[dropcap size=big]B[/dropcap]ana sorarsanız Harmonie Korine [Link] ne yapmış ne etmiş diye bakılması gereken bir sinemacı. Ama sormazsanız da çok şey kaybetmezsiniz herhalde. İyi çekilmiş iyi filmler var, iyi çekilmiş kötü filmler var, kötü çekilmiş kötü filmler var, kısa tutulsa daha güzel olacak filmler var bir de. Mister Lonely bu gereksiz kategorilendirmede sonuncusuna girebilecek türden bir film. Ama Korine bu filmde kafasına göre takıldığı için herhangi bir kategoriye oturtasım gelmiyor açıkçası. Çünkü filmografisine baktığınızda kafasına göre takılmak konusunda ciddi bir istikrarı var. Benim de filmlerini cukkayı götürmek adına yapmayan adamlara karşı ayrı bir saygım var. Ryan Fleck ve Anna Boden gittikçe daha çok kişinin izleyebileceği şeyler yapmaya başladıkları için Sugar’ın uzunluğunun gereksiz olduğunu söylerken herhangi bir rahatsızlık duymuyorum mesela. Kaldı ki yapılan şeyin daha çok kişiye ulaştırılma çabası ve bu uğurda yapılan şeyler kötü değil. Ama Korine gibi birisi böyle bir sorun gütmeksizin bir şeyler yapınca, o çabayı, ortaya çıkan filmi daha samimi buluyor ve izlerken de zaman kaybı yaşamışım hissiyatına kapılmıyorum. Bu kadar laga lugayı Mister Lonely’nin bana hissettirdiği duyguları bu yazıyı okuyana hissettirebilmek amacıyla yapıyorum. Bu ifade yazının tamamı için geçerlidir.

[Mister Lonely] Sevgili dünya ve içindeki herkes 2

Mister Lonely, Bobby Vinton’ın Mister Lonely şarkısıyla açılıyor. Şarkı acayip hüzünlü. Şarkının sözlerini aşağıya kopyalayacağım, altına da kötü ingilizcem ile kendi çevirimi yapacağım.

Lonely, I’m Mr. Lonely,
I have nobody for my own.
I’m so lonely, I’m Mr. Lonely,
Wish I had someone to call on the phone.
I’m a soldier, a lonely soldier,
Away from home through no wish of my own.
That’s why I’m lonely, I’m Mr. Lonely,
I wish that I could go back home.
Letters, never a letter,
I get no letters in the mail.
I’ve been forgotten, yeah, forgotten,
Oh how I wonder how is it I failed.
I’m a soldier, a lonely soldier,
Away from home through no wish of my own.
That’s why I’m lonely, I’m Mr. Lonely,
I wish that I could go back home

Sözleri çevireceğimi söyledim ama gördüğünüz gibi çevirmedim. Çünkü filmin de var böyle bir havası.

Bu şarkıyı iyi ki askerdeyken dinlememişim. Dinlemiş olsaydım depresyona girebilirdim ama sonra kendimi bir roman ya da film karakterine benzetip o duygu durumunun içinden çıkabilirdim. Çünkü kendimi sevdiğim bir karaktere benzetmek yükümü hafifletir ister istemez. “Tıpkı O’na benzedim!” derim ve hadi itiraf edeyim, bu biraz da havalı hissettirir. Bu, O’nun da başına gelmişti. O da böyle bir durum karşısında benzer bir tepki vermişti.

Bu şarkıda olduğu gibi gücünü yalınlığından alan şeyleri seviyorum. Öte yandan Michael’ın ruh haline de uyum sağlıyor şarkı. Paris’te Michael Jackson taklidi yaparak geçinmeye çalışan birisi Michael. Fransızca bilmediği için herhangi bir arkadaşı yok. Yalnız. Sadece ona iş ayarlayan Renard ile iletişim kurabiliyor. (Renard’ı Leos Carax canlandırıyor bu arada ve izlemesi de gayet keyifli.) Renard bir gün Marilyn Monroe taklidi yapan birisiyle tanışmasına vesile oluyor. Birlikte İskoçya’da bir şatoya gidiyorlar. Gitmeden önce veda edebileceği kimsesi yok. Yatağa, masaya, sandalyeye, duvarlara veda ediyor. Üstüne oturmasına rağmen kendisine iyi davranan sandalyeye de teşekkür etmeyi ihmâl etmiyor ayrıca.

Şatoda Charlie Chaplin, Abraham Lincoln, Sammy Davis Jr., James Dean, Madonna, Shirley Temple ve Kırmızı Başlıklı Kız gibi karakterler bulunmaktadır. Grubumuz birlikte bir oyun sergilemeye karar verirler.

Kendini aramak üzerine bir film Mister Lonely. Ve insan kendi içinde olanı bulabilmek için kendinden epey uzaklaşmak zorunda kalıyor niyeyse. Bazen epey uzağa gitmek gerekiyor galiba Marilyn’in yaptığı gibi. Veya rahibelerin başına geldiği gibi.

Filmle alakasız gibi duran rahibeli bölümlerde anlatılmak istenilen de bu bana kalırsa. Onlar da tanrının bir yansıması ve galiba bunu ispat etmek istercesine biniyorlar o uçağa. Arkadaşlarının başına gelen mucize anlamalarına yardımcı olmuyor ve bir de kendileri tecrübe etmek istiyorlar. Fakat bu biraz da zorlayarak çıkardığım bir sonuç. İzleseniz ya da izlemişseniz hiç de öyle bir anlam olmadığını söylediğiniz takdirde buna itirazım olmaz. Zaten Harmony’nin de ağırlık verdiği bir taraf yok bu konuda. Kraliçe’ye “En saf ruh taklitçinin ruhudur,” dedirtirken, finali “özünde sen varken başkası olmaya ne gerek var” diye özetleyebileceğim bir şekilde yapıyor. O “üzgün palyaço” mitini de tersyüz ediyor birazcık. Palyaçolar yine mutsuz. Ama bu sefer insanları da eğlendiremiyorlar.

“Sevgili dünya,
Sevgili dünya ve içindeki herkes,

Yıllardır beni es geçtiğinizi fark ettim. Tuhaf birisi olduğumu ve yanlış yaptığımı düşündüğünüzü fark ettim.

Sevgili dünya ve içindeki herkes,

Doğduğum andan itibaren farklı birisi olduğumu düşünüyorum. Diğer insanların göremediği şeyleri görebilme gibi bir özelliğim var diye düşünüyorum. Sizin hissettiğiniz gibi hissedemiyorum. Bu konuda kızgın değilim, sadece işlerin gidişatı böyle. Kabul etmeliyim ki hayatımın çoğu şaşkınlıkla, uzaylı gibi hissederek, bağımsızca geçti. Hiçbir şey gözüme diğer insanların gözünde olduğu gibi ya da onların anladığı gibi gelmedi.

Sevgili dünya,
Sevgili dünya ve içindeki herkes,

İnsanlar için komikliğin ne olduğunu anlamadığım zamanlarda gülmek her zaman zor olmuştur.”