“Ona, oturup sohbet ettiğimiz bu kıraathanenin kahvecisinin,
müşterilerinin ve yaşadığımız dünyada geri kalan ne varsa hepsinin,
sadece benim düşüncemde olduklarını söylediğimde,
parmağıyla kendisini işaret ederek,
‘Ya ben?’ diye sormuştu.”
İhsan Oktay Anar

Param olaydı buralara gelirsem şerefsizdim. Kızılay’da basık ve izbe bir çaycıda bulduğumuz, şehrin en ucuz çayını yudumlayıp arasıra da o günlerde eline para geçmiş olan bir arkadaşın getirdiği simitlere yumulmayı başka bir şeye tercih edersem, bildiğiniz şerefsizim.

Ama beraber yumulduğumuz kardeşlerimden birinin evlenmek için para biriktirmesi gerektiğini söylemesi ve İstanbul’a yollanması her şeyi değiştirdi. Okumak ve onun üzerine konuşmaktan mürekkep bir hayat kurgulayan zihnimin sırça köşküne, hayat, adeta elinde balyozlarla binlerce işçiyi saldı, işçiler ki yılların verdiği idmanla, köşkten geriye her dönüp baktığımda beynimin kıvrımlarını sızlatacak cam kırıkları bıraktılar.

Bir müddet daha cam kırıklarının üzerinde yaptığım seyrüsefere katlanabildim anamın yanında. Ama beklentilerimin bir kez daha boşa çıkmasıyla, babamın haklı olduğunu anlayıp ben de İstanbul’a yollandım.

İstanbul. Sanki; her canlı muhakkak onu tadacaktı.

I

İstanbul’a üniversite yıllarımda birden çok kez gittim. Okul zamanlarından tanıdığım pek muhterem bir başka simit yumulanın yanına. Caminin hemen yanında bir ev tutmuştu ve sabah ezanı sanki kulağınızın içinde okunuyordu, buna rağmen azimli bir şekilde işinde yükseliyordu. Ama her ‘bağlantısızın’ çektiği ıstıraptan payını almış, neden çalıştığını, niye çalıştığını bir türlü anlayamıyordu; neyeydi bu hasretlik, madem annesinin ve babasının evinde de karnı doyacaktı, o zaman neden memleketinden bin kilometre uzakta ve her sabah ezan sesi yüzünden sabahların erkenden olduğu bu yeri çekiyor ve neden her sabah bu tıraşlı aptal takım elbiseye girmeyi göze alıyordu, üstelik sadece yalancıların ve hayınların sakalının kesildiği bir gelenekten gelerek.

Bana soruyordu. Ben o zamanlar, başıboş bir sokak köpeği kadar rahattım, gördüğüm her direkt benim için işenmeye hazır bir ev ve gelecegim o kadar parlak ve umut doluydu ki, arkadaşıma nasıl yardım edebileceğim üzerine gerçekten kafa yoruyordum. Allah’a çok şükürdü ki, bana bir gram dahi müteessir olmama neden olacak dert nasip etmemişti. O günlerde, aramızda geliştirdiğimiz saçma bir retorikle, din ve devlet işlerini ayırıyor birleştiriyor, yoksullar üzerine, dünya üzerine dem vuruyorduk. İstanbul’da hijyen derecesini hiç önemsemediğim yerlerde kuru-pilav yemek benim için hayatın anlamından da öteydi. Resmen ağzımın içinde tüm hayatı hissediyordum. Yarabbim ne büyük zevkti.

Sonra O da evlendi ve artık hayatın gerçeklerine yelken açıp daha az soru soruyor, maaşının bir kısmını verip aldığı oyun konsülüyle günün yorgunluğunu atmaya çalışıp, bir yandan da yeni oyun fiyatlarındaki pahalılıktan dem vuruyor. Ha arabasız olmuyormuş, bu yeni evleri daha güvenliymiş, oturma odasının taksitleri duruyormuş…

II.

Onun gitmesine, en son bir sahafta, onun nasıl büyük yazar olduğunu ne büyük bir insan olduğunu (hakikaten şakası olmayan bir yazardı) söyleyenler gittikten sonra, ‘şöyle yazarmışım böyle yazarmışım, beni övme kardeşim bana iş ver, para ver’ dedikten sonra, o kızgınlıkla bir ekmek tavuk dönere yumulduğunu gördüğümde ikna olmuştum. Aslında O’ndan hep iyi haberler geliyordu. Simitler diyarındaki küçük masalımıza bozmuştu, ama olsundu, işleri güçleri yolundaydı. Kırk adam çalışır olmuştu emrinde.

Onun çalıştığı yere gittiğimde, muhabbetin nasıl bir afrodizyak etkisi yaptığını tekrar anladım. Bu üçüncü dünyanın en akdenizli kentinin iğrenç şehirleşme örneğinin eşsiz birer numunesi olan ofiste bile kendimi mutlu hissedebiliyordum. Eski islamcılardan dem vuran ve Bosna Savaşı’ndan, Afganistan’dan, Filistin’den referanslar veren, sömürgeciliğe karşı islam tezini işlemiş aydınlara selam çakan muhabbetler, ikimizin de geleneksel sosyalist ailelerden gelişiyle daha da şenleniyor, keyiften deliye dönüyorduk. Herkese küfür edebilecek kadar güçlü ve herkesin götüne koyabilecek kadar cesurduk. Kardeşim işverenini dünyanın en manda kafalı ve köylü insanı olarak nitelerken, o donuzun elindeki üç kuruşa tamah etmenin acısını kalbinin taa derinlerinde hissettiğini gizleyemeye çalışan kahkalara boğuluyordu.

İşvereni o kadar salak ve göbekliydi ki, soyadlarının ingiliz diline bir yanlış tercüme sonucu oluşmuş (mesela ‘çıkın’ kelimesinin ingilizcesinin ‘chicken’ olduğunu ciddi bir biçimde zannetmek gibi) firma ismi bile tek başına bunun alamet-i farikasıydı. Ama iyi adamdı. Ekmeğindeydi işte, masasının arkasına kitaplar dizebiliyordu, en azından bir kitap alabilmek için bir hafta düşünmesine gerek yoktu. Hem yazmaya da devam edebilirdi, neden olmasın. Bir iki sene dişini sıkıp, sonrası yeşil bir ilçede küçük bir yazar evi.

Öyle olmadı, nasıl olduğunu da anlatıp, bordrolu işlerinde tutunanlara maymunluk etmeyeceğim.

III.

Eksi ikinci katındaki evinde beni zaman zaman misafir eden üçüncü kardeşim ise, bu benim zalımlık trio’mun son ayağıydı. Hepsi benim ne çeşit bir hayatla karşı karşıya kalacağımın resmi gibiydiler. Evinde bana fındık ezmesi sunduğunda, bu karadeniz dağlarının aşırı yağış alan zevki, o güne kadar bizim bozkırımızda hep pahalı addedilir yenilmek şöyle dursun, ağıza bile alınmaz idi. Ekmeğimin arasına fındık parçacıkları dahi ihtiva eden fındık ezmesi sürdüğünde, evin sogukluğu ve Ankara’nın ayazı namına beynime ne kazındıysa hepsi silinmişti. Kendisi de hafif bir birayı yavaş yavaş yudumluyordu, ben çeşitli bahanelerle biranin amelelik olduğu yönündeki çıkışımı yineliyordum. Sonra bir ders yüzünden mezuniyet tarihini uzattı ve neredeyse yedi yüz kilometre uzak baba evinden üniversiteye her hafta günübirlik gidip gelmeye başladı, ne ben sordum ne o söyledi, o otobüs yolculuğundayken ben hayatın benim yüzüme güldüğüne kani olmuş bir hırsla ortalamamı, piyasanın istediği şekle sokmaya çabalıyordum.

O mezun olduğunda herşeyi bırakıp giden halet-i ruhiyesi de mezun oldu ve her şeyi bırakıp, Anadolu’nun nerede kaldığı bilinmeyen bir ilçesinde, hiç sevip sevişemeyeceği bir işe girdi. Buna eli ekmek tutmak diyorlarmış. Bakkalın üstünde bir sobalı ev kiralayıp her gün soba yaktığını gördüğümde, sobanın aslında biz yakalım diye hep orada beklediğini ister istemez hissettim. O işe yollanırken, akşam yemeğine ‘patetes tava’ yaparım dediğimde, kuşun sütüyle sahibinin kanı eksik bir sultan sofrası hayal ettiğini yemeğin hemen başında itiraf etmişti, ve ben onun uzun vade pesimisti yakın vade optimisti olduğunu şaşırarak farkettim.

Ülkenin en dandik arabalarından birini gayet değerinin üstünde bir fiyat vererek kiraladığımızda, hayatın bizim gibiler için aslında güzel olduğuna biraz daha kani oldum, o da beni destekliyordu, ve Allah da, şüphesiz yağmuru yağdıran O’ydu. Haberi olmazsa şaşardım zaten, en yakın kasabada durup ‘ahmet kaya karışık’ cd’si aldığımızı: ağlama bebek. O gün, bu aptal yere gelmemden önce yaşadığım en gönül dalgalandıran gündü diyebilirim, çişimiz gelip de arabayı sağa çektiğimizde hemen arkamızda biten polis arabası ve çişimizi mesanemizde bırakması. Bizimkisi saçma bir tribe girip, havalara bakmak yerine polislerin yanına gitmiş olsaydı belki de polis arabadan hiç inmeyecek ve bize makbul vatandaşın yüzyıllardır polis geldiği zaman yanına gittiği ve bunun böyle sürmesi gerektiği üzerine yaptığı uzun nutkunu atmayacaktı. 200 metre ilerde işememizi salık veren polis bizi bırakınca arabamızın feri söndü, Allah her zaman orda olan bizim farımızı bir benzinci yanında söndürmüştü ve ben ‘nasıl ki bu arabayı yapan bir reno var, bu yolları asfaltlayan sikorta peşindeki işçiler var, bu fevkalade gökyüzünü yapan da bir yaratıcı olmalı’ dedim. İnansa çok sevaplanacaktım, kısmet. Tamirciye girdiğimizde, götümüze girecek bir meblağ ödeyeceğimizi bizimkisine fısıldadım, o yine yakın vade optimistliğiyle en fazla iki kişilik yemek parası ödeyeceğimizi söyledi. Tabii en az on kişilik yemek parası ödeyerek çıktık.

IV.

Yaralarımı soydum. Kendimi hep çok öfkeli görüyorum rüyalarımda. Kaçıncıdır, bir Yahudi’yi döven o Mısırlı’yı öldürüyorum büyük bir hırsla. Sonra soluk soluğa bir kaçış, gençlik sürgünlerimin geçtiği yurt koridorlarına mutlaka uğrayıp, bir yerlerde yoruluyorum kaçmaktan, oralarda uyanıyorum. Yakalanmıyor. Mısırlı ölecek yani, Allah’ın bir vaadi bu.

Sonuncusu biraz garipti hissetmezseniz ölürüm. İki polis gelip işporta tezgahıma yükleniyorlar, bir polis alıp onu yere çalıyor, ben bir anlık hırsla alıp polisi yere çalıyorum. Kısas filan aklımda yok, biraz akıllanır umuduyla. Hemen ölüyor, Allah’ım dert mi yazmayı bekliyorsun haneme sürekli, herif hem polis hem de hemen ölüyor. Neyse, uzatmayayım, kaçarken, bir devlet yurdunun yangın merdivenlerinde bir kapıya rasgeliyorum, giriyorum, iki kapı açılıyor hizmetlilerin odaları belli. Hizmetli baba bir türkü tutturmuş elinde sazı, yanında bir ablamız var, siyah bir gecelik belli kendisini öptürüyor ekmek parasına. Derken kapının üstünde büyük büyük kullanıma hazır çöp poşetleri, üstlerine kareli harita method sayfasına yazılmış bir not iliştirilmiş, diyor: ‘Patatesleri aldım sabahtan gittim getirdim hemen, müdürler patatesleri çok sever, patates görünce yüzleri kızarır ve gülümserler.’

Bu belki de anlatmam gereken üç ayrı hikayenin, Allah’ın yazdırdığı parçalarıydı. Daha Mehdi’nin ne söylediklerinden bile bahsetmedim.