Müzede cinayet olmuştu.

Günlerdir kavuran güneş bir anda tırsmış ve yağmuru çağırmıştı.

Yağmur gelmiş, yağmış ve ıslatmıştı.

Müzede bir cinayet olmuştu,

ve yetkililer konumuza dönmeliydi.

Dün akşam, yağmur yağdıktan sonra ayaklarının ucuna basa basa geçtiği mermer zeminden sonuna doğru kayarak daha da hızlanan müzenin kapatma görevlisi, kendi deyimiyle dükkanı kapatacak ve eve seyirtecekti.

Dükkanın kapandığını belli ki anlayan katil zanlısı, bir iki kere kapanan kapıya vurmuştu.

“Bakındım bakındım kendi deyimimle hiç kimsenin vurduğunu görmedim” diyen müze görevlisi düzeltti: “Ses içeriden gelmiş olabilir…”

İyi de, 870 yıllık yemek kaplarının olduğu bu müzede, bu saate kadar kalan dükkan görevlisi ve kaplardan başka ne olabilir? Üstelik bu iki ihtimalden birisi dışarıdayken ve hala evine gidememişken…

Kız arkadaşı Aysel

Müzede yaşamanın zorluklarından biri, bir müddet sonra tepkisiz nötür bir insana dönmesiydi. Eve zar zor, çok zaman taşlaşmış gelirdi. “Ne yaptın bugün, neler oldu?” dediğimde, “Hiç” derdi. “Kapattık geldik işte…”

O yemek kaplarıyla arasında özel bir ilişki olmasından işkillenmiş, kendisini bir iki defa sıkıştırmıştım. Çoğunun sonunda seviştik. Başarısız sıkıştırmalar oldu diyebilirim. Şimdi biraz pişmanım. Nerede ölmüş dediniz kendisi? Ha öldürmüş? Nereyi?

Aynı otobüste sabahları yolculuk ettiği adını kendi de bilmediği arkadaşı:

Bence yapmaz…

Yapabilen adam önceden yapardı.

Belli ki yapası yoktu.

Tamamen bir kıskançlık meselesidir. Olabilir.

Sabahları biraz agresif görünüyor.

Yemin etsem başım ağrımaz.

Ama şöför de mesela agresif ama her tuttuğunu doğramıyor…

Yani en azından yakalanmıyor.

Evet doğru, ben de unuttum adımı…

Rica ederim…

Komşusu Necla:

Eve bazen patlıcan getirirdi.

Onun dışında müzede yaşıyordu.

Çok iyi bir babaydı.

Bizim mahallede çocuklarını öldürmeyen tek adam.

Mahallenin soyu da oradan yürür zannediyorduk.

Bir saygı uyandırıyordu tabi…

Neden öldürmüş olabilir?… Kuyuda altın var diyolar belki onun için.

Serbest kalsın mı?… Bence kalsın ama tek bir yerde serbest kalsın.

Aysel? Gül gibi kadın.

Yalnız biraz boyu kısa.

Karısı Aysel:

Yani evet, ortam biraz bana yabancı ama alıştım sayılır.

Sadece musluk mekanizması yok daha… O biraz canımı sıkıyor. Ama ev onbeşmetrekareye göre bayağı geniş diyebilirim. İnsan her koşulda yaşamaya alışılmalı tabii. Mesela gelecek bayramdan sonra evlenicez diye laf dolandırmıştık mahallede… O iletişim mekanizmasını görmek için…

Evlendik de gerçi. Belki daha da önce…

İşte… Ama adam şimdi hapiste olursa…

Osman ne diyor?

Osman

Müsait değilim şimdi…

Tam belli değil, muhtar bakıyor, belki Afganistan’a geçeriz…

Olur olmaz bilemem şimdiden.

Tabii deneyin.

Hangi Ahmet?

Define Ahmet mi?

Vurdu di mi voleyi?

O daha bu kadarken annesinin mücevherlerini paketleyip dağıtıyordu komşulara.

Annesi gerisin geri topluyordu tabii.

Ha. Zanlı…

O da aslında katil gibi değil mi? Bilmem belki ondan olabilir ama o zaman her at besleyen adamı da potansiyel görmemek lazım.

Evet bazen halı sahada maçlar olurdu.

O?

Ya teknik adam ya top olurdu…

Aysel’i bilirim.

İyi kızdır.

Severek evlendiler diyolardı ama

insanda da bir müddet sonra o kimya kalmıyor.

Ben…

Olduk biz de zamanında…

Neyse.

Şiir, şairinde ne yazar bilir misin?

Kız, git başımdan ben sana göre değilim…

Yirmilik dişi.

İttiriyordum doğru.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page