Aşağıdaki yazı Londra’da elliden fazla kişinin, çoğunluğu Kızılbaş-Kürt, intihar etmesi nedeniyle hazırlandı.

1840`lardan itibaren başta Fransa olmak üzere, diğer bütün Avrupa ülkelerinde de hayatına son veren insanların sayısında o kadar artış olur ki, ne oluyor diye sormaya başlar herkes kendine, aydınlar, düşünürler ve devlet. İntiharların çoğalmasının asıl nedenlerini bulmak için üniversite gibi bilim kurumları ve Emile Durkheim gibi sosyal bilimciler görevlendirilir. Durkheim, yahudi bir rabinnerin oğludur. 1858’ de Fransa’ da doğdu. Tarih, Felsefe ve Pedagoji okudu. Sosyoloji o zamanlar pedagojinin içinde ele alınıyor ve işleniyordu. Felsefe öğretmeni olarak bir Lise’de, Sosyoloji ve Pedagoji professörü olarak da Üniversitelerde senelerce hocalık yaptı. Akrabalık, aileiçi cinsel ilişki (inzest), kriminellik, hukuk, din ve sosyalizmin tarihi üzerine bilimsel yazılar yazdı. Fransa’nın sosyolji içerikli ilk dergisini o çıkardı. Birden fazla kitap yazdı. En önemlileri, Sosyal İşbölümü Üzerine (1893)’, Sosyolojik Metodların Kuralları (1894), İntihar 1897 ve Dindar Yaşamın Temel Biçimleri (1912) Yazımın konusu olan İntihar, Durkheim’in diğer eserlerindeki merkezi tezlerle bütünleşiyor. Her biri adeta bir bütünün parçaları gibi. Durkheim da zamanın önemli düşünürleri gibi toplumsal değişimleri, toplumu oluşturan birimlerin yapısı ve üstlendikleri rol, insanlar üzerindeki etkileri vs. gibi konularda fikir üreten biridir. İntiharların nedenleriyle ilgili o gün de teoriler var tabii, fakat bu teoriler bilimsel olmadığı için doğru da değil. Bilindiği gibi teşhis doğru olmazsa, tedavi de doğru yapılamıyor ve intihar oranında düşüş kaydedilemiyor. Durkheim’in ilk işi o zamana kadar bir bilim dalı olmayan sosyolojiyi üniversiteye entegre etmek olur. Eserlerinden birini sosyolojinin konuları, metodları ve kuralları üzerine yazıyor. Böylece öğrenilebilen ve öğretilebilen bir bilim dalı oluşmuş oluyor. Ardından sosyolojinin alanını ve sınırlarını belirliyor. Buna göre, toplumsal veya sosyal olgular ve fenomenler, dinin, ailenin ve diğer sosyal kurumların yapıları ve işleyiş biçimleri sosyolojinin alanları olarak belirleniyor. Sosyoloji bireylerle uğraşmaz. Bireyle psikoloji ilgilenir. Sosyolji, konular üzerine fikir de üretmez, zira fikir üretmek filosofinin (Felsefe) işidir. Sosyolji, belli metodları kurallarıyla uygulayarak sosyal bir olay ya da olguyu araştırır, elde ettiği verilere dayanarak bir sonuç çıkartır ve neticede çözüm önerileri yapar. Kısaca sosyoloji, komşu dallardan filosofinin ve psikolojinin sınırlarını ihlal etmez, etmemelidir. İntiharın kendisi psıkolojinin işi, fakat intihar oranı, yani mevcut nüfusa göre intihar edenlerin oranının düşmesi ya da yükselmesi sosyal bir olgudur (sozialer Tatbestand), dolayısıyla sosyolojinin alanına girer. İntihar’ ın sınırları, yani hangi ölümlerin incelenmeya alınacağının belirlenmesi gerekiyor. Bunun için intiharın tarif edilmesi yeterli: Bireyin kendini kasten öldürmesine veya sonucunda ölüm olduğunu bildiği halde gerçekleştirdiği eyleme sosyal bilimde intihar (suicide) deniyor. Araştırmanın finansmanı ve araştırma konusu belli olduktan sonra, araştırmanın nasıl yapılacağı, yani gerekli bilgilerin nasıl elde edileceği sorusunun cevaplanması gerekiyor. Durkheim bunun için kendisi bizzat bigi toplamıyor, yani alan araştırması yapmıyor, bunun yerine hazırda bulunan dosya ve istatistikleri inceleyip değerlendirme yolunu seçiyor. Avrupa ülkelerinde 1841-1887 yılları arasında toplanan intihar istatistikleri, ruhsal hastalıklar, alkolizm, medeni hal ve din mensupluğu vs. konularında toplanan istatistikler, tahmini intihara teşebbüsler üzerine toplanan mahkeme belgelerini araştırmasına baz alıyor. Durkheim, dosya ve belgeleri o güne kadar var olan teorilerin kontrolü için de incelemeye alıyor. Bu teorilerde İntiharın nedeni olarak gösterilen, bireyin kisiliği (zayif kisilik), psikolojik durumu (ruhi hasta), fiziki durumu (sakat), uyusturucu bağımlısı olma hali (alkolik), ırkı/etnik kökeni, cinsiyeti (kadin-erkek), medeni hali (evli-bekar), irsi (anne-ve babadan geçme), iklim ve hava sıcaklığı, taklitcilik gibi faktörlerin intiharın gerçek kaynağı olmadığını tesbit ediyor.

Dosya ve belgeler incelenirken üç dini grup göz önünde bulundurularak inceleniyor ve intihar oranının Protestanlarda en yüksek, Katoliklerde daha düşük ve Yahudilerde ise en düşük olduğu tesbit ediliyor. Bunu Durkheim şöyle açıklıyor: Protestanlık üyelerine inancını özgürce araştırma ve yorumlama olanağı veriyor, onların kiliseye bağımlılığını azaltıyor, buna karşın onları problemleriyle yalnız bırakıyor. Katoliklik üyelerine inancını eleştiriye ve yoruma kapalı olarak sunuyor, geleneksel otoriter kilise yapısını olduğu gibi kabul ettiriyor ve onları kiliseye sıkıca bağlıyor. Yahudilik, üyelerini en sıkı kontrol eden, hayatını düzenleyen bir dindir, Yahudilerin hıristiyanlar tarafından uzun yıllar takip edilmeleri, horlanmaları ve topluca katledilmeleri, onlararasında güçlü bir dayanışma ruhunun gelişmesine neden oluyor. Bu da onları intihardan koruyor. Durkheim, dosya ve belgeleri intihar motiflerine göre de inceliyor, dört intihar çeşidini belirliyor ve her 4 intihar tipinin ortak yanının, birey ile toplum arasındaki ilişkide bir dengesizliğin olduğunu tesbit ediyor. “Egoist intihar” daha çok modern toplumlara özgüdür. Toplum ya da sosyal grup bireyi kollektifleştirmede yetersiz, isteksiz ya da becerisizdir. İntihar gerçekleşmeden önce bireyde „bana ne“ mentalitesi hakimdir, kendini toplumun veya sosyal grubun üzerinde görür, toplumuna veya dahil olduğu sosyal gruba karşı sorumluluk hissetmez, dahil olduğu grubun veya toplumun kendisine yararı olabileceğine inanmaz ve inanç kurumlarının ve dinin kurallarını uymayı red eder. İnsanın modern toplumda bireyselleşmesini Durkheim, yeni ve modern işbölümüne bağlar. Modern iş bölümü, insanı üretimde, üretilen mamülün sadece bir parçasını üreterek ya da üretimin sadece bir basamağını tanıyarak ürettiği şeye yabancılaşmaya ve zamanla kültürel alanda da yalnızlaşmaya götürür. Yalnızlaşan insanların küçük de olsa bir bölümü izole olur ve neticede intihara yönelir. ‘’Altruist intihar’’ daha çok totaliter toplumlard görülür. Bu toplumda bireyin fazla değeri yoktur. ‘’Her şey vatan için“ mentalitesi yaygındır. Toplum ‘her şeydir’, bireyi sürekli kontrol eder ve disipline eder, bireysel hak ve özgürlükler yoktur ya da yok denecek kadar azdır, inanç kurumlarının ve dinin kuralları birey tarafından itirazsız uygulanır. Modern toplumlarda da askerlerde ve kaptanlarda sık görülür. ‘’Kuralsızlık (Anomi) İntiharı’’ her toplumda gerçekleşebilir. Hızlı toplumsal değişimler ve ekonomik krizler döneminde daha çok görülür. Değişimler ve krizler eski toplumsal düzenleri, kuralları ve normları alt-üst ediyor. Kanunsuzluk ve kuralsızlık ortamı ortaya çıkıyor. Böyle ortamlarda birey ne yapacağını şaşırır, önünü göremez olur ve geleceginden korkmaya başlar. Kaderci (Fatalistisch) İntiharı, ilkel toplumlara mahsustur Kadercilik bireyi etkisi altına almıştır. Evrenin ve insanın ne yapacağı, ne olacağının önceden belirlenmiş olduğuna inanılır. Adet ve Töre belirleyicidir. Yaşlı erkekler, hastalar, kocası ölmüş kadınlar, beyi ölmüş hizmetçiler ve Kralı ölmüş özel emir subayları intihar ederler, çünkü toplumda onlara artık yer yoktur. Hangi Hallerde İntihar Oranında Düşüş Görülmüş? Durkheim, savaş hallerinde, sosyal hareketlerin yoğun, sınıfsal mücadelelerin ve ulusal bağımsızlık hareketlerin yüksek olduğu hallerde, kısaca, insanlarasındaki dayanışmanın, kollektif bilincin, korunma ve güven duygusunun yüksek olduğu ve bireyin kendini düşünmeye zaman ve fırsatının olmadığı hallerde intiharlarda azalma olduğunu belirtir. a onun çözüm önerileri de kollektifleşmeye yöneliktir. Durkheim, özellikle egoist intiharların azaltılabilmesi için insanların sanat örgütlerinde (Berufsverband) ya da çalıştığı iş alanlarında örgütlenmelerini öneriyor. Devlete de, kiliselerin eskiden üstlendiği fakat onun siyasi alanda geriletilmesiyle artık cevaplayamadığı sorulara ve sorunlara, ailenin yapısal ve fonksiyonel değisikliğe uğramasıyla ortaya çıkan güvensizlik ortamına cevap ve güven vermesini öneriyor.

Alevi-Kızılbaşlık ile Protestanlığın Benzerlikleri

Londa`da son üç yılda intihar eden gençlerin çoğunluğunun Kızılbaş-Kürt oluşu, insanı Durkheim`in teorisinin bu grupla bir ilişkisi olabilir mi sorusunu sormaya yönlendiriyor. Londra`daki intiharların gerçek sebepleri ancak bilimsel araştırmalarla tesbit edilebilir, ki böyle araştırmaların yapılabilmesi de olanaklara ve bilimsel güce bağlıdır. İngiliz devletinden bu talep edilebilir mi bilmiyorum, fakat Londa`daki göçmen grup, örgüt ve derneklerin en azından devletten bu talepi olmalıdır. Ya da varsa maddi olanakları bilimsel bir kurumu onlar görevlendiremelidir. Ben burada Durkheim`in Protestanlıkla ilgili tesbitlerini Alevi-Kızılbaşlıkla karşılaştırıyorum ve varsa benzerliklerini öne çıkarıyorum. Bu benzerliklerin Londa`daki intiharlarla bir ilgisi var mı? bilinmiyor, ancak bu, araştırmayla belirlenebilir. Protestanlık, Katolik`in katı kurallarını reforme ederek gevşetiyor. Birey`e daha özgür düşünme firsatı yaratıyor. Üyelerine İncili bireysel okuma ve yorumlama olanağı veriyor. İnanan insanda daha fazla öğrenme ve bilgiye sahip olma istemi uyandırıyor. Bundan dolayı protestanlarda okuma oranı katoliklere göre daha yüksektir. Bireyin kiliseyle olan ilişkisini azaltıyor. Protestanlık günah çıkartma pratiğini kaldırıyor Protestanlık üyeleri rarasındaki dayanışma ruhunu geliştirmiyor ya da pekiştirmiyor Buna karşın bireyi problemleriyle başbaşa bırakıyor. Sonuç: Bireyselleşme ve Yalnızlaşma

Kızılbaşlık, islamın katı kurallarını kabul etmeyerek üyesini özgürleştiyor. Bireye inancı hakkında daha özgür düşünebilme hakkı veriyor, Bireye inancını yorumlama ve uygulama olanağı veriyor. Kuran`ı olduğu gibi kabul etmeme ve kendine göre yorumlamayı suç saymıyor. Bireyi kurumlara sıkı sıkıya bağlayamıyor. İstatistik verileri olmamasına rağmen kızılbaşlarda okuma oranının yüksek olduğu söylenir. Dua ya da parayla günah affettiremiyor. Ayrıca Kızılbaş veya Alevi inanç kurumları modern toplumların inanç kurumları gibi işlemiyor ve kabul görmüyor. Önderlerini ve üyelerini dışarıdan gelen saldırılara karşı koruyamıyor, dolayısıyla aidiyat duygusunu geliştirip pekiştiremiyor. Köylü toplumundaki bağlayıcılığı modern toplumda kalmamıştır

Sonuç: Bireyselleşme ve Yalnızlaşma

Kızılbaş Kürtlerin Özel Problemleri: Kürtlüğünü öne çıkaranlar Kızılbaş-Alevi örgütleri içerisinde, Kızılbaşlığını öne çıkaranlar da Kürt örgütleri ya da buralarda örgütlü olanlar içerisinde kabul görmüyorlar, hatta zaman zaman saldırıya uğruyorlar. Dolayısıyla aidiyat duygusunu geliştiremiyorlar. Bundan dolayı önerim, Kürtlük ve Kızılbaşlık öğelerini eşit oranda barındıran, kollektif bilinci geliştirecek bir üst kimliğe ve bu kimlik etrafında koruyucu bir örgütlülüğe ihtiyaç vardır. Dersimlilik böyle bir üst kimlik olabilir. Zira Dersimlilik, Kürtlüğün Kurmanci ve Zazaki dillerinin ya da lehcelerinin ve Kızılbaşlığın yanısıra Ermeniliğin, Türkmenliğin ve İnançsızlığın da toplamından oluşan sadece coğrafi bir kimlik değil, aynı zamanda siyasal ve sosyal bir kimliktir. Dersimlilerin örgütü, üyesinin ailevi, dini ve diğer sosyal sorunlarına çare aramalı, bu konuda var olan sorularına cevap vermeli, en önemlisi dışarıdan gelen ya da gelebilecek olan saldırılara karşı üyesini korumalı, kurum ve kuruluşlar nezdinde hak ve özgürlüklerini savunmalıdır.


Not: Bu yazı, Londra`da intiharlara ilişkin düzenlenen ve 28.09.2012 tarihinde, Yüz Çiçek Açsın Kültür merkezinde gerçekleştirilen “İntiharlar ve Sebepleri” adlı panele hazırladığım konuşma metnidir. 05.10.2012 / Mamo Baran

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page