[D]evletin, toplum üzerindeki otoriterliğinin sureti olan hükümetler, yurttaşların bireysel kararlarına müdahale etme inadını sürdürmektedir. Hükümetin tepesindeki şahıs, toplumun çoğunluğunun sahip olacağı çocuk sayısından, içeceği ya da içmeyi bırakacağı sigaraya, tüketeceği alkolden, futbol maçını ya da bir tenis müsabakasını nasıl izlememesi gerektiğine kadar genişleyen ölçüde bir tür “etik davranış” silsilesini bulduğu her fırsatta dayatmaktadır. Bu davranış silsilesine her geçen gün, yeni bir açıklamayla yeni maddeler eklenmektedir. Yurttaşlar bu maddelerin belirlediği çizgileri içine çekilirken, maddeler gücünü dini kuralların hükümet ve paydaşlarının yorumlarından, toplumsal çoğunluğun belki de sadece Türkiye’ye özgü yeni bir form bulmuş orta sınıf ahlakından almaktadır.

Hükümetin söylemini takiben devletin kolluk kuvvetleri, baskın medya mensupları, kimi üniversiteler, hükümetin benimseyip kendinden saydığı şarkıcılar, sosyal medya ya da magazinsel sempatiyle ismini duyumuş kişilikler, kamusal hizmet amacıyla atandıkları halde toplumdan daha çok hükümetin çalışanı gibi davranan vali ya da kaymakamlar, yine hükümet söylemini hızla tekrarlayarak onaylama yoluna giden sivil toplum kuruluşları tarafından, gerçekten de ülkenin en önemli meselesi o an hükümet tarafından dile getirilen bir günlük hayat davranışındaki eleştiriymiş gibi hızla, yatay ve aşağı doğru dalgalanmayla dile getirilmektedir.

Devletin bireysel alana saygı duyup o alanı boşaltmaya doğru bir harekete dönüşümü sanayi devrimi ya da halk ihtilalleri yaşamış toplumlarda bile son derece ağır ilerlemişken, Türkiye gibi devleti bir tapınma nesnesi ya da “ailenin babası” statüsünde yerleştirilmiş zihinlerin etkisiyle hareket eden ülkelerde imkansıza yakın konumlanıyor.

Devlet ile hükümet arasında artık genlerine kadar birleşmişlik mevcut. Ortak paydaları muhafazakarlık olan bu iki aygıttan hükümet olanı, toplumsal nabzı yerinde ölçen hesaplamalarıyla, elindeki imkanları sürekli bireylerin gündelik hayattaki davranış ve tercihlerini yönlendirme amaçlı söylemler üretme yolunda kullanmaktadır.

[H]ükümetin topluma sunduğu koz sürekli kendini tekrar eder: Ya devletin tahakkümünü onaylayıp huzur içinde yaşarsın ya da özgürlüğü seçersin ve malına, canına gelecek zarar nedeniyle devlete şikayet edemezsin. Aslında ilk seçimde de devlete karşı herhangi bir itiraz hakkı olmaz bireyin. Karşısına çıkan en alt seviyedeki devlet görevlisinden, devlet hastanesindeki hastabakıcıya, vergi dairesindeki memurdan, karakolun önünde belediyeye ait otoparkı yönlendiren kişiye kadar herkes devletin yüzüdür. Devletin şikayet edilemez, kanıksanması elzem, kabullenilmesi şart davranış şeklinin başlangıcıdır. Hükümetin tepesindeki kişi, tarihsel kişilikleri doğru yansıtmadığını düşünüp televizyon dizisini mi eleştirir? Yukarıda sayılan tüm paydaşlar da hiç zaman kaybetmeden aynısını yapar. Çünkü toplumun ecdadı, toplumun bir numaralı sorunudur her daim. Ne kadın cinayetleri, ne toplu konut dolandırıcılıkları, ne bebek ölümleri, ne bireylerin uğradığı siyasi linçler, ne gelir dağılımı adaletsizliği, ne okula başlaması gerektiği halde eğitim yanlışları nedeniyle başlatılmamış öğrenci oranının %24 olması, ne bilimsel çalışma yetersizlikleri hiçbir şey, o anda ecdadın modern bireyin aklında kazınmış olan, sisler içinde fethe giden kıratlarıyla saldıran akıncı görüntüsünün zedelenmesinden önemli değildir. Çünkü o resim, devletin ve hükümetin birey üzerindeki tahakkümünü kendi anlayışla “haklı kılan” sebepleri arasında önemli bir sac ayağıdır. Bireyin zihninde o resim olmadan, devlet ölen yurttaşa vatan sağolsun dedirtemez. O resim olmadan, “polis gaz attıysa onlar da sokaklarda hak aramasınlar” dedirtemez. Ecdadları at üstünde fethe koşarken çıkan nal sesleri TÜBİTAK kadrolarındaki haksızlıkları, TOKİ evlerinde açılan davaları, peşkeş çekilen yeşil alanları, Kafkasya’dan Avrupa’ya enerji taşıyacağız diye akla hayale sığmayacak rakamlara verilen ihaleler sonrasında Bulgaristan sınırına çekilen boru projelerinin yaratacağı rahatsız edecek gürültüyü bastırır.

Hükümet çok haklıdır. Tam da söylediği gibi, tıpkı ecdadı gibi çağdaş zamanın sultanları da dört nala koşmaktadır… Tahakküme ve devlet baskısına… İtiraz edecek bir azınlık içinse, hükümetin yönlendirdiği kamuoyu ile hazırola geçmiş olan milletin sokakta, devletin ise kendi binalarında ve karakollarında gerekli yerler mevcuttur. Türkiye, iş hayatının her sektöründe, üniversitelerinde, eğlence yerlerinde, spor salonlarında hatta restoranlarında bile, doğrudan hükümet ile dolaylı olarak toplumsal çoğunluk ile aynı fikirde olmayan, ecdadının nal seslerini kendi yaşamlarındaki baskıdan dolayı duyamayan mahkumlarını arayan hapishaneler ülkesidir.


 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page