Mesela camdan saraylarınızı yıkabilirsiniz ya da bu çağın çürük edebiyatını öldürseniz e! 1

Şeffaflaşsam, beynim alınmış, hafızam silinmiş olsa, bu dünya, bu yaşam, bu ülke ortadan kaybolmuş olsa ve insanın ne olduğunu, hangi acılara yol verdiğini en baştan hatırlamak, yeniden kurgulamak gerekli olsa, bunu bir Hüseyin Kıran ya da Ayhan Geçgin kitabıyla yapabilirim. Kendileri kıyamet sonrasında küle dönmüş bitkinin canlı kalacak yapraklarıdır. Edebiyatın, zamanımızda giderek bir eğlence nesnesi şeklinde görülmesine (iyi ki) uyum sağlayamayan birkaç direniş noktasından ikisidir bu yazarlar. Yutması zor, çiğnemesi meşakkatli, tüküremeyeceğin, boğazından geçmemekte ısrar eden, seni kilitleyen, o anda boğabilecek, kendine dönmeni sağlayan, kendin olmaktan çıkıp bir başka insan, belki de bir köpek olup o ağır lokmadan kurtulabileceğini düşündüren, çetin metinlerin yazı işçiliğini yapanları görmezden gelemezsiniz. Bu kadar kendinizi kaybetmiş, duygu pornosunun kötü yazılarını yazanların peşinde bir kokteyl havasında sunulan, kısa cümlelerin tanrılaştırıldığı, harflerin kötü dizilişinin örneklerinin peşinde salınan insanlar olamazsınız. Bu kadar çiğ, yaşamayan, acı hissetmeyen, kendisini özenle beladan uzak tutmuş insanların yazdıklarının alıntılarıyla boğulmuş olamazsınız. Yoksa öyle misiniz? Sıradanlaşan, gittikçe yozlaşan, yalan söyleyen, hiç kimseyi ilgilendirmeyecek, yeryüzünün en sıkıcı hayat hikayelerini matah yaşam örneği gibi sunan bu yazar çizerlerin kulları mısınız? Böylesi bir edebiyatın gölgesinde çürüyüp gitmeye, bütün o kötü metinlerin ardından, başkalarının acılarını, başkalarının sevdalarını paketleyip, ölümler ve dehşet çok umurlarındaymış gibi gözyaşı döken bu entelektüel faaliyete katkıda bulunuyorsanız, yazının ve yaşamın Beyoğlu-Kadıköy çizgisinin dışında taşmayan bu efendi insanların, bu iyi aile çocuklarının berbat, hırstan içleri çürümüş, hem köşe yazarı hem radyocu hem müzisyen hem ressam hem yayıncı hem dergici hem bar işletmecisi hem kafe sahibi hem isyancı hem devrimci hem aktivist hem eylemci hem direnişçi hem iyi bir sevgili hem ailesine düşkün bir koca hem çocuklarıyla mutlu bir anne hem şair hem yazar hem öykücü hem romancı hem hem hem hem her her her şey olacaklarını, her yerde olacaklarını ve bütün o bitip tükenmez rezalet yapıtlarını yeryüzünün en güzel ambalajlanmış bokunu evi mis gibi kokutan yaprak sarma yapmışlar edasıyla sunmalarına göz yumuyorsanız, bunları bütün o güzel sözlerinizle besliyorsanız, sizler de çürümüşsünüz.

Edebiyatın (sinema, fotoğraf, resim, yayıncılık diye düşünebilirsiniz) poetikasının çöktüğünü görüp, seksen beş yaşında bir fahişenin elini tutunca gözyaşına boğulan ya da ekmeğe zeytini katık ettiğini iPhone5’inden yazan tüm bu yalancı sanatçıların sahte aydınlanmasının gölgesinden çıkmak gerekiyor. Bu yarı kültürün, bu olmamışlığın, bu ekonominin yüceltilmesinden, sürekli kısa cümleleri ve sadeliği övmelerinden, aslında istediklerinin reklam senaryosu olduğunu, bir macera filmi kurgusu basitliğini pompaladıklarını artık görmek ve bunlardan uzaklaşmak gerekiyor. Bu sahtekârlara, bu profillerinde “yazar, sanatçı, o, şu, bu” yazmak için kendilerini yerden yere atanlara söylemek gerekiyor: Yapmadığınız, yaratmadığınız, yaşamadığınız şeyleri, her şeyi yazabiliriz derken üstümüzü başımızı klişe içinde bıraktınız. Hiçbiriniz yarına kalmayacaksınız. Hiçbiriniz, sürekli yataklarınızın altına tıkıştırmaya çalıştığınız yorganlarınız, battaniyeleriniz ve yastık kılıflarınız gibi sıkıştırıp, der top ettiğiniz, hiç durmadan bastırdığınız bu kalabalıkların değil aklına, boğazına bile takılmayacaksınız. Sizler de, sizi pazarlayanlar gibi, çağınızın tatsız tuzsuz çerezlerisiniz ve olduğunuz yerde, hızla bayatlamaktasınız.

Böylesi bir ortamda, Türkiye’de, entelektüel üretimin varlığından kuşkulanmadan hayatını sürdürenlere şaşmamak elde değil. Herkes yazmalı ve okumalı, meydan bu kültür sülüklerine bırakmadan, emecek kan bulamayacakları ana dek bedenlerimizi kendimiz eriterek yazmalı ve okumalıyız. Sizleri, bu yoklukta aslında var olan, öne çıkmayan, geride duran, sözünü yapıtında söyleyenlere, çevremizi saran bu yanılsamada yer almayı reddedenleri dinlemeye çağırmak, sahile vuran dalganın gücüne karşı orada öylece, kenarda köşede dikilenleri görmeye çağırmak, keyifleri yerinde ve kuşandıkları parfüm kokuları yerine, yazdıklarında kendilerine vuranların barut kokusunu içinize çekmeye çağırmak gerekli. Bunu, geçmişe veya birilerine özlem duymadan, hiç mi hiç öykünmeden yapmalısınız. Çünkü özlem, gerçekte olmayan, hissettiğinizi sandığınız an ayaklarınızın altındaki böcek gibi ezmeniz gereken bu asrın yanıltma makinelerinin bir dişlisidir.

Türkçe edebiyatın çeşme başlarının size o ulu, ihtişamlı yol göstericilerinin izin verdiği ölçüde ve şekilde yazmaya devam mı edeceksiniz? Ürünleriniz olacak, size yol verdikleri ölçüde var olacaksınız, edebiyat kamusuna dahil olmak için, yalın cümleler kuracaksınız, anlaşılır olacaksınız, kısa cümleler ile büyük şehrin insanının bunalımlarını yazacaksınız, duygusal olacaksınız, ölümlerden, ölülerden her biri birer sanat eseriymiş gibi bahsedeceksiniz, her birini estetik yoğunluğa ve çokça duygusallığa boğdunuz kelimelerinizle okurların vicdanlarına dokunacaksınız, ah, birbirinizi seveceksiniz, birbirinize hep nazik olacaksınız, güzel filmlerden, ağlatan sahnelerden bahsedeceksiniz, kahve fincanınıza sarılıp, denizin üzerindeki kuşların fotoğraflarını paylaşacaksınız, bu dünyada ne kadar ince, ne kadar naif, ne kadar hüzünlü olduğunuzu vurgulayıp, hemen ardından şen kahkahalar patlatacaksınız. Bir karar verin, ya sonsuza dek yas tutmaya cesaret edelim ya da dehşetin içinde kendimizi bir kenara atıp ve dehşete dışarıdan bakıp, acı çekiyormuş gibi yapmayı sürdürelim. Artık yas dışında bir ruh haline, hele de kentin kırılgan insanlarının yalan nezaketine ihtiyacımız, midemizde bunları kaldıracak yerimiz yok. Artık gidecek bir yer, kalacak bir yer, kaçacak, sığınılacak limanlar yok. Hiçbir şey yok. Dehşetin edebiyatı dışında sağ kalan olmayacak.

Zamana asılı kalmayı bırakalım, sessizce kenara köşeye çekilip, şekilsiz mahlukatların yere çöküp, büzüşmüş elleriyle afiyetle yediği çer çöp gibi anlatalım hikayeleri. Yaşadıklarımız, yaşayacaklarımız, doğalgaz, elektrik ya da su faturalarıyla takip edilen bir tekdüzeliğin detaylarından kurtulsun artık. Geçmiş mükemmel değildi, gelecek daha güzel olmayacak, gerçekte, elde sadece şu an var. Toplumla sürüklenen, toplumun birer üyesi gibi davranan sanatçılardan bıktık, tiksindik, lanetledik, yine de anlamıyorlar. Sermayelerini biriktirdikleri zulalarından ihtiyaç halinde çıkardıkları gözyaşı metinlerini, kitap tanıtımlarını ve ruh sömürgeni metinleri yeniden önümüze sürüyorlar. Verdikleri ödüller, çıkan kitaplardan fazla, kitaplarının tanıtımını yapan yayınları, kitapların okunma sayılarından fazla, kendileri, kendilerine boğulmuş okurlardan fazla, bu kendi içine doğru esrimiş, bozulmuş, tadı kaçmış, kokmaya başlamış sevgi selinden memnun, öyle devam ediyorlar.

Bir an geliyor, bu kalabalık sizin müziğini yaratacak enstrümanlarınız, resminizi yapacak fırçanız, yazınızı yazacak klavyeniz oluyor, sizleri, enstrümanları olmadan beste yapacak, fırçası olmadan çizecek, klavyesi hatta kalemi dahi olmadan yazabilecek kişiler diye görmüyorlar. Sizler yolu bir şekilde bu her detaya karar veren, her yapıtı şekillendireceğine dair güçlü bir inancı olan şeytani kulübün kapısına gelmiş zavallılar gibi görülüyorsunuz. Bakınız, geçmiş bundan daha güzel değildi, evet, ancak bu leş yiyici sanatsever çeşmebaşıcılarının geleceği tasvire yetersiz bir dehşet içeriyor. Toplanın, bir araya gelin ve bu karanlığın üzerine yürüyün.

Karamsarlığı savunma hakkımız var. Kafamıza sıkmadan, gördüğümüz ve göründüğümüz dünyanın karalığını anlatma hakkımız var. Keyifli kitaplar, neşeli şarkılar, renkli resimler, gülen yüzler değil, bu sanat patronları sürüsünün ödünü boklarına karıştıran sefilliklerinin gürültüsünü bastırıp, caddeleri temiz semtlerinde bir araya gelip semiz göbeklerini tutarken attıkları kahkahaları gırtlaklarına bastırmaya hakkımız var.

Sadece bir kişi için varız. Hiç görmediğimiz, tanışmadığımız fakat varlığından kendimizden daha az kuşkulandığımız o bir kişi için yazıyoruz. Bu kendilerini beğenmiş, pençelerinin altında olduğumuzu zannedenlerin camdan saraylarını yıkalım ve bu çağın çürük edebiyatını öldürelim. Üzerini örtmeden, bırakalım, kendi leşlerinin ağırlığında çürüsünler.