Maria Kodama, her kült müzisyen ya da şairin sevdiği kadın olma şanssızlığında aslında. Borges’in Yoko Ono’su neredeyse. Hep Borges’in mirasıyla kendi ismini duyuruyor diye ve birçok başka nedenle eleştirildi. Ben ise, Atlas’ta Borges’in yanında dururken gördüğüm fotoğraflarında, her şeye rağmen, erkeğini seven bir kadın olduğunu düşünüyorum.

Baba tarafından Japon, anne tarafından Uruguaylı olan María Kodama, 1986 yılında, 86 yaşında hayatını kaybetmiş olan Jorge Luis Borges’den 45 yaş gençti. 1960’lı yıllarda Buenos Aires Üniversitesi’nde öğrenciydi. Borges’in Ulusal Kütüphane’de Anglo Sakson/İzlanda edebiyatı üzerine verdiği haftalık derslere katılmıştı. Borges, Kodama ile tanıştığında çoktan kör olmuştu. Bu nedenle, Kodama’yi hiç gerçek anlamıyla göremedi. Ancak yine de, ona, gönül düşürdü.

Yaşamını annesiyle aynı dairede geçiren Borges’in, hiç yanyana uyumadığı, tensel olarak dokunmadığı kadınlarla sevgili olduğu biliniyor. Sağlığı kötüleşen annesi, 67 yaşında ve kör olan oğluna bir evlilik planlar ama işler felaketle sonuçlanır. Bu dönemde, Borges uluslararası üne de kavuşur. Maria Kodama ile arkadaşlığı ilerler ve Kodama sonunda, onun asistanı ve 1970’ler ile 80’lerde gerçekleştirdiği seyahatlarinde yoldaşı olur.

Ancak 1985 yılında, ölümünden bir yıl önce Borges ile Kodama Paraguay’da geçerli olan bir evlilik gerçekleştirebilirler. Bunun asıl nedeni, o dönemde Arjantin yasalarında zorlaştırılmış olan boşanma sürecinden kurtulmaktır. Kör ve yaşlı bir yazarın kendinden 45 yaş genç bir kadınla beraberliği, toplum ve yakınları tarafından eleştiriyle karşılansa da, geçen yıllarda Kodama’nın Borges’i iyi idare ettiği aşikardır. Bugün de, Buenos Aires’te Borges’in adını taşıyan Enstitü’nün [La Fundación Internacional Jorge Luis Borges] başındadır.

Borges, bir evren miydi?

Leonardo da Vinci gibi, Borges de aşırı karışık ve farklı yönleri olan biriydi. Büyüleyici bir zeka ve muazzam bir hayal gücüne sahipti. Biliyor musunuz, onun tavşana benzeyen kafasını sever ve gülüşünü izlerdim, çünkü, güneşin altındaki bir kaplan yavrusu gibi, çok güzel bir portreydi.

Başka aşıklar gibi, sizin için özel bir takma isim kullanıyor muydu?

“Ulrika” derdi, kuzey dillerinde “minik ayı” demek.

“El Immortal/Ölümsüz”de, “Göğsümde acı bir çarpıntı hissettim, dilim damağım susuzluktan kavrulmuştu” diyordu. Borges’in susuzluğu ne içindi?

Şiir.

Tanrılar tarafından lanetlenmiş miydi? Tıpkı Platon’un Phaedrus’da [Phaedrus-Tr Viki ] tarif ettiği şairler gibi…

Evet, şairin, onu lanetleyenin bir yarısı olmasına neden olan ruh, iblis tarafından lanetlenmişti.

Cenevre, Rue Ferdinand’daki evinde, çok küçükken, Dostoyevski okurken, 1916 yılında Whitman’ı keşfetti ve o zaman yaptığından utandı.. Şiirin şaman rolü, onu hazza doğru mu itmişti?

Tabii ki. Whitman’ın muhteşem ve uçsuz bucaksız bakışı ve şiirden ortaya çıkardığı edebiyat nedeniyle… Çünkü Borges’in de dediği gibi, kişi uyum ve dengeyle yazmalıdır, yaptığınızı geri alabilmek için mesela bir sone’nin kurallarını bilmelisiniz, ancak ondan sonra serbest nazımı deneyebilirsiniz. Ya da Whitman olarak doğmalısınız.

Philippe Brenot’a göre “yetenek” kendini bilmekle ortaya çıkar ve belirli bir fikre, “idea”ya gider; “deha”nın nereye gideceğini ise bilemezsiniz çünkü muazzam bir güdüyü takip edersiniz. Borges bir dahi mi yoksa yetenek miydi?

Borges bir dahiydi… Kendine özgüydü. Ancak Brenot ile aynı fikirde değilim. Bence deha, yeteneğe bir katkıdır: tarihte radikal bir değişim yaratmaktır. Dehası olmayan, yaratıcılığı olmayan yetenekli kişiler olabilir.

Yeryüzündeki en evrensel Arjantinli yazar, hatta artık insanlığa malolmuş birinin eşi olmak kolay değildi herhalde?

Bakın, Borges’le hiç böyle hissetmedim ben. Bu durum beni şaşırtabilirdi. Ben oldukça küçükken, onunla ilişkim bir öğrenci çırak ilişkisi olarak başladı ve o günlerde, oldukça özgür hissettim kendimi. Onunla gayet içimden geldiğimi gibi, doğal olarak konuştum. Onunla yazarları ve o yaşıma göre savunulamayacak şeyleri de tartıştım. Ancak onu tanımak istedim. Çünkü bana okuduğu yazdıkları bende gizemli bir kardeşlik hissi yaratmıştı.

Peki sizin bu rahatlığınıza karşı Borges neler hissetti?

Gayet hoşuna gitti. Çoğu insan gibi ona yaltaklanan biri olmadığımı biliyordu. Ayrıca özgür irademi yaşatabilmek için kaderin olmadığına inanıyorum, kendi özgürlüğümde tutsak olmak pahasına. Ormandaki bir vahşi hayvan kadar özgürüm, ona karşı da, bir dahiye karşı da…

19. yy’da dahi olma düşüncesi yeniden tanımlandı. Klnger ve Schiller felsefi çizime karşı çıkarak, yaratılış söz konusu olduğunda spontane estetiği yerleştirmeye çalıştı. Borges de bu doğrultuda mıydı?

Evet ama sadece yazmaya başlarken. Çünkü mükemmelliği aramak onu sonsuz kadar süren düzeltmelere bağlı kıldı. Düşüncesi, düşleri üzerinde çalışmaktı, bilinçdışından kendiliğinden yükselen düşler üzerinde…

Rüyaları arasında kabuslar da var mıydı?

Bazen. Uyandığında, düşlerinin yazmaya değer olup olmadığına kara verirdi, sonrasında ise bunun hikaye mi şiir mi olacağını düşünürdü.

Uyanır uyanmaz duş alıp metinlerini yazdırmaya başlardı, doğru mu?

Evet. Hem bana hem de diğerlerine yazdırırdı. Onu ziyaret eden gazetecilere, öğrencilere. Ancak hiç durmazdı. Akşam boyunca metinler üzerinden geçerdi, temizler ve düzeltirdi, hiç durmadan…

Borges’in yaratıcı gücü Chomsky’nin genel linguistik tanımında algılanabilir mi? İnsanın içindeki sonsuz dil yaratma gücü gibi…?

Evet, dil yarattı. Ancak daha önce de söylediğim gibi, ilk denemelerinden tatmin olmamıştı. Özellikle düzyazı olmak üzere, İspanyol dilinin anlatıcı bakımından yön değiştirmesi de bu şekilde oldu. Bu dildeki iki büyük devrim de Amerika’dan geldi. Biri oldukça modern biçimde Ruben Darío, diğeri ise Borges ve birden fazla dili olması üzerine gerçekleştirdiği anlatıcı değişimi, çok küçüklükten beri ortaya koyduğu kısa ve öz yazım tekniği ile eleştirel okuma devrimidir.

Borges olağanüstü bir yazardı…

Onu öncelikle bir şair olarak görüyorum; ondaki bu müthiş deha, küçüklüğünden geliyordu, kaderiydi.

Aynı zamanda çocuk dahiydi. Yedi yaşında, Yunan Mitolojisi’nden kısa metinler yazarken, sekiz yaşında bir Quixote/Kişot bölümünden feyz alan “La visera fatal”/Ölümcül göz”ü yazmıştı. Dokuz yaşında ise Oscar Wilde’ın “Mutlu Prens”ini İngilizce’den çevirmişti.

Evet. Ayrıca “Mutlu Prens” yayımlandığında birçok kişi çeviriyi yapanın babası olduğunu zannetmişti.

Babası… Borges’in John Keats’den alıntı yaptığı kısmı tüm yüreğiyle okuduğu zamanki sesi unutulmaz: “Ölmeye doğmadın sen/Ölümsüz kuş” Ki bu kelimelerdir onu şiire yönlendiren…

Evet, Keats’in üstündeki etkisi büyüktü ancak asıl tercihi 9. ve 10. yy’dan epik metinler ve İngiliz Baladları’dır. Ayrıca Emerson, Browning ve … Walt Whitman!

Ölmek için Cenevre’ye gitmeye karar verdi. Korkmuyor muydu?

Hayır. Dramatürji ya da nasıl derler, duygusal şeyleri severdi. Borges ölümü doğal yollarla da yaşadı, her zamanki gibi, her gün olduğu gibi… Stoacı’ydı.

Mezarında Anglo Sakson dilinde şöyle yazıyor: “And Ne Forhedan Na” Yani “Korkmasınlar” Korkmuyor muydu?

Korkmuyordu, çünkü ölümü bir macera gibi gördü. Yaşamın gizemlerine duyduğu merakını tatmin edeceği bir mekan gibi gördü. Ölümden sonra bir şeyin olup olmadığını bilmek istedi.

Ama ölümden korkmamak, biraz insanüstü bir durum değil mi?

Aslında, bildiğiniz gibi, biraz doğuya özgü hissiyatı vardı. Felsefe, Budizm Zen ve Şintoizm üzerine o kadar çok okumuştu. Bu bilgeliktir. Yaşamın sana sunduklarından nasıl zevk alacağını bilmektir. “Buenos Aires Tutkusu”nda, “”Geçip giden zamanda önemli olan/ dolu dolu/ve keyifli olması” yazmıştı.

Bütün yaşamı boyunca bu sınırı geçme arzusu var mıydı? Öte tarafta karşısına ne çıkacaksa çıksın?

Evet hep böyle bir tarzı vardı. Zaten genel görüşe karşı olmak büyük cesaret demektir.

Maria, Borges seni sevmiş miydi?

Sevdiğine inanıyorum. Sence öyle değil mi?

Peki ya sen onu sevdin mi? Ya da seviyor musun?

Borges’i seviyorum.

Kısa bir süre önce, şu an söyleşiyi yaptığımız barın garsonu sizi farkedip “Borges’in eşisiniz” dediğini duyduk. Bazı resmi röportajlarda “Ben Borges’in dul eşi değil, onun aşığıyım” dediniz. Bu röportajda bile sıklıkla şimdiki zaman kullanarak konuştunuz. Siz, Louis Aragon’un “Mutlakiyete sevda” dediği gibi sonsuzluğun birleştirdiği bir yerde misiniz?

Bir ruh diğer yarısını bulduğundan bunun sonsuza dek sürdüğüne inanıyorum. Sonsuza dek ve bir gün daha.

Borges, yaşamın her alanında cömert miydi?

Evet, ayrıca hayatın gizemlerinde de…

Ancak yine de, bazı yazarlara önem vermemiş gibi gözüküyor. Örneğin, fantastik edebiyattan etkilenmiş olan Julio Cortázar gibi…

Yanılıyorsunuz. Borges onun büyük bir yazar olduğunu biliyordu. Onu keşfetmişti ve Cortázar Borges’e “Casa Tomada”yı [Ele geçirilen ev] okuması için bıraktığının ikinci günü arayıp, kitabı yayımlayabileceğini söylemişti. Hatta kızkardeşi Norah da ilüstrasyonları yapacaktı.

Ama bu ilişki sürmedi. Neden?

Cortázar Arjantin’i terk etti. Ancak daha sonra Prado Müzesi’nde karşılaştılar. Onu gördüğümde, ki yanılmayacağınız bir figürdü, Goya’nın “El perro semihundido” isimli tablosuna bakıyordum. Borges’e söyledim. Onu selamlamak isteyip istemediğimi sordu. Tabi ki isterim dedim. O selamlamalı mıydı? “Tabi ki” dedi, “Neden olmasın?”

“Sizin” iki yazarınız, sanatla birleşip yanyana gelmişler.

Evet! Tam o anda Cortázar, o zamanlar herkes tarafından kutsanmış bir yazardan fazlasıydı, Borges’i farketti. Yaklaştı ve ilahi, muhteşem, benzersiz bir an, yaşamın size sunduğu ve bir daha tekrarlanmaycak bir andı. Cortázar Borges’e ilk hikayesini ona gönderdiğini hatırlattı ve Borges’in ona karşı nezaketini vurguladı. Borges gülerek, “Yanılmamışım” dedi, “Kahin gibiymişim…”

O anın sihrini paylaşıyordunuz.

Evet sihir. Doğru kelime bu. Yanımda iki muhteşem yazar, öyle bir tablonun önünde. Goya-Borges-Cortázar. Muhteşemdi.

Yine de, Borges ve Cortázar Arjantin edebiyatında farklı kutuplarda gösteriliyor. Cortázar büyük eleştirmenler tarafından hakettiği kadar hatırlanmıyor. 2004 yılındaki ölüm yıldönümü hariç…

Bana kalırsa bu tüm yazarların içinden geçtiği bir araf durumu. Ölümlerinin ardından çalışmaları tekrar ortaya çıkıyor. Ayrıca bu durum, çok satanlarla (best seller) bir yaratıcının çalışmaları arasındaki en büyük fark…

“Bana dayatılanı kabul etmemek için doğmuşum” diyordu Cortázar. Kendini adamış bir yazardı.

Evet. Ayrıca kişisel olarak da adanmıştı. Ama tüm çalışmalarında değil. Politik olmayan muhteşem fantastik hikayeler yazdı, ama diğerleri politikti.

Borges ya da siz, “El libro de Manuel”i okuyunca ne düşündünüz?

Onu okumadım. “Rayuela”yı okudum ve muhteşem buldum. Bir çeşit oyun gibi. “Los Premios” da muhteşem. Ülkeden uzakta, başka bir dil kullanıp yaşarken Buenos Aires dilini korumak çok sıra dışı…

Cortázar uzakta ve yalnızdı. Buenos Aires’e sevgisiyle özlemini çekiyordu, anlamlı bir sessizlik içindeydi.

Doğru. Öykülerinin önemli bir okuyucusuyum. “La noche boca arriba” favorilerimdendir. Uzay ve zamanı sıradışı bir şekilde birbirine katar. Ayrıca “Prosa del Observatorio”, tam bir “novella”dır, çok etkileyici bir düzyazı şiirdir. Bu dönemi benim en çok ilgimi çeken kısmıdır.

Maria, 1981 yılı ve iki farklı tavır. Cortazar yazdıkları yüzünden ““Centro Cultural de la Villa de Madrid”de [Futuristika notu: Bizde 12 Mart döneminde Ziverbey Köşkü benzeri askeri diktanın kullandığı “toplanma” yeri], Borges ise yüz yıl sürecek bir askeri yönetim talep ediyor, o sırada Arjantin’de binlerce insan kaybediliyordu.

Evet, ancak Borges görüşlerine derinden inanıyordu.

Neydi görüşleri?

Düşüncelerini yayınladı zaten. O zaman tartışıldı, eleştirildi ve ölümünden 17 yıl sonra bile hala eleştiriliyor. En iyisini istediğine inanmıştı. Hissetiğine inanmıştı. Hislerine, hislerine… Öne sürdüğünün işe yaramadığını gördüğünde ise, değişti. Budur. Ne sürüye bağlı bir durumdaydı ne de iki yüzlüydü. Tutarlıydı ve asla kendine ihanet etmedi. herhangi birine ya da diğerine kendi çıkarı için yakınlık hissetmedi. Bu bana oldukça sıradışı geliyor.

Görüşlerine katılmış mıydın?

Hayır. Farklı taraflardaydık ve çokça tartıştık. Ancak dürüstlüğünden dolayı ona hayranlık duydum.

Onu daha sonra Mayıs Meydanı Anneleri [Futuristika notu: Arjantin’de dikta zamanı kaybolan oğulları için devletten hesap soran annelerin başlattığı ve yıllarca süren eylemler zinciri] eylemlerine katılmaya ve hissettiklerini paylaşmaya yönlendiren sizin etkiniz miydi?

Onlara kendisi ulaştı. Onu etkileyip etkilemediğimi bilmiyorum. Tek söyleyebileceğim ben bir pasifistim ve kötülüğün gücünü kullanmasından daha beter bir şey yoktur.

Borges’in, aralarında gazete ve dergilerde kalmış metinleri de kapsayan çalışmalarının yeniden basımı ile ilgileniyorsunuz. Dünya size minnettar kalacak.

Bu çalışmanın öğretmenler, öğrenciler ve yazarlar için önemli olduğu inancındayım. Çünkü Borges’in çalışmaları stil dersidir. Bu çalışma, Borges’in her zaman yaptıklarının arka planının gözükmesine imkan tanıyacak.

Borges’in Rus Devrimi’ne aşık olduğu zamanlarda, 18 yaşındayken yazdığı “Los salmos rojos/Kızıl İlahiler”i de yayımlamayı düşünüyor musunuz?

Hayır. Borges 20 yaşındayken içinde bu şiirin de olduğu kitabı yoketmişti. Çünkü ilk bakışta Bolşevik Devrimi’nin halkın bilgi ve yaşam düzeyini artıracağını düşünmüştü. Ancak söz konusu dönemin patronlarının çarın ayakkabılarını giymeye başladıklarını farkettiğinde bu ideolojiden uzaklaştı. İyi de oldu.

Ama “Kızıl ilahiler” Grecia isimli dergide bir de bir başka İspanyolca dergide yayımlanmıştı.

Evet, bir de Cenevre’de bir dergide. Ama o kitaptan geriye kalan tek şey, kitaba ismini veren şiir oldu.

Borges’i hiç ağlarken gördünüz mü?

Evet. “Victoria de Samotracia”nın orjinalini gördüğümde duygu yoğunluğundan ağladım. Borges de benimle birlikte ağladı. O heykeli kitaptan incelemek babamdan aldığım ilk estetik dersti.

Borges’i ne zaman gülerken gördünüz?

Sık sık. Bakın, yüzmeyi ve dansetmeyi çok severim. Çocukken klasik dans eğitimi almıştım. Daha sonra flamenko’ya başladım ve arkadaşlarımla rock, salsa yaptım. Sonra Borges bana Yunan dansı derslerimde eşlik ettiğinde, kendi de çok keyif aldı. Tüm öğrenciler onunla konuşmaya geldi, dans hocamız Borges’e onu “özel bir sınıfa” getirdiğimi söylemişti.

Eğitiminiz oldukça yüksek, yine de eğitim almaya devam ediyorsunuz.

Evet, okumayı seviyorum. Beni rahatlatıyor. Yazmak da benim için bir nevi gizli bahçe. Borges benim bir tür kasırga merkezi olduğumu söylerdi: Çevrede her şey uçarken sakin ve sessiz.

Borges sizin bu yönünüzden hoşlanmıştı, peki ya başka?

Yaşama şakacı bakışımı… Daha önce sanırım sadece İngiliz olan büyükannesi vasıtasıyla tanınmıştı tarzı ancak ben Borges’in şakacı olduğuna inanıyorum. Ancak ölümünden sonra… sessizlikte yalıtılmış olarak kaldım, bunu istediğimi hissettim. Çünkü, Borges’in sevgisiydi beni koruyan, başkalarını uzak tutan, o gidince korumasız kaldım. Herkes tarafından olmasa da tacize, takibe ve saldırıya maruz kaldım. Acı çektim ve bu korkular sayesinde, kendi dengemi buldum. Sonrasında, Dante’nin o mistik kelimelerini anladım, Cennet’teyken, Tanrı’yı kastederek şöyle der: “Güneşi ve yıldızları hareket ettiren, sevgidir.”

Sizinki görkemli bir aşktı… Peki ya günlük yaşam? Birçokları için bir gizemdir bu konu. Nerede birlikte yaşadınız?

Benim evimde. Bir mekanda kahve ve portakal kokuları arasında kahvaltımızı yapardık. Kahvaltı hazırlamazdım. Nasıl yapacağımı bilmediğim gibi, öğrenmek için de çabalamadım.

Peki, Borges’in “sizin” erkeğiniz olduğunu ne zaman fark ettiniz?

Farkettiğimde… uçaktaydık. Uçakta bana “O” olduğunu farkettiren bir his geldi ama ona hiçbir şey söylemedim. Sonuçta bu bana ait bir konu, bunun hakkında sormayın lütfen, bana kalsın.

Bunu anlatmak sizi daha fazla insan yapar.

Sense & Sensitivity filminde kızkardeşlerden büyük olanın hikayesi gibiydi bize olan. Her şey ilk başta çok Viktorya çağı gibiydi, Borges ile benim aramda bir başlangıç mücadelesiydi.

Ve filmdeki gibi, sonrasında ihtiraslı bir patlama mı vardı?

Ah hayır! İhtiraslı patlamalardan filan bahsetmiyorum, yaşadığım budur, anlayın lütfen.

Aranızdaki ortaklık mı Borges’i metinlerini sizinle paylaşmaya götürdü?

Evet oldukça kişisel biriydi. Örneğin, “Hey Maria, şu kelimeyi değiştirelim” derdi, sonrasında “Diğerini tercih eder misin?” diyebilirdi. “Diğer kelime daha iyi” ya da “bu” dediğimde “Neden?” diye sorardı. Sebeplerimi sıralardım. “Bunu düşüneceğim” derdi. Bazen hemfikir olur, bazen de “Haklısın ama ben diğer kelimeyi kullanacağım” derdi. gayet serbesttik yani.

Borges, aynı anda hem duygusal hem de mantıksal biriydi. Bu ikilik nasıl gerçekleşiyordu?

Bu durum, tamamen yaşamının ve yazınının tüm gücünü oluşturuyordu. Sadece duygusallıkla o müthiş yazıma ulaşamazdı.

Her ikiniz de Thomas De Quincey ve Emily Dickinson sever miydiniz?

Ve Kipling… “Doğu ile Batı’nın Şarkısı”. Bir de John Donne, her dizede ritm ve müziği yönlendiren bir şair.

Müzik dediniz… Bir başka zamanda bana çölde gibi hissettiğinizi anlatmıştınız. Size bunu söyleten neydi?

Evet, uzak notaların ya da kumun sesi… kumda çok küçük hayvanların kumda hareket ederken çıkardığı ses gibi ya da denizlerin sesi… Çok güçlü. Aniden, zor zamanlarda hayat ve güç verir gibi. Ayrıca bir hayvanın kokusudur, müziktir.

Cennetin ve yeryüzünün buluştuğu bir müzik gibi sanki…

Evet! Ayrıca birçok olumsuz ihtirası da geçersiz kılabilir. Bergman’ın Silence/Sessizlik filmini anımsadım. İki kızkardeş -bir otelde- birbirlerinden nefret ederler ve devamlı bağırışıp dururlar. Radyoda müzik olduğunun farkında değillerdir. Ancak içeriye çalışan çocuk girip “John Sebastian Bach!” der. O anda seyirmekte olan o suratlar birden yumuşar ve hikaye değişir… Biri sanki Orfe’nin (Orpheus) hikayesini anlamış gibi! İşte bu sonsuzluktur…

Buna bağlı olarak… Borges’in öyle olduğu farzedilen Agnostisizm’ine rağmen, çalışmaları sonsuza bir çağrıdır. Eğer biri sonsuzluğa çağrı yapıyorsa, Tanrı’ya çağrı yapıyor demektir. Borges’in ölümünün arifesinde, İngiliz Büyükannesinin de isteğiyle, birlikte Anglo Sakson Baba’mıza dua ettiniz.

İnanç ya da inançsızlık sorunu değil bu. Borges Agnostikti. Ancak annesi daha önce ona Kutsal Baba’mıza dua etsin diye yalvarmıştı da. Borges ölmeden önce ona, dini bir eğitim almadığımdan, konuşamayacağımız konular var dedim. Yine de, onu aşan konularla ilgili konuşmak üzere rahip isteyip istemediğini sordum. o zaman Borges, “Aslında söylemek istediğin, bir rahibe ihtiyacım var mı?” dedi. “Hayır… Sadece benim konuşamayacağım konulardan onunla konuşmak isteyebilirsin diye…” dedim. O zaman Borges, “Olur, bir protestan ile bir katolik olsunlar ki, her ikisiyle de konuşamayayım” dedi. İşte bu nedenle, öldüğünde bir katolik ve bir protestan rahiplerle birlikte ekumenik (Futuristika notu: Evrensel kilise anlamında) bir tören düzenlendi.

Ölmeden önce, en son söylediği neydi?

Vefatından önceki günlerde bana büyükannesinin ona aldığı karemala şekerlemelerini anlatıyordu. Edebiyat ve Arapça çalışmak üzerine sohbet ettik. Ve en ama en son söyledikleri ise… İkimiz hakkındaydı. Ama bunu asla anlatmayacağım, bana kalsın.

Son yazılarından birinde John Berger, Borges’in Cenevre’deki mezarından bahsediyor. Borges neden ölmek için İsviçre’ye gitti?

Çünkü İsviçre’yi çok seviyordu. Buenos Aires’e henüz 20 yaşındayken göç ettiğinde bıraktığı ülkeydi. Ayrıca bana söylediğine göre, çok sevdiği bu ülkeye, kendisini bağlamamak için önce çamur atmış. Çünkü Arjantin’de yaşamak zorunda olduğunu biliyordu. Ancak daha sonra buna ihtiyaç duymamış, çünkü ufku açılmıştı.

Mezarındaki o yarım kabartma kimin fikriydi?

Bilmiyorum. Muhtemelen ikimiz de düşündük. Bir Orta Çağ şiirinin tercümesidir o. Maldon Savaşı… tam olarak şöyle başlar, “Hiçbir şeyden korkmasınlar”. Borges’in bana hediye olarak verdiği Anglo Sakson edebiyatından ilk kitaptı ve kapağında bir alıntı olarak, bu kelimeler vardı.

Berger’den alıntı yaparsak, “Borges ölmek için, dolambaçlı dar sokakların bir kitapçıdaki görkemli kitap rafları gibi geçitler oluşturduğu Rhone ırmağı kıyısında bir bölgeye gitti…”

Evet. Özellikle orayı seçti. Çünkü orası Borges’in insanlığa bir nevi geride bıraktığı mirası gibi.

İnsanlar, gömüldüğü yer olan “Cimitere des Rois”’ya ne gibi hediyeler bırakıyor?

Çiçekler, mumlar ve bazen de yazdıklarını okuduklarını belirten mektuplar…

“Şimdi onun adını söylüyorum: Maria Kodama / Kaç sabah, kaç deniz, kaç şark ya da garp bahçesi, ne kadar Vergilius?” diye yazmıştı sizin için… Şimdi ben size soruyorum, onsuz geçen kaç sabah, deniz, bahçe, şu anda?

Tüm denizler ve tüm bahçeler. Tüm Vergilius. Bütün yaşamım Borges’te. Sonsuza ve sonsuza kadar ve sonsuz artı bir gün daha…

Cristina Castello tarafından Cuadernos Hispanoamericanos’da Eylül-Ekim 2004’te yayımlandı. Türkçe çevirisi Ağustos 2010. Borges’in 110. doğumgünü (24 Ağustos) anısına…