42 yaşında 5 kitabın kapağına imzasını atan Danielewski, Polonya göçmeni bir ailenin çocuğu. Babası ünlü sinemacılardan Tad Danielewski, abisi Poe takma adıyla bilinen şarkıcı ve söz yazarı Annie Decatur Danielewski. Böyle bir aileden gelip de ünlü olmamasına şaşmamak gerek.

Bir red daha. Bu ay gelen üçüncü red cevabı. Bunu daha önceden inbox’uma düşmüş olan e-mail’leri de ekleyecek olursam on beşle, yirmi arasında bir sayıya varıyorum. Tıpkı Paul Auster gibi. O da on altı yayıncıdan red cevabı aldıktan sonra ünlü olmamış mıydı?

Doğduğumdan beri yazarım. Sürekli hikayeler anlatılan ve hayaller kurulan bir evde büyümüş olmamın da eminim bunda katkısı var. Babam avangard sinemacılardan Tad Danielewski. Polonya göçmeniyiz. Çocukluğum onun setlerinde yardımcı oyuncu, çaycı, yönetmenin haşarı oğlu olarak geçti. Birbirine benzemeyen onlarca insanın hatıralarını topladım. Ve de kitapları.

Kütüphanelerden, kitapçılardan ve kahvelerden. Babam “Motor!” dediği anda ben de bir çekim süresince kaç kelime okuyabilirim oyunlarıma başlardım. Akşam evde annem gerekli kontrolleri yaptıktan sonra o ay içinde kaç kitaba hak kazandığımı duyururdu. Emin olun çikolata ya da yeni ayakkabılar beni bu kadar mutlu edememiştir.

Şöyle bir denklem kurmuştum: Okuduğum her kelime beynimdeki ölü hücrelerden birkaçını daha harekete geçirecek, paragraflar ve sayfalar sonunda bir tanesi sürüden ayrılarak zeki olanların yanındaki yerine geçecek. Dolayısıyla ne kadar çok kitap okursam diğerlerine fark atma, öğretmenlerimin gözdesi, kızların favorisi olma şansım artacak. Okuduğum yüzlerce kitaba rağmen beynimin sadece %4’ünü kullandığımı söylediklerinde yaşadığım paniği düşünebilirsiniz. Yine de pes etmedim.

Büyüme zamanı çok zorlu. Önce kim olduğunuz, neden bu dünyaya geldiğiniz ve görevinizin neye benzediği konusunda bitmek bilmeyen sorgulamalara giriyorsunuz, ardından bulduğunuzu sandığınız bir kimlikte bocalama seansları. Sağ kolunuz kutunun içine uygun düştüğünde, sol bacağınızı yukarıya çekmeniz gerekiyor. İpteki cambazın son düşüşü gibi hayatınız, her an büyülü günlerin bitmesi için uğraşıyor. Benimki de öyle oldu. Asılan suratlara, kağıdımın üzerini kaplayan kırmızı notlara rağmen aklımdan geçenlerle defterleri hırpalamaya devam ettim. Tutku sonsuz bir zaaf.

Üniversiteye girip evden ayrılma yaşım geldiğinde, tam on sekiz oluyor bu, Yale’e kabul edildim. İngiliz Edebiyatı Bölümü, tam zamanlı öğrenci. Başından beri burada sonlanacağımı tahmin etmiş olmalıyım. Çevremdeki kimse duruma şaşırmadı. Evde eşyalarımı topladığım gün annem hafif bir tebessümle, babamsa sert bir gülümsemeyle benimle ne kadar gurur duyduklarını söylediler. Bence bütün evin onlara kalıyor olması hoşlarına gitmişti.

Size büyük bir itirafta bulunmam gerekiyor. Aldattığım kadınlarla ya da dolandırıcıkla ilgili değil. Şu yazarlık konusunda başlarda pek de başarılı olmadım. Sonradan biraz toparlamış görünsem de aslında ondan bile pek emin değilim. Yale’de hiçbir seminere kabul edilmedim, gittiğim burs görüşmelerinden yeterince dile hakim olmadığım gerekçesiyle geri çevrildim. Öğretmenlerim içimde bir yerlerde sakladığım yeteneğime inansa da, çünkü kullandığım sözcükler yeterince sofistike ve zekam ortalamanın oldukça üzerindeydi, bunu henüz kağıtlara aktaramadığımı söylediler. Neden bilmiyorum yazmaya inat ettim. Kendimi başkalarına kanıtlama projemin bir parçası olarak.

Üniversite’yi Yale’de bitirdikten sonra, master yapabilmek için Kaliforniya’ya taşındım. Berkley’deki sıcak günler ve geniş otobanlarda saatler süren sürüşler. Belki de tüm ihtiyacım olan buydu.

1990’larda internet hayatımıza girmeye başladığında benim tanınmış birisi olacağımın belgelerini imzalayacağını tahmin edemezdim. Henüz ne olduğu bilinmeyen mektuptan daha hızlı, sese oranla ömrü uzun, görüntüden heyecanlı bir oluşum olarak bize duyuruldu. Beklemeye başladık. Ben bu arada USC Film ve Televizyon okuldundaki bir diğer eğitim hayatımla uğraşmaktaydım. Jacques Derida’nın yaşamı üzerine çektiğimiz belgesel yaşama, nefes alma, hatta aşık olma nedenimdi. Mayıs ayından sonra haziran sıcağının geleceğini unutacak kadar uzun günleri stüdyoda geçirdik. Ses sistemi üzerindeki çalışmalarım tarihte önemli bir buluş olarak kayıtlara geçmese de sinemaya gelenlerin hoşuna gitti.

Ne istediğimi, istediklerimin benim vücuduma uygun olup olmadığını, yaşamama yetecek kadar para kazanıp kazanamayacağımı bilmem uzun zaman sürdü. Acaba doğru yolda mıyım endişeleri yüzünden çok vakit kaybettim diye düşünürken sarhoş bi gecenin, ilerleyen saatlerinde, Tim’in aklına muhteşem bir fikir geldi. Tam olarak kelimeleri artık hatırlamıyorum ama şöyle bir şeydi:

Dostum, annenle babanın gönderdiği para tükendiğinde ne yapmayı planlıyorsun? Göbeğini kaşıyıp, yatacak zamanın olmayacak çünkü bütün gününü kenar mahallelerdeki burgerciler’den birinde ya da şu kafana şapka takmak zorunda olduğun otellerde geçirmek zorunda kalacaksın. Yazmak istiyorum diyorsun. Yazdıkların, açıkça söylemek gerekirse hoşuma gidiyor. Benim gibi iki yüz kişi daha bulsan, bu seni kısa sürede iki yüz binlere ulaştırabilir.

Bu konuşmayı takip eden üç ay süresince eve, kahve masalarına ve parklara kapanıp yazmaya başladım. İlk kitabım ‘House of Leaves’ 2000 yılında Pantheon Yayınevi tarafından kabul edildiğini öğrendiğimde telefonu kulağımdan düşürdüm. Yazdıklarımın ölümünen sonra ortaya çıkacağına o kadar inanmıştım anlayacağınız.

Roman biraz karışık bu yüzden ilk okuduğunuzda hafif bir bulantı hissi ve başağrısına neden olabiliyor. Çok fazla dipnot, dipnotları açıklayan dipnot ve tarihi gönderme kullandım. Bunlara bir de dört farklı kişinin hayatlarından çıkan anları, hisleri ve korkuları eklediğinizde empatiyle yalnızlık arasında uzun bir yolculukta buluyorsunuz kendinizi. Benim hayal evrenimde yaşamaya devam eden kitaplara yaptığım göndermeleri görebilmeniz içinse bir sonraki aşamaya geçmeniz gerekiyor. Kitabın konusu şu: Johnny Truant, Los Angeles’da bir dövme salonunda çalışmakta olan asıl adamım, arkadaşının isteği üzerine onun binasında boşalan bir daireye taşınıyor ve burada ‘The Navidson Record’ isimli bir belgesel filmin dosyalarını keşfediyor. Ve tabii ki olaylar bu gizemli belgenin etrafında şekilleniyor.

Kitabım dördüncü baskısını tammaladıktan sonra benimle röportaj yapmak isteyen gazetecilere bu yanıtı vermiştim. Üç gün sonra telefonla arayıp, söylediklerimin oldukça amatör ve beceriksizce olduğunu ve mümkünse cevabımı “Hayatı boyunca yazmayı seven bir adamın ilk denemesi” olarak değiştirmelerini istediğimi rica ettim.

Dergiye ‘Yeni dönem Amerikan Edebiyatı’nın benzersiz eserlerinden biri’ başlığıyla, sıradan bir övgü olarak geçirildi. Altındaki satırlardaysa roman içerisinde kullandığım farklı renkler ve uzun dipnotlardan hızlıca bahsedildi. Bir daha bana soru sorulduğunda susmam gerektiğini öğrenmiş oldum.

Aynı yılın Ekim ayında ikinci kitabım “The Whalestoe Letters” yayımlandı. İlkinin verdiği sevinçle gece gündüz duraksamadan çalışmış olduğumdan olsa gerek üç ayda yıllardır aklımın ucuna değip gidenler toparlandı.

Bu yazı işi aynı yere geri dönen soygunculara benzemiyor. Üç ayda bir kitap bitiren ben, beş yıl boyunca yüz sayfa yazmak için beynimi patlatıyorum. Araya giren Paris maceraları, aklımı dağıtmak için yazıldığım spor salonları ve elbette kadınlar. Yazmak için yaşamak gerekiyor. Üzülmek, kızmak, dünyada değişen birşeylere tepki göstermek, şaşırmak, delirmek, aşk acısı çekmek, susmak, kaçmak, beklemek. Çünkü bilgisayarın başında oturarak geçirdiğim geceler rüya kaybı ve yorgunluktan başka bir işe yaramıyor. Aylarca aklımda dolanıp duranlar dinlenmeye karar verdikleri andaysa benim üretim sürecim başlamış oluyor.

2005. Üçüncü kitabım ‘The Fifty Year Sword’ biraz uzun bir aradan sonra raflara ulaşıyor. Flemenkçe, 100 sayfa ve tembel. En azından İngilizce yazmadığım için övgüler alıyor.

Kendini geliştirmekte olan otuzların sonlarındaki Danielewski bu yeni kitabında kurduğu büyülü dünyalarda okuyucularını bir adım sonrasına taşıdı.

Kesinlikle benim sözlerim değil. Haftalık dergilerden birinden alıntı yapıyorum.

Bana sorarsanız en iyi kitabım en sonuncusu diyorum. Bundan on yıl sonra, tabii eğer geçen zamanda bir iki kitap daha yazmayı başarabilmişsem, o zaman da aynı cevabı veriyor olacağım. Üç yüz altmış sayfa, uzun uzun düşünülmüş. Korkusuzca yazılmış. Sam ve Hailey adında iki gencin günlük hayatından alıntılar yapıyor. Asla büyümeyen iki çocuk. Yazdıklarım zaman ve mekanın sıradanlığıyla dalga geçiyor. Son sayfayı tamamladığınızda aslında hiç okumamış kadar hafif hissetmeniz mümkün. Ya da günlerdir size yaşattığım göz ağrıları ve akıl oyunları yüzünden bana kızmanız. Tek sefer okunan yazar olma riskini alıyorum.

“Onlarca kitap yazmış olsam Danielewski’nin en iyi kitapları arasında görülen…” gibi bir cümlenin içine dahil olabilirdim. Ancak kırk iki yaşıma kadar yazdığım beş kitap pek çok dile çevrilmiş de olsa bana dünya çapında bir ün getirdi diyemiyorum. Hayran mektuplarım, benimle röportaj yapmak isteyen gazeteler ve bankada iyi bir hayat yaşamama yetecek kadar param var. Ama hiçbir zaman John Travolta gibi arka bahçemde özel uçak barındıramayacağım. Yazarlığın takındığı snob tavır multimilyarderler listelerine girmeme en başından engel oluyor. Onu sevmek ya da terk etmek seçeneğiyle karşı karşıya kaldığımda, şerefine bir yudum şarap içiyorum.

Aklıma her gelen cümlede, yakınlarımda bir defter bulunduğu sürece keyfim yerinde.

*Bu yazı aynı zamanda K dergisinde yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page