüğünde, penissizdi. Ta ki yıllar sonra, Korsika’da, penisi kendisinde saklayanların akrabalarının özel koleksiyonu satışa çıkarıldığında anlaşıldı ki, imparatorun çükünü mumyalamışlardı. Özenle saklanmıştı. Ne de olsa devlet adamları tüm yenilgilerine, günlerinin zirvelerinden uzaklaşmalarına rağmen, halkın bir kesiminden ilgi görmeye devam edecekler. Bunun asıl nedeninini bu güçlü insanlara sevgiden mi ya da hınçtan mı olacağını bilemeyiz,” dedi ve kahvesinden son yudumu aldı.

“Sonra ne oldu?”

“Bilmem. Önemli de değil aslında. O koleksiyoncudan buna gezmiştir, açık artırmaların başlıklarında dolanmıştır. Ben de bir kere denk geldim, bir bebek parmağı gibi büzüşmüş bir et parçasıydı. Joesphine’in yüreği olsaydı ilgilenebilirdim ama penisi ne yapayım, değil mi? Dünyada imparatordan bol ne var.”