[sws_3_columns title=”Albert Camus’nün Ölümü Üzerine”]

Altı ay önce, dün bile, “Ne yapacak?” diye soruluyordu. Saygı duymak
gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği
seçmişti. Ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan
olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi. Bir gün konuşacaktı.
Söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze
alamayacaktık. Ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini
düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu.

Dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa
olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve
birlikte yaşamak bir çeşit. Bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da
gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime “Ne diyor? Şu anda ne
diyor?” dememe engel değildi.

Olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı,
bazen çok acı olarak yargıladığım sessizliği; ısı ya da ışık gibi, her günün
niteliği idi, insancıldı. Kitaplarının -özellikle, belki en güzeli ve en az
anlaşılanı olan Düşüş’ün- tanıttığı düşüncelerinin, yanında ya da karşısında
olunuyor, ama her zaman onlarla birlikte yaşanıyordu. Kültürümüzün belirli bir
serüveni idi bu: dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı.

Çağımızda ve tarih karşısında yaptıkları Fransız Edebiyatı’nda belki
en ilginç olan uzun ahlakçılar zincirinin günümüzdeki mirasçısını temsil
ediyordu. İnsatçı, dar ve saf, duygulu ve sert insancıllığı, çağımızın
biçimsiz ve toplu olayları ile, sonucu şüpheli bir savaşa girmişti. Ama, bunun
yanında da reddetmedeki inatçılığı ile, çağımızın ortasında, gerçeğin
altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu.

Bir yıkılmaz deyimleme, savunma olduğu söylenebilirdi. Ne değin az
okunur, ne değin az düşünülürse düşünülsün, avucunda sıkı sıkıya sakladığı
insancıl değerlerle karşı karşıya kalınıyordu: siyasal davranış sorununu
ortaya koyuyordu ortaya örneğin. Ya yanından kıvrılıp gitmek, ya da savaşa
girişmek gerekiyordu: tek kelime ile, düşünce hayatını yapan gerilim için
kaçınılmazdı. Son yıllarda, sessizliğinin bile olumlu bir yönü vardı;
uyumsuzun bu Descartesçısı, ahlakın güvenli toprağını bırakıp, uygulamanın
sonucu belirsiz yollarına sürüklenmeyi reddediyordu. Farkediyorduk bunu;
sessizliği seçtiği sorunların ne olduğunu da seziyorduk: çünkü ahlak, yalnız
başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu.

Bekliyorduk; beklemek gerekti, bilmek gerekti: sonunda ne yapar, neye
karar verirse versin Camus kültür alanımızın belli başlı kuvvetlerinden biri
olmakta, çağın ve Fransa’nın tarihini kendince temsilde devam edecekti. Ama
konuşsa idi, belki gittiği yolu öğrenecek ve anlayacaktık. Herşeyi yapmıştı
-bütün bir eser- ve her zaman olduğu gibi, herşey ortada idi. Kendisi de
söylüyordu: “Eserimi bundan sonra yapacağım”. Bitti artık. Bu ölümün, kendine
özgü bir rezaleti var; insancıl olmayanın, insanlık düzenini ortadan
kaldırması bu.

İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir,
ölünür orada, açlıktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca
ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. Bu düzende Camus’nün yaşaması
gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de
karşılığını arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve
reddeden insanlar için uzun bir hayatın ortasında yaşıyordu; sessizlikten
çıkması, karar vermesi ve sonuca bağlaması önemli idi. Yaşlanıp ölenler
vardır; hep ertelenmiş olup, yaşantılarının anlamı, yaşantının anlamı
değişmeden ölebilecekler vardır. Ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için,
en iyilerimizin karanlık geçidin sonuna gelmeleri gerekir. Bir yapıtın
nitelikleri ve tarihsel bir anın koşulları, çok ender olarak, bir yazarın
yaşamasını bu kadar açıkça gerektirmiştir.

Camus’yü öldüren kazaya, rezalettir diyorum; çünkü bu kaza, insancıl
dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. Camus,
yirmi yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla,
uyumsuzu -insanın budalaca yokluğunu- buldu. Alıştı buna, dayanılmaz koşulunu
düşündü ve kendisini kurtardı. Bu iyileşmiş hasta, beklenmeyen ve dışarıdan
gelen bir ölümle çiğnendiğine göre, yalnız ilk yapıtlarının gerçeği söylediği
zannedilebilir. Buna göre uyumsuzluk, ne kimsenin ona, ne de onun kimseye
sorduğu sorudur; sessizlik bile denemeyecek, hiçbir şey olmayan bir
sessizliktir.

Böyle olduğunu zannetmiyorum. İnsancıl olmayan, kendini belli eder
etmez insanın bir bölümü olur. Durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki
bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır. Bu ölümde, onu
sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır. Gene de bu parçalanmış
yapıtı, bütün bir yapıt olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Camus’nün
insancıllığında, kendisini ansızın alıp götüren ölüme karşı insancıl bir
davranış bulunduğu, onurlu mutluluk araştırmasının, ölmenin insanlık dışı
gerekliliğini içine aldığı ve zorunlulaştırdığı ölçüde, bu eserde ve bu
eserden ayrılamayacak olan yaşantıda, gelecekteki ölümüne karşı varlığının her
anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız.
[/sws_3_columns] [sws_3_columns_2thirds_last title=””] [Makro fotoğraflar: Özlem Sorlu] [Metin: Jean Paul Sartre]


[/sws_3_columns_2thirds_last]

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page