“Yıllar sonra ‘Şimdiki aklım olsaydı,’ diye başlamamak için hiçbir tümceye, gelecekten bakmalıydım bugüne.”

Gelecekteki Hatıralar Denklemi, Cem Y. Turan

[sws_divider_line]

Mr. Nobody, okuduğumda çok sevdiğim fakat yıllardır elimi sürmediğim bir romanı hatırlattı bana: Gelecekteki Hatıralar Denklemi. 2005’te Neden Kitap’tan çıkan bir Cem Y. Turan kitabı bu. Yazar olma heveslisi Namık’ın sevdiği kadın intihar edince yaşadıklarını anlatırken sayfaların ve kelimelerin elverdiğince ihtimaller denizine dalıyor. Sevdiği gibi intihara kalkışan Namık, birkaç denemenin ardından, ölüme en çok yaklaştığı an Hatıra Hastalığı’na yakalanıyor. Bu hastalık onu hem kendi hem de ortak bir geçmişe ait olduğu kişilerin anılarını hatırlar hale getiriyor. Sonra gençlik, intikam, planlar, olması istenenler, kurtarılması gerekenler derken geçmiş, şimdi ve gelecek arasında hüzünlü-komik bir yolculuğa çıkarıyor bizi Namık. Keşkelerinden ve felaket senaryolarından yardımlar alarak gelecekteki hatıralar denklemini yaratıyor. Şimdiye fiziksel varlık, geçmişe kalp varlığı diyerek gelecekteki akıl varlığıyla birlikte olasılıklar yaratırken tercihi okuyucuya bıraktığı finaller seriyor önümüze. Bu açıdan Mr. Nobody ile kocaman bir ortak noktaları var.

Seçim yapmak ya da yapmamak, işini şansa bırakmak ya da bırakmamak, gitmek ya da gitmemek, anneyle ya da babayla kalmak, trenin arkasından koşmak ya da koşmamak, trene binmek ya da binmemek… Sana gülümseyen üç kız var diyelim. Hangisini seçeceksin? Sarışın olanı mı, kızıl olanı mı yoksa çekik gözlüyü mü?

Sarışını seçtim diyelim. Kız ilerleyen yaşlarda manyağın teki çıkabilir de, çıkmayabilir de. Onunla pırlanta gibi üç tane çocuk yapabilirsin de, yapamayabilirsin de.

Kızılı seçtin diyelim. Hayatının aşkı olabilir de, olmayabilir de.

Çekik gözlüyü seçtin diyelim. Refah dolu bir yaşam sürebilirsin de, süremeyebilirsin de.

Belki de hiçbirini seçmedim. Zaten trenin arkasından koşup anneni yakaladın ve onunla yaşıyorsun. Annenin yeni bir hayat kurmaya çalıştığı adam kızılın babası çıktı. Aynı evde yaşamaya başladınız ve kızıl senin üvey kızkardeşin oldu. Veya zaten trenin arkasından koşmadığın için babanla kaldın ve gözüne kestirdiğin sarışını bir şekilde tavladın. Sarışın senden öldüğü zaman küllerini Mars’a serpmeni istedi. Sana bunun için yemin ettirdi. İlerleyen zamanlarda ölen sevgilisinin küllerini Mars’a serpmeye giden bir adamla ilgili bir roman yazdın. Adam orada kızılla arkadaş oldu. Veya annenle babanı işe hiç karıştırmayalım. Çekik gözlüyle evlendin, güzel bir hayatın var, hep hayalini kurduğun evde yaşıyorsun.

Mr. Nobody diye bilinen 118 yaşındaki adam yeryüzündeki ölümlü olan son canlıdır. Ölümü üzerine oylamalar yapılmakta ve hem doktoru hem de odasına kaçak yollardan giren gazeteci tarafından geçmişi kurcalanmaktadır. Tutarsız ve birbiriyle çelişen hikayeleri karanlık noktaları aydınlatmak yerine daha da karmaşık hale getirir. Mr. Nobody anlattıklarından hangisidir?

Şu zamanda şurada şöyle değil de böyle olsaydı nasıl olurdu, böyle değil de şöyle olsaydı nasıl olurdu diye düşünmüşüzdür hepimiz. Bir tercih yaptık diyelim, tercih etmediğimizi seçmiş olsaydık işlerin hangi yöne gideceğini düşünmüşüzdür elbet. Başımıza gelmeyen her ne varsa, eğer gelmiş olsaydı nasıl olurdu diye çeşitli versiyonlarda kurgulayıp durmuşuzdur. İşte, Mr. Nobody tam olarak bu konu hakkında bir film. Hem de ne film! Kağıt üzerinde kafa karıştırıcı bir metin, kabul. Ama yönetmen neyi dert edindiğini lafı hiç dolandırmadan gösterince olasılıktan olasılığa direkt geçişler yapmak keyifli hale geliyor. Hatta henüz sonuna gelmeden tekrar izlemeniz gerektiğini – hem de durdurup notlar alarak – düşünüyorsunuz.

Yönetmen yer yer belgeselvari bölümler de ekleyip hem biraz olsun nefes aldırıyor hem de oluşabilme ihtimali bulunan soru işaretlerine yanıtlar yaratarak anlatısını güzelce destekliyor. Belgeselci ve kısacı geçmişinin etkisi olsa gerek, anlatılması zor gibi görünen karışık bir konuyu böylesine temiz anlatabilmesi saygı duyulası. Kafa karıştırmaya çalışmıyor, problem çözüyormuş hissiyatı uyandırmıyor, güzelce anlatıyor sadece. Sürekli bir yerlerden başka yerlere sıçramasına rağmen geçişlerde ve kurguda tökezlemiyor. Ayrıca zamanı eğip büken filmlerin en büyük handikaplarından olan başını örtse kıçının, kıçını örtse başının açıkta kalması durumuna da düşmüyor yönetmen. Olay örgüsü sürekli içe doğru kıvrılan bir sarmalı andırıyor.

Az ama öz işler yapmış önemli bir sinemacı Jaco Van Dormael. Çok iyi bir yazar, yönetmen ve anlatıcı. Dormael’in önceki iki filmi Toto le héros ile Le huitiéme jour da izlenmeli ve dost meclislerinde anlatılmalı, yazılmalı, izlememiş olanlara ulaştırılmalı.