Tesadüflere kesinlikle inanmam, inanamam. Şans veya tesadüf dediğimiz şeylerin, fırsatları beceri ile birleştirebilme ustalığının sonucu olduğunu da duydum; hesaplanmamış olasılıkların toplamı olduğunu da; bizim kavrama gücümüzün çok ötesindeki evrenin ilahi düzeninin bir parçası olduğuna da. Belki biri doğru, belki hepsi, ama tesadüflerin rastgele olması, beni hiç bir zaman ikna edemedi. Karşılaştığım tesadüflerin çoğu, ilk anda olmasa bile sonradan gerçek yüzlerini gösterdikleri zaman, rastgele olamayacak kadar mantıklı, yerinde ve benim hayatımı tamamlayan şeylerdi. Metallica’yı dinlemeye başlamam gibi.

O zamanların travmatik halinde o anı çok isabetli ve temiz bir şekilde hatırlamam mümkün değil. Fakat hissettiklerimi unutabilmem de bir o kadar imkansız: aşk, neredeyse karşılıksız bir sevgi, hayatını adamışlık, tutku ve bunu takiben çoğu zaman geldiği gibi ihanet, inançsızlık, şaşkınlık, hüzün, anlamsızlık, boşluk, çok derin bir boşluk ve acı, acı, acı… Bir haftanın bazen bir saat kadar kolay ve nasıl olduğunu hala anlayamadığım bir şekilde çabuk geçtiği, bir dakikanın da kimi zaman aylara sığamayan  sessiz ve sinsi hareketsizliği arasında zaman kavramımın allak bullak olduğu günlerden birinde hatırladım Metallica’yı. Çocukluk anımdı, ilk-okul arkadaşlarımdan bazıları çok severdi ve ara sıra bana da dinletirlerdi. O zamanlar da hoşuma giderdi, mesela Justice for All şarkısındaki sakin ve yavaş girişin aslında fırtına öncesi sessizlik olmasının şüphesiz çekici yanları vardı. Ama kulağıma hoş gelse de o zamanlar pek ilgim yoktu, benim için birşey ifade etmiyordu.

Odamda, hislerimin ruhumu tırmalayan sessiz çığlıkları arasında kaybolduğum bir sırada yeniden duymak istedim o sükuneti. Devamı fırtına olsa da, girişteki o sessizliğe, o sakinliğe, o şefkate belki de, ihtiyacım vardı. O kadar yıl sonra ve öyle bir ruh hali içerisinde açtığım ilk Metallica şarkısı neydi, hatırlamıyorum. Unforgiven 2 miydi, Justice for All mıydı, aklıma gelmiyor. Fakat dediğim gibi, o sessizliği bulmuştum nihayet, aradığım o sakin anı, fırtınanın gözündeki dinginliği benimsemeye başlamıştım. İşin garibi, fırtınanın kendisi de çok çekici gelmeye başlamıştı.

Metallica ile o güne kadar kendimde olduğunu fark edemediğim, varlığı benden gizli olan bir gücü keşfettim. Fırtınalar içimde değildi artık. Dinlediğim her yeni şarkı ile geçmişimi, yaşadıklarımı yeniden yazıyordum ve itiraz ediyordum. Ondan sonra  yaşadıklarımdan toparlanmaya adadığım 3-4 yılımın soundtracki oldu Metallica. Her Fade to Black dinlediğimde yalnızlığımın kendi yarattığım bir yalan olduğunu hatırlattı Metallica bana. One… One’ı nereye sığdıralım. Sadece kemiklerime kadar hissettiğim ama söyleyemediğim şeylerin çığlığı olmak bir yana, beni hareketsiz kılan ve aklımın tek kişilik hücresinde hapseden uyuşuk hissizliğimi de anlatıyordu. Justice for All dinlerken evrenin adaletine itiraz ediyordum. St. Anger şarkısını bütün sözleri ile tüm gücümle kaç kere haykırdığımı hatırlamıyorum bile. Herhalde çoğu şarkının benim için taşıdığı özel bir anlam var, eminim diğer Metallica hayranları için olduğu gibi. Yaşadıklarım şimdi bazen kötü, bazen komik anılar olarak geride kaldılar. Fakat Metallica hayatımın vazgeçilemez bir parçası olarak benimle kaldı.

Daha sonra kendimi toparlayıp dinlediklerim hakkında daha mantıklı ve derin düşünebilmeye başladığım zaman, Metallica’nın tüm albümleri boyunca anlattığı ve Death Magnetic ile tamamlanan bir hikayesi olduğunu farkettim. Metallica da, aynı benim gibi, bir büyüme ve olgunlaşma sürecinden geçmişlerdi. Belki de o yüzden şarkıları bu kadar anlamlıydı benim için.

Metallica’nın hikayesini albümlerin genel konularından, yani içlerindeki şarkıların sözlerinden, çıkartabiliriz. Bununla beraber Metallica’nın gelişiminde 3 aşama varmış gibi geliyor ve bu 3 aşama, şarkıların sözleri ve albümlerin konuları hariç, 3 tane Unforgiven şarkısında kendisini gösteriyor.

Kill ‘em All albümünde bariz olan sinir ve isyan içerisinde Metallica’nın kuruluş mücadelesinin izleri yatıyor. El altından dolaştırılan demo kasetlerinin sayesinde ilk kitlesini kazanan Metallica’nın, o zamanlar yeni yeni oluşan ve ilk kuruldukları şehir olan Los Angeles’da kabul görmeyen trash metali benimsettirmek istemelerinin de etkisi ile daha gürültülü, daha sert, daha hızlı ve daha sinirli, tepkili çaldıkları müzik, ilk albümlerinde kendisini gösteriyor. Bu sinir, hırs, tutku ve yaşama dair şehvet, Metallica’nın gelişmesindeki birinci aşamanın temellerini atıyor.

Birinci aşama Ride the Lightning albümü ile başlıyor ve Black Album diye de bilinen Metallica albümleri ile son buluyor. Bu aşamada hissettikleri herşeyi, onları kabul etmekte direnen o topluma yönlendiriyorlar. Bu albümlerindeki şarkıların büyük bir kısmı toplumsal eleştiri niteliğinde neredeyse. Bu …And Jusitice for All albümü ile tavan yapıyor ve Metallica albümlerinde The Unforgiven şarkısı ile kendini gösterip, aynı albüm içerisinde kendisini ikinci aşamaya bırakıyor.

The Unforgiven adeta fonksyonalist bir sosyoloji tezi gibi, bir insanın bütün mutsuzluklarını topluma mal ettiği, kendisini ifade edebilmek için yer bulamadığını anlattığı bir şarkı. Yaşamdan, ölüme kadar bir ömrü kapsayan bir zaman dilimi içerisinde  bir insanın kuralları nasıl öğrendiğinin ve o kuralların o insanı nasıl körelttiğinin, nasıl mutsuz ettiğinin hikayesi. Baştan kaybedilmiş bir savaş olarak görülen ve pişmanlıklarla dolup taşan bir hayat, bizi biz yapan, bize böyle var olmamız gerektiğini öğreten bir toplumun meyvesi.

İkinci aşamanın ilk fısıltılarını yine aynı albümde My Friend of Misery ve The Struggle Within şarkıları ile duyuyoruz. Load ve ReLoad albümlerinde sürekli var olan bir kendini aşağılama, kendisini güçsüz, yenilmiş, değersiz hissetmenin faturası bu sefer aileye kesiliyor. Burada aşikar olmayanlar için Metallica’nın şarkı sözlerinin çoğunluğunun aynı zamanda vokalist olan James Hetfield tarafından yazıldığını söylemekte fayda var ve James Hetfield’in çok da iyi olmayan bir çocukluk geçirdiği sır değil. Daha kendisi 13 yaşındayken annesi ve babası boşanıyor ve 3 yıl sonra annesi kanserden ölüyor. Annesini kaybetmiş olmasının acısını önceki 6 albümde çıkarmamış olması ve Load albümüne kadar beklemiş olması (Until It Sleeps) aslında Load ve ReLoad’un ne kadar aile ve yakın çevreye dair acılar temalı olduğunun da bir göstergesi. ReLoad albümündeki Fixxxer ise bunun somut bir kanıtı adeta:

“But tell me, can you heal what Father’s done?

Or fix this hole in a mother’s son?

Can you heal the broken worlds within?

Can you strip away so we may start again?”

Kalan anılardan, aşağı bir adamın sözlerine; çarpık yapılmış evlerden, taçsız bir krallıkta annenin söylediği bilgelik dolu sözlere; kanayan bir ruhtan, yırtılmış bir kişiliğe kadar adeta insan ruhunun en karanlık köşelerinde seyreden bu aşamayı temsil eden şarkı da Unforgiven 2. Affedilemeyen bir kişiye hitap edilen ve bu aşamanın konusu ile paralel bir şekilde karşılıksız çıkan hislerin ve uzun bekleyişlerin açtığı yaralardan bahseden şarkı, en sonunda çareyi, kendi özgürlüğünün, ruhunun belki de, anahtarını karşıdakinin ellerine bırakmakta buluyor. Yine bu aşamanın temasıyla el ele giden çaresizlik, güçsüzlük ve özgürlüğün imkansızlığı vurgulanmış oluyor.

St. Anger albümü aşamalar arası bir geçiş niteliğinde. Bir ve ikinci aşamalarda var olan irade eksikliğinin üzerine gidildiği, sinirin, öfkenin topluma, aileye veya Wasted My Hate’de dendiği gibi içeriye, ya da herhangi bir yere döndürmeye gerek olmadığının ilk kıpırtıları. Tabi, bu arada Metallica çok şey yaşadı ve bundan bahsetmekte çok yarar var.

Baterist Lars Ulrich ve vokalist James Hetfield 1997 yılında evlenmişler ve ikisinin de 1998’de çocukları olmuştu. Bu sorumlulukları bazen aylarca müzik ile uğraşamamalarına sebep oluyordu. O zamanlar grupta basçı olan Jason Newsted ise hayatını müziğe adamış olduğunu söyleyerek evlenmeyi veya çocuk sahibi olmayı aklından çıkarmıştı. Bu yüzden aylarca müzik yapmadan geçen zamanlar Jason Newsted için çekilmez bir hale gelmişti. Elindeki boş zamanı Echobrain isimli bir grup kurarak ve ilk albümlerini çıkartarak geçiren Newsted, bu yaptığının James ve Lars tarafından hoş karşılanmadığını ve ikisi arasında bir seçim yapması gerektiğini anlayınca Metallica’yı terk etti. Zaten o sıralar St. Anger albüm çalışmaları sırasında çok zorluklar yaşayan, sürekli kavga eden ve bir psikologtan grup terapi gören Metallica adeta dağılma noktasına geldi. Newsted’in grubu terk etmesinden 6 ay sonra Hetfield çok uzun sürelerdir var olan alkol bağımlılığı ile mücadele etmek için apar topar bir rehabilitasyon merkezine gitti ve herkesin tahmin edebileceğinden çok uzun bir süre orada kaldı. Daha sonra solo gitarist Kirk Hammett’in anlattığına göre, James’in gitmesi, hem Lars hem de kendisi için bir dinlenme ve yenilenme süresi oldu. Kirk sörf yapmaya başladı ve daha iyi sörf yapabilmek bütün kötü alışkanlıklarından vazgeçti. Lars hayatının yeni bir döneme gireceğini anlayarak evindeki neredeyse tüm tabloları satışa çıkardı ve bir nevi deri yeniledi. Hatta bu sırada, daha ilk albümleri olan Kill ‘em All bile çıkmadan gruptan çok kaba bir şekilde attıkları ve daha sonra Megadeth’i kuran Dave Mustane ile bile yüzleşti Lars (Mustane’in ilk lafı “20 yıldır bu anı beklediği” oldu). James Hetfield rehabilitasyondan döndüğü zaman, neredeyse 180 derece değişmişti. Saçı başı düzgün, daha temiz giyinip gözlük takan, adeta inek bir öğrenciye bezen bir havası vardı. Grup terapinin devam etmesi, James’in yeni hali ve basçı eksikliğinde yapımcı Bob Rock’ın bas çalması ile oluşturulan St. Anger albümü, diğer albümlerinden tamamen farklı oldu ve birçok Metallica hayranı gruba dair inançlarını kaybettiler. St. Anger onlar için daha çok bir terapi gibiydi, içlerinde zehiri akıttıkları bir albümdü belki de. Hetfield’ın sözleri ile “bütün albüm sinirin sağlıklı bir şekilde ifade edilebilmesini anlatıyordu.” Frantic ile inceledikleri hayatlarının anlamı, Some Kind of Monster ile bir kimlik krizine dönüşmüştü. Metallica’nın adeta imzası haline gelen gitar sololarının eksikliği, özellikle, ben dahil bir çok hayranı gayet üzmüştü.

Başkalarını bilmem ama benim üzüntülerimin hepsi yeni albümleri Death Magnetic ile geçti. Aşamalar arası geçişten canlı ve süper bir basçı olan Rober Trujillo’nun eklenmesi ile daha güçlü çıkan Metallica, Death Magnetic ile yeni bir aşamaya girdiklerini gösterdiler ve Unforgiven 3 ile bunu damgaladılar. …And Justice for All albümündeki bir çok klasik parçayı andıran The Day That Never Comes’dan tutun da, All Nightmare Long, Cyanide, Judas Kiss, My Apocalypse ve Broken Beaten Scarred gibi ağır ve sert parçaların bir arada olduğu muhteşem, Load ve ReLoad’daki zincirlerini tamamen kıran bir albüm Death Magnetic.

Unforgiven 3 ise neredeyse budizm kokan bir bilgeliğe, ağırbaşlılığa, kabullenmişliğe ve sakinliğe sahip. Bir aralar gözleri boyayan hazine avcılığının bir kenara bırakıldığı ve kendi seçimleri için ne toplumun, ne de ailenin suçlandığı bir şarkı. Kendini affedebilmek gibi varoluşsal düşüncelerin konuşulduğu, amacın varış değil, seyahatin kendisi olduğunu farkettiklerinin bir göstergesi belki de. İradeyi başkasının eline vermeden ve çaresizlik girdaplarının içine düşmeden hem sorumluluk kabul eden, hem de umut veren bir şarkı.

Metallica bir peri masalı belki de. Ağır, sert, gürültülü ve insanı baştan çıkaran bir peri masalı. Fakat diğer peri masallarından bir farkı, küçük çocuklara saçma sapan ve gerçek dışı aşk kalıpları veya belli güzellik standartları doğrultusunda güzelin iyi, çirkinin kötü olduğunu öğretmek yerine, hayatın tecrübelerinin paylaşılabildiği ve sonunda herkesin kendini daha iyi hissettiği bir peri masalı. Dün Sofya’da verilen “büyük 4” konserinin (Anthrax, Slayer, Megadeth ve Metallica) perde arkasını izlerken Metallica’nın, Megadeth ile sahne paylaşacak ve evlerinin garajında bütün mahalleyi ayağa kaldırırmışçasına deli gibi şarkı söyleyeceği günleri göreceğimi pek sanmazdım. Ama olmuştu işte. Metallica en sonunda o gençlik zamanlarının vurdumduymazlığını ve acımasızlığını üzerinden atmış, rahatlamış ve geçmişleri yüzleşip böyle inanılmaz bir konseri gerçekleştirebilmişti.

Steinbeck’in İnci isimli romanındaki baş kahraman Kino’yu hatırlar mısınız? Hani hayatının her anında aklında o anla ilgili başka bir türkü vardı. Kimi zaman ona güç verirdi, kimi zaman dertlerine ortak olurdu. Bizim gibi bazıları yeni, bazıları eski hayranların hayatları ise aynı Kino gibi, fakat Metallica eşliğinde devam ediyor. Neredeyse 30 yıla sığan bu hikayeleri, bazen dertlerimize ortak oluyor, bazen bize güç veriyor.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page