Rumba da rumba rumba.

[su_dropcap style=”simple” size=”5″]Ş[/su_dropcap]öyle hikayelendirilir: Rene, yaşadığı küçük, sakin Belçika kasabası Charleroi’de bir gece kasaba halkının gürültülerine uyanır. Daha 13 yaşındadır. Kalabalıkla birlikte gecenin karanlığında nehre doğru akarken aklından neler geçirir, bilmiyoruz. Nehre vardığında tüm fenerler yakılmış olmalı diyor film sahneleriyle dolu zihnim. Belki alttan alta acıklı yaylılar. Biraz ağır çekim, biraz fluluk, fenerlerden birinin alevi ekranı titretir mesela. Sonra Rene’nin yüzü. Sonra nehirden çıkarılan kadın. Kadının yüzü.

Bence bir çocuğun annesini kaybedişi hikayelendirilmemeli. Hiçbir koşulda. Rene büyüdü Rene Magritte oldu. Sürrealist ressamların en güzellerinden. Kahramanlarının yüzü genelde bir şeylerle örtülüydü. Elmayla, pipoyla… Çoğunlukla da bir bez parçasıyla. Rene, annesini son gördüğünde annesi ölüydü ve geceliği yüzünü kapatmıştı.

“İşte bu yüzden her kalbin üzerine bir kumaş örtüyorum” Tristan Tzara’nın Dada Revüsü şiirinden.

Neden bilmem, Dadaistler hiçbir zaman göklere çıkarılmamıştır. Ya da başlığa…

Çok sevdiğim iki müzik adamından bahsetmenin sırası geldi.
Biri Alman. 1959’da doğmuş. Adı Blixa Bargeld.
Diğeri Türk. 1933’te doğmuş. Adı Zeki Müren.
Bunlardan biri ölü.

Eğer bu bir yazı değil de kurmaca belgesel olsaydı, Blixa da o sıkıcı Belçika kasabasında nehre vuran kalabalık arasında olurdu. Rene annesini gördüğünde, yanında. Bir yavru kedi çıığlığı salardı dünyaya. Küçük Rene için. Çünkü acı böyle paylaşılır. Çünkü Blixa Bargeld gerektiğinde dünyanın tüm acılarını taşıyan bir lokomotif gibi düdüğünü öttürür.

Dünyanın bütün lokomotifleri aynı anda düdüklerini çalsalar, yine de çaresizliğimi dile getiremezler. -Arthur Cravan-

Eğer bu bir yazı değil de kurmaca belgesel olsaydı, Rene Magritte ve annesi Belçika’daki o saçma kasabada değil, Çeşme’deki Zeki Müren Adası’nda yaşarlardı. Tamam, hayat yine bir yere kadar bildiğini okur ve anne Magritte yine intiharın serinletici sularında dolanırdı. Bir gece kendini denizin sularına bırakacakken kayalıklar üzerinde parlak bir ışık belirirdi. Sahne ışığı. Ve huzurlarınızda deniz kızı gibi pırıl pırıl, pullu, göz alıcı Zeki Müren. Dertli gönüllere giren. Başlardı okumaya. Kalplere vur bir zımba. Rumba da rumba rumba. Rene de gelirdi, annesiyle göz göze gülümserlerdi bu doğa olayına karşı. Önlerinde doğan sanat güneşiyle ısınırlarken, bu bir kurmaca belgeselse, bu benim kurmaca belgeselimse, Blixa’nın çığlıkları Zeki Müren Adası üzerinde gökkuşağı renginde bir örtü olurdu. Ne demişler, sadece Berlin üzerinde gökyüzü yok… Yoksa dememişler mi? Neyse.

Peki, benim uydurma belgeselimde çocuk büyüyüp de Rene Magritte olduğunda yine o muhteşem resimleri yapar mıydı? Canım bunun Blixa Bargeld, Zeki Müren ya da dadacılarla ne ilgisi var allasen…