Akın Çetin: İlk kitabın çıktı Mevsim [Tekme Tokatlı Şehir Rehberi]. Maç çıkışı yakalanmış futbolcu gibi sormak istiyorum hemen: neler hissediyorsun, nasıl bir duygu? Bundan sonra her şey çok farklı olacakmış gibi geliyor mu?

Mevsim Yenice: Kitabı bir yerlerde görünce gidip elime alıyorum. Kapağına, sayfalarına dokunuyorum. Rastgele açıp bir iki cümle okuyorum. Garip bir duygu. Ama bu olumlu bir gariplik. Öte yandan bundan sonra yazdığım bir kitap yüzünden her şeyin farklılaşacağını düşünmek hayalperestlik olur sanırım.

Seni yazmaya ilk olarak iten şeyin ne olduğunu merak ediyorum. Ne oldu da yazmaya başladın ve senin için anlamı nedir?

Aslında ilk yazma deneyimim ilkokuldaydı. Korku türünde bir öykü yazmıştım. Nereden estiyse artık! Sonraki yıllarda hayatıma radyo programları girdi. Hani şu geceleri yayın yapan şiir ve depresif şarkıların yayınlandığı radyo programları. Onları odamda sesini iyice kısarak dinler, defterime notlar alırdım. O dönemde başlayan not tutma, bir şeyler karalama alışkanlığım var. Şimdi düşününce, yazmaya iten temel içgüdüm yalnızlıkla başa çıkmaya çabalamakmış, diyebilirim.

Bir yerde yayımlanan ilk öykün hangisiydi ve bu kaç yılında oldu? Utanmak veya dalga geçecekler gibi çekincelerin olur muydu?

2014 yılında ilk öyküm altzine’de yayımlandı. Utanma sürecini orada değil de atölyede yaşadım ilk. Yaratıcı yazarlık atölyesine katıldığımda ilk öykümü okurken stresten ateşim yükselmişti.

İnsanın yazdığı bir şeye bir de altyazı geçmesi sinir bozucu bir şey olabilir ama nasıl tanımlarsın kitabını, seni hiç bilmeyenlere nasıl anlatırsın?

“Öykü yazdım, kitap yakında çıkacak,” veya “çıktı,” dediğimde en çok sorulan soru bu oldu. Ne anlatıyor bu kitap? En çok şu cevabı verdim: Mutluymuş gibi yapan insanları.

Kitabının ismi çok güzel. Senin en sevdiğin kitap isimleri hangileri?

Kitabın ismini beğenmene sevindim. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi harika kitap isimleri bence.

En sevdiğin öykün hangisi?

Dönem dönem farklı bir öyküme odaklanıp, onun diğerlerinden daha özel olduğunu düşünüyorum. Sonra geçiyor. Yani “en sevdiğim” diyebilecek kadar saplantılı bir aşık değil aksine değişkenim bu konuda.

Bana çok duygusal geldi “Tilkiler Aç mı Kalsın?” Bir de “Yer Yarıldı İçine Girdi”. İkisi de çok duygusaldı benim için. Hiç dolandırmadan soruyorum: Yazarken karakterlerle birlikte duygulu anlar yaşadığın, hislendiğin, gözlerinin dolduğu oluyor mu?

Çok içselleştirdiğim, karakterle bağ kurduğum öykülerde tabii ki duygulanıyorum. Hatta atölyedeyken birkaç kez başıma geldi, öykümü okurken sonlara doğru boğazımın düğümlendiğini hissettim ve okumayı bıraktım, arkadaşıma okuması için rica ettim. Ama dediğim gibi çok içselleştirmem gerekiyor sanırım.

Keşke ben yazmış olsaydım dediğin bir kitap var mı?

Bir sürü var tabii ki. Ama ilk aklıma gelenler Wilhelm Genazino – Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, Orhan Pamuk – Sessiz Ev, William Faulkner – Ses ve Öfke.

Yazma disiplinin nasıldır?

Genelde disiplinli bir okuma döneminden sonra yazma evrem başlıyor. O dönem ürettiğim çoğu öyküden memnun kalıyorum. İlham dediğimiz şey benim için o sanırım. Onun dışındaki süreçte de küçük molalar hariç yazmayı neredeyse hiç bırakmıyorum. Çöp olacağını bildiğim şeyleri bile inatla yazıyorum.

Yazmaya dair sevmediğin, rahatsızlık duyduğun bir şey var mı?

Yazmaya başladığım bir öykünün kemik hali bitene kadar izlediğim bir şeyden, yediğimden içtiğimden, ettiğim sohbetten zevk almıyorum. Uykularım kaçıyor. Buna rahatsızlık duymak diyemem yine de, çünkü yaratmanın öyle keyifli bir hali var ki buna değiyor.

Yazıya dair başına gelen çok enteresan bir şey var mı? Yazdığın karakterlerden birisiyle karşılaşmak gibi örneğin?

Çok enteresan mı bilmiyorum ama tanıdığım birinin hayatından esinlenerek bir öykü yazmıştım. O kişi öyküyü kendi olduğunu bilmeden okuduğunda şöyle bir yorumda bulunmuştu: Yok artık! Var mı böyle insanlar?

Benim için enteresan bir andı diyebilirim. Hala o öyküdekinin kendisi olduğunu bilmiyor.

Benim için kitaptaki en sert öykü olan Muz ve Kovboylar’da bahsi geçen filmi merak ediyorum.

Bahsi geçen film Once Upon a Time in The West. Yaratma süreci sahiden enteresan. O filmi çok küçükken izlemiştim. Pazar sabahları western filmi izlerdik evde, oradan anımsıyorum. O replik nedense aklımda kalmış. Öyküyü yazmaya başladığımda yalnızca insanları muz gibi soyma fikri vardı aklımda, o kadar. Öyküyü Pazar günü olarak kurguladığım için televizyonda western filmi olması gerekli diye düşündüm, yazmaya devam ettim ve öykünün yarısına geldiğimde o repliği hatırladım. Zaten “güven” temalı bir öykü olduğu için, replik tam da yerini bulmuştu. Güzel bir andı sahiden. Yaratma sürecinin verdiği bu kısacık keyifli anlar bence çok değerli.

Kimselerle paylaşmadığın, aman bunu kimseler bilmesin dediğin bir kitap (yazar), film ve şarkı paylaşabilir misin benimle?

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk diyerek paylaştım az evvel. Şu an biraz pişmanım bile.

Paolo Sorrentino – Youth ve Deep Purple – April

Karahindiba’daki atölye köşeni okurken senden çok iyi bir editör olur aslında diye düşünmüştüm. Tavsiyelerin, yönlendirmelerin güzeldi. İleride seni editör olarak görebilme şansımız nedir?

Böyle düşünmene sevindim, umarım birilerine yararım dokunabilmiştir ancak o sahiden çok amatörce, hiçbir iddiam olmadan yaptığım ve kendimi geliştirmeye yarayan, geri dönüp baktığımda pişmanlık duymadığım bir projeydi. Sorunun cevabına gelince, editör olabilmem için inanılmaz bir yol kat etmem gerekir diye düşünüyorum. Yaptıkları iş o kadar vizyon ve birikim gerektiren bir iş ki, saygı duyulmayacak gibi değil. O yüzden basite indirgenmesine karşıyım biraz. Yani “ben editör olmayı kabul edersem” değil, “editörlük mertebesi beni kabul ederse” olurum gibi bir bakış açım var. O nedenle bir gün bunu göğüsleyecek bir mertebeye erişirsem neden olmasın.

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’nde dayak yiyerek acısını dindiren bir adam var. Sen neler yaparsın kendini kötü hissettiğin zamanlarda o ruh halinden kurtulmak için?

Dayak yiyorum ben de bir nevi, desem garip olacak ama fiziksel olarak değil, manevi olarak. Hepimiz gibi aslında. Oradaki “tekme tokat” metafor olarak düşünülürse, hepimiz öyle yapıyoruz gibi geliyor bana. Bazen bir şarkı aracılığıyla, bazen bir film izleyerek canımız sıkıldığında…

Böyle epey sinematografik bir öykü. Çok güzel kısa film olur bundan diye düşündüm. Hatta sadece beş sayfa ama öylesine bir malzeme barındırıyor ki içinde uzun metraj film veya roman bile olur bundan. Düşünür müsün bunu? Üzerinde çalışmak ister misin?

İyi bir sinema izleyicisiyim ama o öykümden veya başka bir öykümden senaryo çıkar mı hiç bilmiyorum inan. Senaryo bambaşka bir disiplin. Ama birileri görür senin gibi, kısa film çekelim derse, her tür fikre açığım. Ne dersin Akın, çekelim mi Böyle’nin kısa filmini?

“Neden olmasın, düşünelim bunu. “Ya da” isimli öykün bir Etgar Keret naziresi. Keret’in adını görür görmez çok heyecanlandım. Çok çok sevdiğim bir yazar. Çok büyük etkisi var bende. Neler söylemek istersin onunla ilgili?

Art arda Keret okuması yaptığım bir dönemde yazdım o öyküyü. Bir süredir iki ihtimalli bir öykü yazmak istiyordum ben de, doğru an oymuş demek. Öyküyü okur okumaz “hadi artık,” dedim, “otur, yaz.”

Keret öykülerinin kesinlikle sade, kısa, vurucu ve kendi açımdan ilham verici, zihin açıcı olduğunu düşünüyorum.

Burada Bir Yerde Olmalı tabiri caizse gösterip de elletmeyen bir öykü. Merak ettiğimizle kalıyoruz. Hoşuma gidiyor böyle finaller. Cesur buluyorum. Bir yönüyle ayrılıyor diğer öykülerinden. İstediğini vermiyorsun okuyucuya.

Herkesin takıntılığı olduğu hisler, konular olduğunu düşünüyorum. Gözlemliyorum da hep etrafımdakileri, bakalım kim neyin peşinde diye. Benimki de dönüp dolaşıp eşelediğim konu “aramak ve bulamamak” belki de, hatta “neyi aradığını bilememek”. Koca bir boşluğu doldurmak için sürekli aramak… O yönüyle yazarken de oldukça keyif aldığım bir öykü oldu Burada Bir Yerde Olmalı. Merak konusuna gelince, ben de Kenny’nin nerede olduğunu inan hala merak ediyorum.

Okyanus Sesi’nde “Tıp ne zaman ilerleyecek de unutmak için bir ilaç bulacak?” diyor karakterin. İmkanın olsa neye çare bulmak isterdin? Ayrıca konuyla alakalı olarak Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmiyle ilgili düşüncelerini alabilir miyim?

Evet üzerine epey kafa yorduğum bir konu daha: Unutmaktan ziyade hatırlamak! Maalesef ki inanılmaz keskin bir hafızam var. Ayrıntıları çok net hatırlıyorum. Nasıl kodluyorsam artık zihnime, uzun yıllar unutmuyorum hiçbir şeyi. Anlayacağın belleğim bir çöplük gibi. Boşaltmak için keşke bir yol olsaydı diye düşündüğüm çok oluyor. Hatta o öyküde de dediğim gibi insanoğlunun en büyük laneti bana unutamamak gibi geliyor.

Eternal Sunshine of the Spotless Mind’a gelirsek, izlediğimde on dokuz yaşımdaydım. Tam da her şeyi kendimize dert edinip, bir şeyleri şiddetli şekilde unutmaya çalıştığımız o lanetli dönemler. Beğenmiştim haliyle ama bugün hala o filmin adını duyduğumda filmden çok soundtrack’i geliyor aklıma. Everybody’s Gotta Learn Sometime.

Henüz çok kısa bir süre geçti ama şimdiye kadar nasıl geri dönüşler aldın kitapla ilgili? Ayrıca sırada neler var?

Şimdilik aldığım geri bildirimler oldukça hoş. Sağ olsunlar, kitabı okuduktan sonra düşüncelerini, hislerini, favori öykülerini bana iletmeyi esirgemeyen okuyucular oldu, az süre geçmesine rağmen. Ama buna da aldanmamak gerektiğini çok iyi biliyorum. Zevklerin devreye girdiği şeylerde beğeni kadar aksi de doğal. Tutkumun peşinden gitmeye, öykü yazmaya devam edeceğim…

 

 

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page