İmam Adnan – Nane Sokak’ta Şermola Performans sahnesinde gördük. Kadro Pa’dan Simge Günsan tarafından uyarlanan ve aktarılan Macbeth Mutfakta, Shakespeare’in Macbeth’inden uyarlanmış tek kişilik bir obje tiyatrosu örneği. Bu oyunda Macbeth hikayesinin mekanı mutfak. Tarif edilmeden de pişirilebilir bir yemek (menemen) tarifi sırasında geçen oyunun karakterleri ise mutfak eşyaları.

Önce, Antonin Artaud’ya bakalım. Malum, kendisi pirlerimizdendir.

“Tiyatro, seyircinin cinayete yatkın eğilimlerini, erotik saplantılarını, yabanıllığını, karabasanlarını, yaşam ve nesneler karşısında ütopik duyumunu, hatta kana susamışlığını içeren düşlerini gerçekten sergileyemediği, onun düzmece ve aldatıcı bir düzlemde değil, içinden geldiğince arınmasını sağlayamadığı sürece kendini bulamaz, yani, gerçek bir yanılsama aracı olmaz.”

Artaud, insanın çirkinliğinin, ihtiraslarının, saldırganlığının, istediklerine ulaşmak için sonsuz öldürme eğiliminin, cinsel arzularının olduğu gibi, çıplak halde ortaya konduğu tiyatroya inanır. İnsan bunların hepsini günlük hayatında bastırmaktadır ve bu nedenle kendi olamamaktadır. Tiyatrosunda maskenin suratta değil, akılda olduğunu gösterir. Bedene, organlara saldırır. Organlar o kadar gereksizdir ki, organlar bedendeki asalaklardır. Yaptıkları iş, aslında, orada olmaması gereken bir varlığı yaşatmak işlevini yerine getirmektir. Tiyatronun nesnelerin ortaya çıkışını, belirmesini, görünümünü, varoluşunu etkileme gücü vardır. Nesnelerin sahnede görünümü ve belirmesi, birbirleriyle izleyicinin gözünde buluşması, bu iki arzulu kaynağın, sinirsel dokunuşun birbirlerine değmesi Artaud’da gerçektir, belirleyici andır. Vahşet Tiyatrosu’nda vahşilik, kan değildir. Daha çok yabanıllık, hamlık diye görülebilir. Sahnede gırtlaklar kesilmiyor, oyuncular ya da izleyiciler birbirlerini testerelerle parçalamıyor. Bunun yerine tiyatro o anda insanın özgür olmadığını, bedenindeki esaretini belirleme gibi bir çabaya evriliyor.

Kan ve vahşetten menemene ve Macbeth’e geçelim. Oyunun başlangıcında bir dizi uyarı karşılıyor sizi. İzleyeceğiniz oyunun ahir zamanda çokça vakit geçirilen bir mekanda, sık yapılan bir eylemde gizli ya da o eyleme evrilmiş bir ihtiras, kumpas ve kanlı cinayetler silsilesi olduğunu hissediyorsunuz. Uyarılar, doğrudan uyarılar, izleyici olarak sizlerin olmanız gereken yer ve şartlarda olmadığınızı, oyunun bu yönüyle tam olmayacağını, oyunda ne yapılsa da eksik olacağını, sizlerin de bu eksikliğe, bu hamlığa (ve hatta gamsızlığa) katılacağınızı hissettiriyor. Anlık bir yabancılaşmaktan çok, bulunduğunuz ışık ve mekanın gereğince var olmadığının söylenmesinden çok, mümkünse önerilerinizle bu oyun tamamlanabilir deniyor, olacakların kısmi sorumlusunun aynı zamanda izleyici olduğu da söyleniyor. Simge Günsan izleyiciyi istediği an oyuna inandırıp, istediği an dışlamakta zorlanmıyor. Bunu sayısız  çeşitlilik ile, yoldan ve baştan çıkarmalarla yapıyor. Oyunun aslına uygun bir tavır denebilir. Öyle ki, birkaç dakikada bir aniden sizi oyundan dışarı alıyor. Bir anda oyun ve hikayesi arka planda belirsizleşiyor ve bunu birkaç dakika arayla ve sürekli gerçekleştiriyor. Sonra tekrar oyunun içine çekiliyorsunuz. Oyuna, oyunculara (nesnelere), mekana ve ışığa, ışık eksikliğine, müziğe ve şarkılara dönüyorsunuz. Fakat aklınız bir yandan sürekli menemende ve malzemelerde. Karışıyor mu? Pişiyor mu? Bir yandan ihtirasın ve kumpasın en kısa ama en epik eserlerinden birinde kan gövdeyi, savaşlar ve entrikalar birbirlerini götürürlerken, ortamda yükselen biber ve soğan kokusu size kendi hikayesini anlatıyor, gayet burnunuza sokuyor.

Mutfaklar özellikle Türkiye kültüründe doğumların, ölümlerin, başlayan ve biten evliliklerin, kavgaların, çekişmelerin asıl söylendiği, dertlerin tasaların, sahici duyguların ortaya konulduğu toplanma alanları işlevini de görüyor. Birçok önemli konunun, pişen yemek kokusu ve elde bıçaklar ve çatallarla konuşulduğu malum. Bu haliyle Macbeth’i Mutfak’ta yadırgamıyoruz. gerçek gibi gözükenin asıl gerçeğinin farklı olduğunu, kendi mutfaklarımızdan biliyoruz. Oyun bu haliyle izleyiciye herhangi bir deneysellik kaygısı sunmuyor. Oyun kendini ciddiye almamayı başarıyor. İzleyiciyi de bu ciddiyetsizliğe katıyor. Malzemelerin içine karıştırıyor. Bunu yaparken sürekli çeşitlemelerle, araya giren üst anlatıcı, Tanrıça anlatıcı, bir çocuğun oyuncağıyla oynaması gibi, onlarla konuşması, didişmesi gibi, nesneleri canlandırıyor. Güldüren, oldukça güldüren grotesk nesne zombiler gibi. Çocukluk zamanlarınızda gece karanlıkta kabuslarınız olmadı mı? Evdeki nesnelerin oyuncaklaştırılması sonrasında, o karanlıkta o nesnelerin gerçekten canlanacağından emin olmadınız mı? Oyuncağı olmayan çocuklar bedenleriyle ya da bedenlerini oyuncak yapıp oynadığı gibi vahşi, çiğ, ham şekilde, oyunla birlikte, oyundaki nesnelerle pişiyor. Oyundaki o ardı ardına gelen üst anlatıcının araya girmeleri aslında oldukça riskli. İzleyicinin oyuna girmesine fırsat vermiyor ve oyunu, nesnelerin oyununu anlatıcı da izleyiciyle birlikte izliyor. Böylece, edebiyat başarıyla dışarıda kalıyor, Macbeth’in edebiyatı dışarıda kalıyor, lirizm eziliyor, şiir belirsizleşiyor, malzemeler ve kokular ve sesler kısık ateşte birbirine karışıyor, işlevini yerine getiren nesneler atılıyor, sürekli ölüyorlar. Çünkü kanlı bir ihtiras hikayesi bu. Fakat bunlar gerçek değil, aslında sadece menemen gerçek. Bu nesne bu karakter(miş gibi), bu nesne işte konuşuyor(muş gibi), ata biner(miş gibi), dıgıdık dıgıdık, “Böyle değil ama siz olduğunu hayal edin,” izleyicinin de kuklalaştığı bir kukla tiyatrosu. Öte yandan, geriliyorsunuz da, nesneler gerçek çünkü, o nesnelerin neler yapabileceğini biliyorsunuz. Yemek pişirebilirler. Fakat öldürebilirler de. Kan akıtabilirler. Bu nedenle, oyundaki kimi nesnelerin hareketlerdeki hızdan zaman zaman gerilebilirsiniz de. Sorun değil, yemek tariflerinin bir devlet adamı ciddiyetiyle konuşan kahramanlarının alegorisi sizi gerginlikten çekip alacaktır. Çünkü alt tarafı menemen pişiriliyor, orada olmak zorundasınız ve mutfakta bir şeyler pişerken birileri hikaye anlatıyor çünkü. Şöyle düşünün. Bazı evlerin anlatılacak hikayeleri çoktur. Ailelerin kişisel tarihlerine göre, acılar, sevinçler, komediler, sürekli konuşulur ve akıl pişmekte olanda kalır bir yandan. Oyunun kendisini en ciddiye alan anları tarif kısımları, çünkü yemek yapmak ciddi bir iştir. William Shakespeare’den ciddidir. Malum, kendisi oyunlarında sürekli yemeye içmeye atıf yapardı ve “Sadece bir yanı pişmiş yumurta gibi lanetlenmek” korkusu vardı. Oyun neticeye bağlanırken artık izleyicinin kişisel deneyimine göre düşten ya da kabustan, entrikadan ve oyundan uyandırılıyorsunuz, zaten o sırada Türk işi ihtiras ve ihanet tipi menemenin kokusu vuruyor. Artık yemek zamanı.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page