“Olmak ya da olmamak bizim elimizde”

İki farklı alan basketbol ve savaş muhabirliği; ortak paydaları ise hızlı düşünüp doğru hamleyi yapmak;  saniyelerin bu kadar önemli oldugu iki alanda görev yapmış biri olarak; sizin için zaman ne ifade ediyor?

Zaman çok önemli ve basketboldan insan üç şey kazanıyor. Öncelikle takım oyunu oynamanının yararını kazanıyorsun yani istediğin kadar en iyi oyuncu ol sahada tek oyunucu isen takım oyunu yok ise takım başarılı olamıyor. Bu televizyonda da böyle, özellikle savaş muhabirliğinde, kameranım ile birlikteyken etrafta silahlı adamlar varken hayatın söz konusu iken şakaya götürür bir tarafı yok çok dikkatli olmak zorundasınız. Sadece göz teması ile birbirimizin ne dediğini anlamamız gerekiyor. Bununla da bitmiyor görüntüyü çekip haberi aldıktan sonra bunun montaj süreci var bu da takımın bir parçasını oluşturuyor. Basketbol ile televizyonculuğun, savaş muhabirliğinin böyle bir benzerliği var. Zaman açısına gelince basketbolda kafa saati denen bir saat vardır. Basketbolda skor board’a bakmadan kaç saniye kaldığını bilmek zorundasınız. Oynaya oynaya artık bunu öğreniyorsun ve basketbolda 20 saniye, 10 saniye hatta 2 saniyede maç alabiliyorsun ya da kaybedebiliyorsun. Savaş muhabirliğinde de 30 saniye ölebilirsin, yaralanabilirsin ya da yaşamaya devam edebilirsin. Zamanı çok iyi kullanmak gerekiyor. Benim muhabirlik anlayışım bilgi vermek, olay yerine gitmek, cephe ise cephenin en önüne kadar gidiyorum orada neler yaşandığını öğrenmem lazım. Sonra gelip anlatmam lazım. Ancak o ortamda fazla kalmamak gerekiyor, gidiyorsun gözlemliyorsun doğru kişi ile görüşüyorsun ve geri dönüyorsun. Burada zaman menfuru çok önemli ve çok fazla kalmakta iyi değil çok az kalmakta, bunu ortasını bulmak gerekiyor. Bir başka yansıması sürekli bir dateline var. Sürekli zamana karşı yarışıyorsun. Yani gidip bir savaşa giriyorsun orada bir yerdesin ve olabilecek en kısa sürede en önemli adamlar ile görüşüp doğru görüntüyü alıp geri dönmen gerekiyor ve bunları hızlı yapman gerekiyor. Günlerce ya da aylarca kalamazsın. Bu durum insana ister istemez kriz anında yaşamayı öğretiyor. Ani kararlar vermeyi öğreniyorsun. Basketbolda böyle bir kriz çıkıyor örneğin takım başarız oluyor ani karar verip yeni bir oyun ortaya koyman gerekiyor. Basketbolun, takım olmanın bana öğrettiği çok şey var. Yeteneklerimi keşfetmemi sağlayarak hem hayat ile ilgili hem zamanı kullanma ile çok katkısı oldu.

Doğru zamanda, doğru yerde olmak gazetecilikte ve hayatın her alanında başarıyı getiriyor. Bunu nasıl sağlıyorsunuz?

Hayatınız söz konusu. Doğru zamanda doğru yerde yanlış soruları sorarsanız öldürebilirsiniz. Yanlış zamanda yanlış yerde olursanız zaten öldürülürsünüz. Yani hayatınız söz konusu, her şeyi doğru halletmeniz gerekiyor doğru zamanda doğru yerde olup doğru insanlar ile konuşmanız gerekiyor. Bu da bilgi ile sağlanıyor. Dosyana hakim olmalısın.  Konuyu çok iyi araştırmış olmalısın. Kimin ne olduğunu bilmelisin, kimin ne tarafata oldugunu nelere dikkat ettiğini bilmelisin. Nelerden rahatsız olduğunu, neleri bildiğini bilmelisin ve bunlara dikkat ederek davranmalısın. Yanlış yerde bulunan birçok arkadaş hayatını kaybetti ya yaralandı ya başlarına ciddi dertler geldi. İsrail’e gidip İsrail askerlerinin yanındaki dedektörden geçerken cebinde mermi taşımak kadar tehlikeli bir şey olamaz. Neyi nerede yapacağını bilmen gerekiyor bazı yerlerde örneğin bazı ülkerlerde gazeteci olduğunuzu belirtmeden iş yapmanız gerekiyor görünmeden hissettirmeden, ama İsrail’de resmen her tarafınıza tv-medya yazmanız gerekiyor. Çünkü İsrail askerleri sizi Filistinli zannedebiliyor. Filistinliler ise sizi İsrail casusu zannedebiliyor. Bu nedenlerle çok belirgin bir şekilde basın olduğunuzu belirtmeniz gerekiyor. Kurşungeçirmez yelek taşımanız gerekiyor. İsrail’de iş yapmak istiyorsanız bu şartlara uymanız gerekiyor aksi takdirde kim vurduya gidebilirsiniz. Öbür taraftan bazı yerlerde Türk gazeteci olduğunuzu ortaya çıkararak daha kolay iş yapıyorsunuz. Özellikle İslam aleminde, bazı yerlerde de Türk olduğunuzu söylemeden iş yapmanız gerekiyor. Bosna Savaşı’nda Sırplara Türk olduğunuzu söylerseniz o anda sizi öldürüyorlardı. Sizi hemen öldürüyordı ve ben, Türk öldürdüm, diyorlardı. Böyle, bir takım nefretlerin inişlerinin, çıkışlarının, ya da sevinçlerin olduğu yerlerde nasıl davranılacağını bilmeniz gerekiyor. Yoksa yanlış yaparsanız bunlardan birini hatalı uygularsanız sadece kendi hayatınızı değil ekibinizde hayatını etkiliyorsunuz. Bunu yenmenin tek yolu da dosyasınıza hakim olmak iyi araştırmak iyi çalışmak.

Savaş Muhabirliği, Diplomatik görüşmeler ve Pusula ile çok yönlü bir haberci kimliğine sahipsiniz. Türkiye’deki uluslararası kökleri olan haber ajansları dışında yurt dışındaki uluslarası bir haber ajansından çalışmayı düşündünüz mü?

Ben bu işi, TV muhabirliği işini BBC’de öğrendim. Londra’da BBC’de bir kursa gittim. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdikten sonra, İngiltere’de bir master bursu kazanadım. Master ile birlikte BBC’nin bu kursuna devam ettim. Kursta nasıl çalıştıklarını, haberleri nasıl dikkatlice ele aldıklarını, haber kaynaklaklarını nasıl araştırdıklarını, haber ajanslarından gelen bilgileri nasıl kontrol ettiklerini, nasıl gerçeğe ulaştıklarını öğrendim. Bu çok önemli çünkü herkesin bir doğrusu var. Sizin bir doğrunuz var benim bir doğrum var ama gerçek bir tane.  Benim gazeteci olarak o gerçeğe yaklaşmak ve onu yansıtmak gibi bir görevim var. Herkesin doğrusundan geçerek kimsenin doğrusundan etkilenmeden gerçeğe ulaşmanız gerekiyor. Bir haberi 3 ayrı kaynaktan doğrulatmak gerekiyor. Örneğin İsrail-Filistin savaşı ile ilgili haberde İsraililer Filistinliler’i, Filistinliler İsrailler’i suçluyor işin içinden çıkamıyorsunuz bu durumda tarafsız birilerinden haberi doğrulatmanız gerekiyor. Kontrol mekanizmalarından geçtikten sonra haberi, haber olarak sunabiliyorsunuz. Ben bunu BBC’den öğrendim aslında meslektaşlarımız içinde acele kara verenler acele haber yazanlar oluyor bunlar sonra yalanlanıyor bu benim gerçekten çok korktuğum bir durum buna dikkat etmek gerekiyor.

Siyasal Bilgiler fakültesi’ndem mezun olmanızın gazeteciliğinize yaptığı katkıları aktarabilir misiniz?

Katkıları  çok fazla oldu. Ben uluslararası ilişkiler okudum ve dış politika ağırlıklı savaş muhabirliği yapıyorum Amerikan dış politikasını, Türk dış politikasını. Ortadoğu’yu, Afrika Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri’ni derslerde okudum. Ben bu temelin üstüne güncel bilgileri koyuyorum. Bu durumda konuları çok daha kolay anlıyor ve kül yutmuyorsunuz. Liderler ile konuşurken konuya hakim olmadığınızı anladığında kendi propagandasını yapmaya başlıyabiliyorlar. Geçmişi bildiğiniz zaman ona daha sert sorular soruyorsunuz o da sizin konuyu bildiğinizi anlıyor ve ortaya haber çıkıyor.

Ben mezun olduğum bölümün kattığı artıların lüksünü yaşadım. Basınında uzmanlaşma çok önemli, bizde maalesef muhabir her konuda haber yapabiliyor her konuya bakınca hepsinden biraz biliyor arada kalıyor. Okuduğum bölümün bu meslekte çok yararını gördüm.

Habercilik alanınızdaki bir kesiti kendi kaleminizden kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

Öyle bir albüm yapıldı. Gez Göz Pusula adı altında bir fotoğraf ve pusula sergisi açılmıştı bu sergi albümleştirildi. Bunun dışında hatıralarımı yazmamı istiyorlar ama ben çok uzun zamandır yazmıyorum. Başka bir fikir var gerçek olaylar üzerinden roman yazmayı düşünüyorum. 32. Gün’de iken Bosna savaşı ile ilgili bir çalışmam oldu. Bosna’da savaş suçları mahkemeleri kurulsun diye bir mektup kampanyası başlattım ve onbinlerce mektup geldi gelen mektupları da kitap yaptık.

Tarihe tanıklık ediyorsunuz ve belgeler ile geleceğe taşıyorsunuz. Örneğin Filistin-İsrail arasındaki çatışmaları aktarırıken yanlı olma durumu oluyor mu?

 Muhakkak, ben tarafsız gazeteceğim diye bir şey yok bunu söylemek yanlış olur. Kişinin bir aile görüşü, bir din görüşü, bir dünya görüşü var. Filistin’e gidelim benzer bir olay görelim iki farlı bakış açısı ile farklı yansıtabiliriz. Ben haber yaparken mümkün olduğunca tarafsız vermeye çalışıyorum. Bunu da bilgi ile yapıyorsunuz. İki tarafı da ya da 3 tarafı da anlatmaya çalışıyorum. Benim görevim muhabirlik, benim olanı biteni görüp anlayıp taraf tutmadan aktarmam gerekiyor. Bugüne kadar bilmeyerek taraflı oldugum hiç haber olmadı ama bilerek oldu. Bosna Savaşı’nda kuşatma altındaki insanlar ile bir bütün olduk onlarla oturduk orucumuzu açtık. İnsan ister istemez etkileniyor. Gençler Sırplar’ın kuşatmasından önce Bosna’yı terk etmişti.  Geride kalan yaşlı insanlar Türkiye’den, İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince bizim aracılığımız ile oğluna kızına savaş sırasnda ördükleri kazakları gönderiyordu. istanbul’a döndüğümüzde bunları o kişilere teslim ediyorduk. Ve bu sefer çocukları para, et suyu verip ailelerine teslim etmemizi istiyorlardı. Böylece postacılığa başlıyorsunuz ve postacılığa başlayınca ailenin bir ferdi oluyorsunuz. Onların çektiklerini görüyorsunuz ve orada ben ‘bu zulüm’, dedim. Sırplar’ın yaptığı gerçekten zulümdü ve bile bile isteyerek bunu gösterdim. Bu gibi durumlarda tarafsızlık kalmıyor. Ben insanım yani önce insanım sonra gazeteciyim. Benim haberci olarak bir sermayem var. Bilgim, birikimlerim, aklım, zekam değil inandırıcılığım. İzleyiciler benim anlattığım haberlere inanmaz ise ben dünyanın en önemli kişileri ile haber yapayım beni dinlemezler dolayısı ile inandırıcılık benim için çok önemli ve tek sermayem. Kazanmak çok zor kaybetmek çok kolay benim en büyük korkum haberlerimin yalanlanmasıydı bu durumdan çok korkuyordum ama böyle bir olay başıma gelmedi. Bilmeden yazmıyorum, görmeden yazmıyorum olay yerine gidiyorum. Olay yerine gitmek çok önemli dışardan bakıp yazmak yerine ben olay yerine gidiyorum olayın içine girmek tehlikeli ama o zaman birilerinin sizi yanıltma imkanı kalmıyor ve yanlış yazmıyorsunuz.

Dinlerarası  savaş, medeniyetler çatışması ya da insan hakları ve demokrasi kavramları altında yürütülen savaşlar aslında toprak-petrol ve belki de yakın gelecekte su için yapılıyor ve masum masum insanların ölmesine sebep oluyor. Bu gerçekler bilinmesine rağmen dünyanın bu durumda bu kadar duyarsız kalmasını ya da savaş çıkaranların iddialarını kabullenmelerini nasıl yorumluyorsunuz? Orwell’in 1984 ünde olduğu gibi aşırı enformasyon duyarsızlaştırıyor mu?

Böyle bir şey var. Sürekli haber bombardımanı var ve bu kitlelerin duyarsızlaşmasına neden oluyor. Akşam yorgun bir şekilde eve geliyorsunuz, yemeğinizi yiyiyorsunuz, televizyonu açıyorsunuz ve Irak’ta ki savaşta 10 kişi daha öldürüldü haberini duyuyorsunuz bir süre sonra az geliyor bu sayı 130 kişi öldürüldüğünde haber oluyor 10 kişi öldüdürülğünde bakmıyorsunuz. Irak’ta her gün ama her gün 20 kişi öldürülüyor ama Irak her gün haber olmuyor. Duyarsızlaşma gazetecilerde de var. Örneğin ben de şu var, 20 yıldır işin içindeyim bir yerden sonra bütün savaşlar aynı olmaya başlıyor. Bütün savaşlar insan hakları, demokrasi gibi kavramlar altında yapılıyor olsa da temelde insanların yaradılışından beri varolan hırsının mücadelesi var. Bunun sonu yok, insanlardaki bu güç mücadelesi, kendi çıkarlarını düşünme, her şeye sahip olma hırsı olduğu sürece bunları durdrumanın imkanı yok bunun önüne geçmenin tek yolu eğitim. Bilinçli bir eğitim vermek bu da dünyada çok zor herkes bu eğitimi alamıyor.

Televizyonlarda görmek eylemi yerine insanlara bakma eylemini empoze ediyor. Görme eyleminden uzaklastıkca düşünme yetisi zayıflıyor. Medyanın bu kadar çok populer kültüre hizmet etmesini ve düsünmeden uzaklastırmasını  nasıl yorumluyorsunuz?

 Özel dergi ve televizyonların derdi insanı görmeyi sağlamak ya da belli bir bilinç seviyesini yükseltmek değil. Amaçları kar etmek, para kazanmak her özel sektör kurumu gibi yüksek kar elde etmek. Kamu yayıncılığı yapan devlet kurumları var, TRT gibi onların amacı kar etmek değil, bilinçlerdirmek ama onların zemini maalesef sağlanmıyor. Sağlandığı ülkeler yok mu var örneğin Çek Cumhuriyeti’nde, Çek TV var çok iyi bir kanal çok ciddi bir kanal ve diğer özel sektör kanallarına kök söktüren bir kanal. Şimdi ise baktığımız zaman görmek için değil bakmak için bu aptal kutusu var. Hafif şeyler seyret zaten bütün gün yoruluyorsun eğlenmek için bak yeter ki rahatla görmek içinde yapılan programlar var onların reytingleri daha az daha az para kazanıyorlar. Bu noktada kamu yayıncılıgının önemi ortaya çıkıyor. Kamu yayıncılığının iyi olduğu ülkerlerde kamu yayıncılığı eğitimin en önemli temel taşlarından biri haline geliyor. Türkiye’de ise hala bu kurulamadı.

Dünyada olup bitenin bizlere birkaç büyük haber ajansı tarafından ulaştırılıyor olması ya bu alanda objektifliği çok fazla tartışılabilir bir duruma getiriyor. Siz özellikle uluslar arası konular hakkında haber yaparken nelere dikkat ediyorsunuz? Çünkü yapılan yanlı bir haberlerin, 1989 yılında CNN’in Romanya’da yaşanan Temeşvar Olayları’nı aktarırken yaptığı yanlışta olduğu politik alanda çok önemli yanlış sonuçları olabiliyor?

(Bu olayda CNN’in Temeşvar Olayları’nda ki ölü sayısını abartarak yanlış aktarması Çavuşesku başta olmak üzere bazı yöneticilerinin canına mal olmuştur.)

Üç tane nokta var. Birincisi sadece uluslararası haber ajanslarına dayanmamak gerekiyor, kendi muhabirlerinizin de kontrol etmesi gerekiyor. Rahmetli Abdi İpekçi’nin bize öğrettiği bir haberi üç ayrı kaynaktan onaylatmadan haber olarak yazmamamız gerekliliğiydi. Haberin içindeki insanlarlarla konuşursunuz birde haberin dışındaki insanlar ile konuşursunuz sonra haber yapmanız gerekir eğer 3 ayrı kaynaktan doğrulatamıyorsanız bu bir iddaadır. Bu da haber değildir. Amerikan ve İngiliz tipi televizyonculuk ekolleri var. Amerikan TV ekolü gösteriye dayalı olduğu için haberi hemen vermek önemlidir. Fakat İngiliz ekolünde, yanlış anlayabilineceği ya da yanlış anlatılabileceği için bir olayı anada vermek önemli değldir. Örneğin bir adamı başka bir adama saldırıyor olarak görebilirsin ama biraz sonra bakasın ki aslında hayatını kurtarıyordur. İlk ve doğru verebilmek habercilikte çok önemli ama ilk veremektense asıl önemli olan doğru verebilmektir.

Sınırlarının cetvellerle çizildiği söylenen yani hep müdahalelerin olduğu Ortadoğu’nun geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sıfır toplamlı oyun stratejisi yürütülen Ortadoğu’ya barışın gelme ihtimali var mı?

Var tabii ama zor. Aslında başka bir dert var kutsal topraklar. 3 büyük dinin doğduğu yerler Eski Kudüs diye bir yer var. Yahudiler için en önemli yer ağlama duvarı orada dünyanın birçok yerinden gelen Yahudiler başlarını vurup ağlayıp günah çıkarıyorlar. Onun arkasında Müslümanlar için ikinci kutsal yer olan Mescid-i Aksa ve Kubbetu’s Sahra’nın olduğu Haremi Şerif Meydanı var. Burası da müslümanlar için çok kutsal ve buraya insanlar hacca geliyor. Yanında ise Hristiyanlar için, İsa’nın çarmıha gerildiğine inandırıldığı yer var ve o oradaki katetralde bütün Hristiyan mezhepleri aynı anda dua edebiliyor. Bu kadar dolu bir şehir düşünün devlet çatışmaları, dini çatışmalar, askerler, işgaller ciddi anlamda yıkılmalar görmüş. Derinlere giden köklere inildiğinde korku, nefret, zaferler ve kayıplar var. Bundan dolayı da kutsal topraklarda bu mücadeleyi önleyemiyorsunuz. Sivil savaş çok uzun süre sürdüğü zaman kim haklı kim haksız unutuluyor zaman için haklı olan haksız şeyler yapmaya başlıyor haksız olan haklı şeyleri bırakıp haksız şeyler yapmaya devam ediyor o zaman işin içinden çıkamıyorsunuz o zaman başka bir boyutta yer alıyor. Ben ilk defa 1987 yılında İsrail’e gittim. Şöyle bir sarmalı var iki tarafta savaşıyor savaşıyor ve savaştan artık yoruluyorlar hadi barış imzalayalım diyorlar hemen barıştanda yoruluyor ve tekrar savaşa dönüyorlar. Barış zamanında halkta nefret ön plana çıkıyor ne yazık ki çocuklara kadar bu nefret var. Bir bebek doğduğunda o nefretin içinde doğuyor bunu atmak çok zor. Bu bilinçli bir eğitim ile düzelebilecek bir durum. Bir yerde silahlara değil doğru noktalara yatırım yapmak ile ilgili. Bu durumda çok zor çok inişleri çıkışları var. İki farklı akım var. Biri İslam diğeri Arap milliyetçiliği yani zaman zaman belli çağlarda öne çıkıyor. Mesela bir dönem Arap milliyetçiliği öne çıktı. Arap milliyetçiliği etrafında Ortadoğu’ya tekrar şekillendirmeye çalıştılar. O zaman biraz daha rahat olabildik Sonra İslam öne çıktı aşırı radikal islami gruplar kökten dinci gruplar öne çıktı sonra bunlar terör ile birlikte özdeşleşti bu kötü bir yola gitti. İnançlar ve ideolojiler arasındaki dengesizlik Ortadoğu’yu çok kötü etkiledi.

Ve yine bu bölgenin diğer içte ve dışta yaşadıkları ile farklı bir ülkesi, gerek Avrupa’ya gerek Amerika’ya karşı çıkan İran bölgenin süper gücü olabilir mi?

Olabilir hem de çok büyük bir ihtimal ile var. İran güçlü bir ülke bir kere toprakları geniş nüfusu çok kalabalık ve yeraltı yer üstü kaynakları çok. Bu gücünü kullanarak ve doğru devletçilik politikası izleyerek nükleer enerjiye ulaşmaya çalışıyor. Nükleer güç ile atom bombası yaparlar mı burası ayrı bir konu sonraki bir tartışma. 1970’lerde kurulan bir proje ile nükleer güç üretebilen bu santral yapacaklardı şimdi yapıyorlar. Amerika’nın derdi bunu durdurmak ama durduramıyor. Özellikele Amerikan ambargosu olduğu halde İran bu ambargo ile yaşamayı öğrendi. Bölgede Orta Asya ile çok iyi ilişkilere girdi. Diğer ülkeler ile ilişkilerini kuvvetlendirdi. Özellikle teokratik bir yönetim olduğu için insanlara istediği şeyi istediği anda yaptırabiliyor. Türkiye-İran ilişkileride çok farklı biz masa üstünde el sıkışırız masa altında birbirimizi tekmekleriz. Osmanlı ne zaman batıya doğru gittiyse İran’dan hep saldırı gelmiştir. Bence Amerika İran’a saldırmayı göze alamayacak. İran Irak değil havadan saldırı, bombalama ya da asker gönderme şeklinde bir müdahale başarılı bir sonuç getirmez. İran’ın hem çok kalabalık hem çok iyi bir ordusu var. Bu özelliği Amerika’yı zorluyor. Sonunda biz Amerika ve İran’ın masada el sıkıştıklarına tanık olacağız. Amerika İran’a, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı senin nükler tesislerini kontrol etsin ben karışmayacağım, diyebilir. Aksi takdirde eğer İran’a saldırı düzenlenirse bunun sonucu düşünmek bile istemiyorum. Çünkü İran’ın Ortadoğu’da uzantıları var. Hizbullah ve Hamas var. Hizbullah’ın Lübnan’a Hamas’ın İsrail’e uzanan kolları var ve bunlar İran’ı destekliyor. İran’a bir tane bomba düştüğünde Hizbullah Lübnan’ı bir karıştırsa, Hamas İsrail’e saldırsa ortalık birbirine girer Ortadoğu alevden geçilmez ve buna Türkiye’de sürüklenir. Üstelik biz İran’dan önemli miktarda doğalgaz alıyoruz geçen yıl İran doğalgazı biraz kesti bizim sanayi tesisleri durma noktasına geldi. İran ile böyle önemli bir bağımız da var.

 Rusya ‘bombaların babası’nı yaptığını açıkladı. Ve bizce Putin Rusya’yı güçlendiriyor.  Bu son gelişme Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi birinci vuruş yeteneğini elinde bulundurmak adına silahlanma yarışına neden olabilir mi?

Aslında keşke böyle bir sürece girsek diyorum. Bu süreç dehset dengesi denen süreci getirebilir. Yani bende bir silah var ve biliyorum ki ben füzeleri ateşlendiğim anda sizde o anda ateşliyorsunuz. Sonuçta ben vurunca biliyorum ki sizde beni vuracaksanız yani durum eşitleniyor. Bu soğuk savaşın temel gerginlik noktalarından biriydi. Dehşet dengesi yani sizde de bende de eşit silahlar var. Birden soğuk savaş değişti ne oldu eskiden kolaydı bir kızılderililer vardı bir kovboylar.  Kızılderilerin reisi oturan boğa, kovboyların reisi şerif otururdu alttaki gruplar reise sormadan savaşmazlardı. Sovyetler Birliği yıkıldktan sonra bir grup dağıldı altlarda toplanan ülkeler dağıldı ve birbiri ile savaşmaya başladı. Güç mücadelesine girdiler ve bölgesel savaşlar başladı soğuk savaş bitti sıcak savaşlar başladı. Bu tip süreçler yaşanırken şimdi Amerika özellikle Rusya Federasyonu’nu ciddi bir şekilde sıkıştırıyor. Birçok Doğu Blok’u üyerri olan ülke Amerikan etkisi altına girdi burakarda Amerika üst elde etti. Hatta bu ülkelerin çoğu NATO üyesi oldu. Ruslar bu sıkıştırmaya karşı koymak için eski bir KGB ajanını başkan seçtiler. Putin’de kendisinden bekleneni yaptı Rusya’ya eski gücünü kazandırmak üzere atağa kalktı ve yeniden Amerika ile Rusya arasındaki soğuk savaş başlamaya başladı. Ciddi anlamda Rusya bunun halkalarını örüyor. Bir dönem Rusya’nın Amerika’ya çok ihtiyacı vardı ama şimdi yavaş yavaş ayağa kalkmaya başladılar,  Orta Asya’da ki Türki Cumhuriyetler yıllarca Sovyetler Birliği’nin etkisinde kalmış Moskova’dan yönetilmişlerdi. Bunların hepsini Putin tekrar kontrol altına almaya başladı. Karşı çıkanlarda oldu. Örneğin Türkmenistan doğalgaz zengini bir ülke ve Türkmenbaşı çok ciddi anlaşmalar yapmaya başladı Moskovaya rest çekti sonra bir gün Türkmenbaşı aniden öldü. İster istemez insanın aklına bir şüphe düşüyor. Yeni gelen Türkmenbaşı bütün doğalgaz antlaşmalarını Rusya ile yaptı. Tekrar Rusya’nın kanalının içine girdi. Orta Asya’da Kafkaslar’da şu anda yeni bir oluşum var ve bunu Türkiye’nin çok iyi takip etmesi gerekiyor.

Darbeler, askerin siyasetin içinde olması, iç huzursuzluklar vb. Pakistan sizce de bize benziyor mu?

Pakistan Türkiye’nin 10 yıl geriden gelen hali. Çok büyük benzelikler var yani darbeler, darbeler ile gelen generaller, asılan başbakan, kadın başbakan tekrar darbeler, islami grupların ağırlığı, Taliban’ın ağırlığı yani inanılmaz benzerlikler var. Pakistan şu anda zor bir süreçten geçiyor. Amerika müttefiki olarak görünen Pervez Müşerref’e karşı durmaya başladı. Pakistan’da islam üniversiteleri, okulları var bunlar Taliban’ın okulları ve islami kamplar var. Buralarda islami militan yetiştiriliyor, bomba eğitimi veriliyor ve bunları Pakistan durduramaz. Coğrafyasınında zor koşulları içermesi bu anlamda denetimleri güçleştiriyor.

Röportaj: Ebru Gürhan – Gülşah Seyhan

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page