[dropcap type=”3″]J[/dropcap]orge Luis Borges’in ailesiyle, babasının rahatsızlığı nedeniyle, yedi yıl süren Avrupa’da yaşama hikayesi, önce isviçre sonra İspanya’da geçen günler sırasında Borges’in okumalarıyla geçen ve edebi anlayışının temellerini oluşturan dönem olarak nitelenir çoğu zaman. Aile Buenos Aires’e dönerken, Borges’in babasının hukuk okulundan arkadaşo Macedonio Fernandez de yanlarındadır. Aslında vukat olmasına rağmen sadece yazı yazarak yaşamını sürdüren Macedonio ölümüne kadar, Borges’in akıl hocası ve entelektüel gurusu olur. Biyografilerinde sıklıkla adı anılmasa da, Borges’in yazı yazarken örnek aldığı ilk kişidir. Arjantin edebiyat dergi ve gazetelerinde “Borges, Macedonio’nun ürünüdür” derler.

Bir Arjantin şiir toplamasında, Borges Macedonio’nın şiirlerinden birini de ekler. İsmi “Bir dostun oğlu için” olan şiir kuşkusuz Borges için yazılmıştır. Macedonio ayrıca Borges’e içlerinde çeşitli metafiziksel düşüncelern olduğu uzun mektuplar yazmıştır. Bu mektuplara ek olarak Borges’in editörlük yaptığı dergilerde de yoğun olarak evren, evrenin dönüşümü, bir başkası olmak, başkasının düşünce olmak, gerçekliğin bir düş olması gibi temaları sıklıkla yazan Macedonio’nun Borges hikayelerine konu olduğu belirgindir. Hem Borges hem de Macedonio sanatta orijinal yaratıcılığa inanmadığından bir anlamda metafiziksel etkideki Borges’i Macedonio, edebiyatçı Macedonio’yu ise Borges yaratmıştır.

Macedonio, 1920 yılında dört çocuğunun annesi hayatını kaybedince, çocukların legal yükümlülüğünü bıraktı. Tanıdıklarının yanında kalmaya başlayan Macedonio’nun tavası, ocağı, bir gitarı ve hayranı olduğu felsefeci William James’in bir fotoğrafından başka bir eşyaya sahip olmadı.


 

Borges anlatıyor: “Onu bir putperest gibi sevdim”

“Buenos Aires’e dönüşümün belki de en büyük olayı Macedonio Fernandez’di. Tanıdığım insanların –ki gerçekten bazı olağanüstü insanlar tanıdım- hiçbiri beni Macedonio kadar derinden ve kalıcı bir biçimde etkilememiştir. Gemiden indiğimizde, Darsena Norte’de, siyah melon şapkalı, ufak tefek bir adam bizi bekliyordu. Babamın dostuydu Macedonio. İkisi de 1874 doğumluydu.

Macedonio aslında sohbetine doyulmaz bir adam olmasına karşın tuhaftı, kimi zaman uzun suskunluklara dalar, ağzını bıçak açmazdı. Cumartesi akşamları Plaza del Once’de bir kahvede, Perla’da buluşurduk onunla. Sabahlara kadar konuşurduk, tabii sohbeti çekip çeviren her zaman Macedonio olurdu. Benim için Madrid’de bütün bilgiyi Cansinos temsil etmişti, şimdi de Buenos Aires’de bütün düşünceyi Macedonio temsil ediyordu. O aralar çok fazla okuyor, çok az geziyordum (hemen her akşam yemek yenir yenmez doğruca gidip yatağıma uzanıyor, kitap okuyordum), ama Macedonio’yla buluşup konuşacağım cumartesi günlerini bütün bir hafta iple çekiyordum. Aslında bize çok yakın oturuyordu, istediğim zaman görebilirdim onu, ama nedense böyle bir ayrıcalığı haketmediğimi, Macedonio’yla geçireceğim cumartesinin tadını çıkarabilmem için hafta boyunca onu görmekten kaçınmam gerektiğini düşünüyordum.

Sözünü ettiğim buluşmalarda Macedonio topu topu üç dört kez konuşurdu. Sakin sakin birkaç gözlemde bulunur, onu da yalnızca en yakınında oturana söylüyormuşçasına söylerdi. Hiç dayatmazdı söylediklerini. Son derece nazik ve tatlı dilliydi. Sözgelimi, “ee, sanırım siz de farkındasınızdır,” diye lafa girer, ardından çarpıcı, çok özgün bir düşünce atıverirdi ortaya. Ama her seferinde, söylediklerini karşısındakine mal ederdi.

Külrengi saçları ve bıyığıyla Mark Twain’i andıran, zayıf, yaşlı bir adamdı. Mark Twain’e benzetilmek hoşuna giderdi, ama aynı zamanda Paul Valery’ ye de benzediği anımsatıldı mı bayağı içerlerdi. Fransızlardan pek hoşlanmazdı. O siyah melon şapkasını başından hiç çıkarmazdı; bana kalırsa, yatarken bile çıkarmıyordu. Hep giysisiyle yatar ve dişi ağrır korkusuyla cereyandan korunmak için başına havlu sarardı. Bu görünüşüyle Araplara benzerdi.

Tuhaflıkları bu kadarla da bitmezdi Macedonio’nun. Kendine özgü bir milliyetçiliği vardı, seçimle göreve gelen her Arjantin devlet başkanına hayrandı. Arjantjnli seçmenlerin asla yanılmayacağına olan inancı, bu hayranlık için yeterli bir nedendi Macedonio’nun gözünde. Dişçiye gitmekten o kadar korkardı ki, dişçinin kerpeteninden kurtulmak için dişini herkesin ortasında kendi eliyle çektiği bile olurdu. Bir de, arada sırada sokak kadınlarına sırılsıklam âşık olmak gibi bir huyu vardı.

Macedonio bir yazar olarak birçok olağandışı kitap yayınladı. Yazılarıysa, öleli neredeyse yirmi yıl olacak, hâlâ derleniyor. 1928’de yayınlanan ilk kitabının adı No toda es vigilia la de los ajos abiertos (Gözlerimiz Açıkken ille de Uyanık Değilizdir) idi. Sanırım, gerçekliğin karmaşıklığını yansıtabilmesi için bile bile karmaşık ve belirsiz bir biçemle yazılmış, idealizm üstüne uzun bir denemeydi. Ertesi yıl yazılarından bir güldeste yayınlandı: Papeles de Recienvenido (Yeni Gelenin Kağıtları). Bu kitabın bölümlerinin derlenip düzenlenmesinde benim de payım oldu. Bir tür iç içe geçmiş nükteler derlemesiydi.

Roman ve şiir de yazıyordu Macedonio, gerçi hepsi de şaşırtıcıydı, ama pek okunacak gibi değildiler. Yirmi bölümden oluşan bir romanına ellialtı ayrı öndeyiş yazmıştı. Bütün parlaklığına karşın bana kalırsa, Macedonio’yu yazılarında aramak yanlıştır. Gerçek Macedonio’yu sohbetlerinde aramak gerekir.

Macedonio pansiyonlarda gösterişsiz bir biçimde yaşardı, ama gördüğüm kadarıyla kaldığı pansiyonları sık sık değiştiriyordu. Nedeni de, kirayı ödemekte her zaman güçlük çekmesiydi. Her taşınışında arkasında yığınla müsvedde bırakırdı. Bir keresinde, dostları bütün o yapıtların yitip gitmesinin utanç verici bir şey olduğunu söyleyerek onu paylamışlardı. Macedonio da, “gerçekten de, benim herhangi bir şeyi yitirecek kadar zengin olduğumu mu sanıyorsunuz?” demişti.

Hume ve Schopenhauer okurları Macedonio’da yeni bir şey bulamayabilirler, ama asıl şaşırtıcı olan vardığı sonuçlara kendi başına varmış olmasıdır. Sonradan Hume, Schopenhauer, Berkeley ve William James’i gerçekten okudu. Ama bana öyle geliyor ki, okudukları yalnızca bunlardı, hep aynı yazarlardan alıntı yapıyordu çünkü. Belki de sırf bir çocukluk hevesinden kurtulamadığından, Sir Walter Scott’u en büyük romancı sayardı. Bir zamanlar William James’ le yazışmış ve mektupları İngilizce, Almanca, Fransızca karışımı bir dille yazmıştı. Bunu da, “o dilleri o kadar az biliyordum ki, durmadan dil değiştirmek zorunda kalıyordum,” diye açıklıyordu.

Macedonio’nun, bir iki sayfa okuduktan sonra düşüncelere dalıp gidişi geliyor gözümün önüne.

Salt düşlerden dokunmuş birer kumaş olduğumuzu öne sürmekle kalmaz, hepimizin gerçekten bir düş dünyasında yaşadığına inanırdı. Gerçeğin dile getirilebileceğinden kuşku duyardı. Kimi düşünürlerin gerçeği bulduğu, ama bütünüyle dile getiremediği kanısındaydı. Ama aynı zamanda gerçeği bulmanın çok kolay olduğuna da inanıyordu. Eğer dünyayı, kendini ve kendi serüvenini unutarak pampaların üstüne uzanabilse, gerçeğin ansızın karşısına çıkabileceğini söylemişti bana. Tabii, o apansız bilgeliği sözcüklere dökmenin pek mümkün olmayacağını eklemekten de geri kalmamıştı.

Macedonio, zeki insanların söylediklerini bir defterde toplamaya meraklıydı. Bunlar arasında, tanıdığımız çok hoş bir hanımın, Quica Gonzalez Aeha de Tomkinson Alvear’ın adına rastladığımda çok şaşırmıştım. Ağzım bir karış açık kalmış, nedense Quica’ nın Hume ve Schopenhauer’le bir tutulamayacağını düşünmüştüm. Bunun üzerine, “düşünürler evreni açıklamaya çalışmak zorunda kalmışlardır, Quica ise evreni yalnızca duyumsar ve anlar,” demişti Macedonio.

Quica’ya dönüp, “Quica, varlık nedir?” diye sorardı. Quica da, “ne demek istediğini anlamıyorum, Macedonio,” diye karşılık verirdi. O zaman Macedonio bana döner, “gördün mü?” derdi, “o kadar iyi anlıyor ki, bizim şaşkınlığımızı kavrayamıyor bile!” Quica’nın çok zeki bir kadın olduğunu böyle kanıtlıyordu. Sonradan, ona, bir çocuk ya da kedi için de aynı şeyi söyleyebileceğini belirttiğimde, Macedonio bana fena halde içerlemişti.

Macedonio’yla tanışana kadar safdil bir okurdum. Onun bana verdiği en değerli armağan, kuşkuyla okumayı öğretmek oldu. İlk başlarda, kendimi tıpkı onun gibi yazmaktan, onun belli üslûp oyunlarını olduğu gibi kullanmaktan alamadım. Sonraları bundan epey pişmanlık duyacaktım.

Ama şimdi oturup Macedonio’yu düşündüğümde, Cennet Bahçesi’nde kendinden geçmiş bir Adem olarak görüyorum onu. Dehâsı yazdıklarının yalnız birkaç sayfasında kaldı, ama etkisi Sokrates’in etkisi gibi bir etkiydi. Gerçekten sevmiştim onu, hatta belki de bir putperest gibi.”

– Jorge Luis Borges

Macedonio Fernandez

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page